DUBAI 'DE YAGMUR
Çarşamba, Ocak 16, 2008 -Kategori: YASAM

Yağmurlu ve soğuk bir

Gökyüzü grinin bütün tonları ile bezenmis. Ara sıra şiddetlenen rüzgar siyaha yakın koyu gri bulut kümelerini hızla sürüklüyor. Parça parca alçalan bulut kümeleri taşıdıkları su damlacıklarını cömertçe yeryüzüne bırakıveriyorlar. Rüzgarın da şiddetiyle bazen cisil çisil yağan damlalar arada hırçınlaşıp hızla camlara vuruyor. Her yer yıkanıyor, bütün kir ve pisliklerinden arınıyor sanki.. Arada sırada duyulan gök gürültüsü insanı yerinden hoplatıyor. Sanki daldığın düşüncelerden uyan kendine gel der gibi.. Çakan şimşekler ise bu grilere bürünmüş yeryüzü parçasına inanılmaz , büyülü bir renk katıyor. İnsanlar yollarda sırılsıklam, ters dönmüş şemsiyelerini düzelmeye çalışanlar, paçalarını sıvayıp dizlerine kadar derin sularda karşıdan karşiya geçenler, park edildikleri yerde suya ve çamura saplanıp kalmış araçlar.. Bu coğrafyada çok ender görülen manzaralar bunlar. Hele geçtiğimiz iki yıl sadece birkaç saat hafif yağmur görüldüğü düşünülürse , nasıl da hazırlıksız yakalandığımız anlaşılabilir.
Hazırlıksız yakalanmak.. İşte hayatın neden durma noktasına geldiğini , okulların tatil edildiğini , insanların perişan olduğunu anlatan kelimeler bunlar..
Oysa bir süre önce gittiğimiz Singapur’da şaşkınlıkla görmüştük ki insanlar için yağmur çok doğal bir olaydı. Herkes sokağa çıkarken şemsiye almayı ihmal etmiyordu. Günlük güneşlik ve fazlaca sıcak olarak başlayan her günde ara ara gök gürültülü sağnak yağış gayet normaldi. Turistler hazırlıksız yakalanıp şikayet ederken yerli halk gayet sakin hayatına devam ediyordu. Çünkü hersey olası şiddetli yağmurlara göre düzenlenmişti. Açık havada yapılan gösteriler bile ertelenmiyordu. Seyirciler ellerinde şemsiye ya da yağmurluklarıyla oturup tiyatro oyununu anfi tiyatroda seyretmeye devam ediyorlardı. Ustu acik tur otobusleri yolcularini gezdiriyor, insanlar sakince yollarda yurumeye devam ediyorlardi. Panikleyen kosusturan kimseler yoktu. Hayat aynı canilik ve güzelliği ile sürüyordu… Kabusa dönüşmeden, şikayet edilmeden.. Altyapı bu havaya göre planlandığından caddelerde en ufak bir su birikintisi bile olusmuyor, trafikte en ufak bir aksama gözlenmiyordu.. .. Hele insanlar. Uzakdoğunun bu miniminnacık ada ülkesindeki insanlar hep güleryüzlü, inanılmaz saygılı, sakin , sabırlı ve kibardılar.. Dışarıda kopan fırtınanın yansımaları davranışlarında ve yüzlerinde görülmüyordu..
Demek ki hazılıklı olundu mu şartlar ne olursa olsun düzen bozulmuyor, hayatın akışında aksama olmuyor. İşte bu noktada; bulunduğumz ortam ne olursa olsun biz kendimizi her şarta göre eğitmeliyiz diye düşünüyorum .. Her an güllük gülistanlık içinde yaşayacak değiliz. Türlü engeller, olumsuzluklar, bazen acılar bizim yaşamımızda da yer alacak elbet. İşte biz kendimizi manen eğitirsek, imanımızı diri ve güçlü tutarsak, Sakin, edepli, saygılı ve düşünceli olabilmeyi, her türlü olay karşında kişiliğimizi ortaya koyarak dimdik ayakta kalmayı başarabiliriz.
Yeniden camdan dışarıya çeviriyorum gözlerimi.. Grinin muhteşem güzelliğinde kayboluyorum bir an. Yağmurdan kaçarken penceremizin altına sığınmış bir minik kuşun gözlerinde kendime geliyorum. Ürperiyorum… Allah ıma şükürler olsun verdiği tüm nimetler için..
