SUKUR

2014-10-17 22:48:00
SUKUR |  görsel 1


Son zamanlarda bana en çok sorulan sorulardan biri de bu. Şükür niçin önemlidir? Şükretmeden de mutlu, sağlıklı bir hayat yaşayabilir miyiz? Şimdi bu meseleyi irdeleyelim. Yıllarca düşündüm. Birçok mânevi büyükle görüştüm. Gördüm ki hayatın vazgeçilemeyen unsurlarından, “olmazsa olmaz”larından biri de şükür. İnsanoğlu dünyaya geliyor. İstekleri sınırsız. Halbuki bu istekleri gerçekleştirecek imkânlar mahdut. Pek çok insanın ömrü hep çırpınmakla geçiyor. Çünkü dur durak bilmeyen istekleri, ihtiyaçları onu sürekli olarak hep “daha fazla”ya itiyor. Diyelim elli milyarım olsun istiyor. Oluyor. Ama bu sefer neden yüz milyarım yok diye üzülüyor. Rahmetli Şair Özdemir Asaf bir şiirinde “Kime sorsam bir odası noksan” diyordu. Bu daha fazla, daha fazla istekleri bir türlü bitmiyor. Derken ölüm kapıyı çalıyor. İşte burada karşımıza “şükür” kavramı çıkıyor. Elindekiyle yetinmek, imkânlarını en iyi değerlendirmeye çalışmak, bizim çoğumuzun ya yapmadığı, ya da yapamadığı bir husus. Ne var ki, hayat sandığımız kadar uzun değil. Bir yerde noktalanıveriyor. Yaşadığım hayat içinde nice zenginler tanıdım. Hemen hiçbiri mutlu değildi. Memnun olamıyor, sürekli şikâyet ediyordu. Hep daha diyordu. Peki, bir de şunu düşünsek, biz ne zaman mutlu, ne zaman huzurlu olacağız? Ne zaman, Allah’ım, sana sonsuz şükürler olsun, bizleri verdiğin bu nimetlere lâyık kıl, diyeceğiz? Ve bunu demedikçe burnu büyüklük yapıp, bize sunulan rızkı itekledikçe acaba mesut ve bahtiyar olmamıza imkân var mı? Bence şükürde ilk nokta, bir kimsenin o an sahip olduğu maddi ve mânevi imkânları kabul edip, benimseyip, teşekkürle karşılamasına bağlı. Bunu yapmadığımız sürece, hiçbir zaman huzuru, mutluluğu hissedemeyeceğiz. Sürekli şikâyet etmek, sürekli yakınmak, o kimsenin ruhen gelişmemiş olduğunun göstergesi değil midir? Bir atasözü vardır: “Aza kanaat etmeyen çoğu bulamaz” derler. Daha iyiye, daha güzele, mükemmele doğru bir hamle yapabilmemiz için, önce bulunduğumuz yere sağlam bir şekilde tutunup, orada harekete geçmek gerekmez mi? Hayatta bütün yapıcı karakterde, olgun, kâmil, efendi insanlar hep şükür sahiplerinin arasından çıkmıyor mu? Elindekiyle yetinmeyen, gözü hep başkalarında olan, ben, neden falanca kimse gibi yemiyorum, giyinmiyorum, benim neden falanca gibi bir arabam yok diyen insanlar, hep ömür boyu gözü dışarıda olacak, bir türlü kendi imkânlarına, kendi kaynaklarına dönemeyeceklerdir. Dolayısıyla da hiçbir zaman memnun, mesut, bahtiyar olamayacaklardır. Ama yazık değil mi? Yunus Emre;


“Mal sahibi, mülk sahibi


Hani bunun ilk sahibi.


Mal da yalan, mülk de yalan,


Var biraz da sen oyalan”


demiyor mu?