Suya batmış gibi görünen şehre bakıyorum. Gri sisin arasında kaybolup giden gökdelenlere.. Bu şehir için yapılması gereken daha çook şey var diye düşünüyorum. Görüntü tamam ama ya altyapı?
Ya kendimiz için yapılacak neler var? Nefsimizi eğitmek için, altyapımızı tamamlamak için. Dıştan insan görünmek yeter mi? İnsan gibi insan olmak için?….
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
UZAKLARDA BIR INSANLIK OYKUSU
Pazar, Ocak 13, 2008 -Kategori: YASAM
Uzun zaman sonra bloguma yeniden yazabilmenin mutluluğu içindeyim. Daha önce de belirttiğim gibi annem ve babam yaklaşık iki ay süresince bizimle birlikte idiler. Bütün yaşanan güzellikler gibi bu sürenin de sonuna geldik ve onları birkaç gün önce Türkiye'ye yolcu ettik. Bütün güzelim anlar artık hatıra oldular. Aslında yazacak sizlere aktarmayı arzu ettiğim pekçok olay var.
Bende, bu gün küçük bir yaşam öyküsü ile yazmaya baslamak istiyorum...
Annem ve babamı uçağa bindirdikten sonra heyecanla hayırlı haberlerini beklemeye başladık. Dört saat kadar sonra annemin telefondaki "Sağ salim indik evladim" sesiyle de huzur bulduk. Ama sesi inanılmaz mutlu geliyordu. Hem sevindim buna hem de meraklandim. "Harika bir yolculuktu gidince yazarım "dediğinde de heyecanla mektubunu beklemeye başladim. Bu iletişim çağında mektuplar için artık posta yi beklemediğimizden çok geçmeden yazdığı mektup elime ulaşti. Şimdi bu mektupta yazanları aktararak satırlarıma devam ediyorum
Annemlerin oturacağı koltuklar üçer kişilik olduğundan yanlarına bir kişi daha gelmis. Bu genç bir kızmıs. Biraz aksanlı bir Türkçe ile konuşuyormus. Hollanda'da doğmuş . Babası Türk annesi Hollandalı imiş. Yirmi saattir yoldayım demiş ve anlatmaya başlamıs. Endonezya’dan
İnternetten Endenozya'daki kimsesiz, yardıma muhtaç çocukların çağrısını duymuş. Çok duygulanmış, onlar için ne yapabilirim diye araştırmaya başlamıs. Onlar adına çevresinden, dost ve arkadaşlarından para ve yardım toplamıs. Eline bir de sözlük almış ve parayı yerine ulaştırmak için yollara düşmüş. Kimsesizlerin kimsesi olmuş. Allah onadan razı olsun.
Endonezyadaki yere varında gördüğü manzara karşısında hayrete düşmüş. Elindeki parayı kimseye teslim edememis. Kendi gayretleriyle ise koyulmuş. İşçi bulmuş. Önce tuvalet yaptırarak ise başlamıs. Sonra neye ihtiyaçları varsa onları almış ve yaptırmıs. Türkiyeden getirdiği oyuncak ve kıyafetleri dağıtmış. Kız erkek iki yaşından yirmi yaşına kadar 130 çocuk burada , cocuk siginma evi denilen bir yerde sefil bir şekilde yaşıyorlarmıs. Kendi elleriyle onlara yemek yapmış. temizliklerini yapmış. onların yaşadığı ortamda birbuçuk ay yaşamıs. Onlara bir anne sevkati ile sarılmış. Birlikte uyumuşlar, birlikte yemiş içmişler.
Annemin gökyüzünde tanıdığı ve melek kızım dediği bu genç kızımız diyormuş ki; "Onlara yapılanlardan, verilenlerden çok gösterilen ilgi, onları okşamak , sevmek, saçlarını taramak, oynadıkları oyunlar, yaptıkları dersler[1] öğrettikleri şeyler, sevgiyi birlikte yaşamak çocukları sonsuz mutlu etti. Onlarla çok şey paylaştık, onlarla birlikte ben de çok şey öğrendim, şimdi hayata bambaşka bir gözle bakıyorum. Ayrılırken çok ağladılar. Gitme diye boynuma sarıldılar, onları hiç unutmayacağım..." Sonra da kolundaki minik deniz kabuklarından yapılmış bilezigi gösterek ,yavaşça avucuma bıraktıkları bu bileziği ömrüm boyunca kolumdan çıkarmayacağım" demis.