İskender dünyayı fethe çıkar. Yolda bir fıçının içinde güneşlenen bir adam görür. Kumandanlarına sorar. “Bu adam kimdir?” “Efendim,” derler, “bu adam Diyojen.” “Özelliği nedir?” der. “Düşünür, yerinde konuşur.” İskender atından iner, adamın yanına gider. “Ey Diyojen,” der. “Ben, Dünya’yı fethe çıkan İskender’im. Dile benden ne dilersen.” Diyojen’in canı sıkılır. “Ben, nefsimin hâkimi Diyojen’im. Sen, nefsinin kölesi İskender’sin. Bana ne verebilirsin? Gölge etme, başka ihsan istemem.” İskender, başını önüne eğer, atına doğru yürür. Kumandanları sorar. “Efendim, Diyojen’i nasıl buldunuz?” İskender; “Müthiş bir adam,” der.


“Eğer İskender olmasaydım, Diyojen olmak isterdim.”


Senelerce, senelerce evveldi. Küçük bir çocuktum. Bir gün babaannem bir masal anlatıyordu. Bir yeri beni ürpertti. Allah, diyordu, kara gecede, kara taşın üzerindeki, kara karıncanın bile rızkını düşünür. Ürperdim, heyecanlandım. Ömür boyu unutmadım. Bazen düşünürüm, bizim, kendi önündeki oyuncağını unutup, gözünü başkalarının oyuncaklarına diken çocuklardan ne farkımız var? Başkasının arabasının modeline ve rengine özenip, kendimizi kahredeceğimize, biraz da kendi arabamıza baksak. Acaba biz onu hayır işlerinde kullanabiliyor muyuz? Biz onunla mânevi büyükleri ziyarete gidiyor muyuz? Çoluk çocuğumuza, doğal güzellikleri olan, tarihi zenginlikleri olan yerleri gösterebiliyor muyuz? Eşimizin biraz dinlenebilmesi için onu bir sanat merkezine götürebiliyor muyuz? Onun güzel bir konferans dinleyerek ufkunun açılmasına, görüşlerinin genişlemesine hizmet edebiliyor muyuz? Yoksa sadece benim de şu marka arabam var deyip, hava mı basıyoruz. Ne olur kendimizi aldatmayalım. Şöyle bir dikkatlice gözden geçirelim. Acaba biz soframızda yediğimiz yemeğe, giydiğimiz elbiseye, oturduğumuz eve, evdeki eşyalarımıza, kitaplarımıza lâyık mıyız? Lâyık olabilmek için neler yapıyoruz? Sadece boş sözlerle kendimizi mi avutuyoruz? Bir gün meşhur veli zatlardan birisi oturmuş kuru ekmek yiyormuş. Birisi görmüş. Hayret etmiş. “Nasıl olur efendim, siz deve yükü kitap yazmış bir insansınız. Nasıl kuru ekmek yersiniz?” O zat cevap vermiş. “Ah evladım,” demiş, “Ben deminden beri o ekmeğe lâyık olamadığımı düşünüyor, dua ediyordum. Allah’ım. Önümdeki bu rızka beni lâyık et. Ondan hasıl olan enerjiyi hayırlı işlerde kullanmamı nasibeyle.” İşte meselenin püf noktası burada. Biz kendimizi ne sanıyoruz. Kâinatın en büyük şairi Yunus Emre ne diyor, dikkat buyurun:


“Miskin Yunus sen seni bir adam mı sanırsın,


Halini miktarını bil derlerse ne dersin?”


 


“Sana derim ey hoca,


Sırat köprüsü nice.


Kıllardan daha ince,


Geç derlerse ne dersin?


 


Yoğ ise amalimiz,


Fayda vermez malımız.


Kabirde sualimiz,


Ver derlerse ne dersin?”


Kim ne derse desin, ne düşünürse düşünsün, ben, şükür kapısından geçmeden kimsenin mutlu olacağına, sağlıklı olacağına, başarılı olacağına, güzel bir hayat yaşayacağına ve çevresindeki insanlara da yaşatacağına inanmıyorum. Allah bizlere de, yeryüzündeki bütün insan kardeşlerimize de o şükür kapısından geçmeyi nasibetsin...

 

Sabri Tandogan - Sukur 

0
0
0
Yorum Yaz