Fidan kızımız şimdi Hollanda'da, Istabul’dan ailesinin yanına doğru yoluna devam etmis. Evet biz onu, bu hikayesi ile , anneciğimin vasıtasıyla tanıdık. Onun hikayesi bizi de derinden etkiledi. Bize de çok şey öğretti. Annem ve babam da de Bursa'ya dondu. Fikriye anne de derneğine, dernek çocuklarına kavuştu. Onlarda Fikriye annnelerini çok özlemişler.
Biz de bu dünyada istedikten sonra başarılamayacak hiçbirşey olmadığını tekrar gördük bu sayede. İnsana hizmet Hak'ka hizmettir, bir kez daha çok derinlerde hissettik bunu... Bizim elimiz ermez , gücümüz yetmez demiyelim. gülümseyeceğimiz her insan bir başlangıçtir değil mi? İyilikler kartopu gibidir, minik bir kar tanesi ile başlar, çığ gibi yuvarlanarak büyür. Sizin ihtiyacı olana yapacağınız, minicik bir yardım, uzattığınız bir el, belki de dünyayı kuşatacak bir sevgi kuşağının başlangıcıdır ....
Eski bir şarkıda dediği gibi;
Bütün dünya buna inansa , bir inansa
İnsanlar el ele tutuşsa kardeş olsa
Uzansak sonsuza..
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
Salı, Aralık 18, 2007 -Kategori: YASAM
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
YARDIMLASMA
Cuma, Aralık 14, 2007 -Kategori: YASAM
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
PENCERENIN ARDI
Perşembe, Kasım 22, 2007 -Kategori: TEFEKKUR
Bu sabah uyandığımda yine her yeri kalın bir sis tabakası altında buldum . Evet sisin bu mistik, gizemli havası beni büyülüyor. Hele zaman zaman açılmaya başlayıp da ardındakileri hayal meyal gösterdiğinde insan merak içinde seyre dalıyor. Sanki ilk kez görüyormuşçasına dikkatle keşfediyor her detayı. Sonra aşağılara bastıran sis perdesi yükseklerde kalan ağaçların dallarını, dağları , tepeleri (burada gökdelenleri) tam kaplamadığında ortaya müthiş bir manzara çıkıyor. Bir hayalin içinden , bir masaldan canlanmış devler gibi yükseliyorlar sis tabakasının üzerinde..
Hayatimda en güzel sis manzarasını onbeş yıl kadar önce Karadeniz de Uzungöl’e gittiğimizde görmüştüm. Uzungölün etrafını çevreleyen dağlar yemyeşil göğe yükseliyorlardı. Bembeyaz sis tabakası adeta dantel ve kupürden bir gelin duvağı gibi dağları sarmalıyarak eteklerine doğru uzanıyordu.. Dağlardan akarak gelen dereler ara ara sisin gizemli perdesi arasından sızmaya çalışan güneş ışığının yansıması ile gümüş gelin telleri gibi pırıl pırıl parlıyorlardı… Hele bir de yavaş yavaş yaylalara doğru çıkmaya başlayıp da sis tabakasinin üzerine varmaya başladınız mı aşağıdaki manzarayı seyre doyum olmuyordu… Güneş ışığının yere ulaşabilen hüzmeleri yesil ormanlar ve masmavi gol üzerinde sanki dans ediyor , her bir hareketlerinde yeryüzü ebem kuşağının yedi rengine boyanıyordu… Paha biçilmez bir mücevheri seyrediyormuşçasına heyecan duymuştum.
Aslında kar yağarken seyretmeye de bayilirim.
Ya sağnak halinde yağan yağmura ne demeli? …. Onun öyküsü ise bambaşkadır…
Herşeyin , hepsinin çok farklı özellikleri , inanılmaz güzellikleri var ; bakmayı ve gormeyi bildikten sonra…
Bakmayı , görmeyi bildikten sonra dedim de 25 yıl kadar önce okuduğum bir hikaye geliverdi aklıma…
Bir hastahane odasında geçer olay. Çok ağır durumda iki hasta aynı odada yatmaktadır. Gri duvarlı, hastane ve ilaç kokulu bu odada ilerleyen hastalıklarına rağmen birbirlerine destek olmaya, sohbet etmeye çalışırlar. Yerlerinden kalkamamakta, her ihtiyaçları için hastabakıcıya ihtiyaç duymaktadırlar. Hastalardan birisi cam kenarında, diğeri duvar kenarındaki yatakta yatmaktadır.
Bu böyle günlerce sürer gider… Duvar kenarında yatmakta olan hasta baştan sevinerek dinlerken, gün geçtikçe inceden inceye bir kıskançlık hissetmeye başlar. Niye onun yatağı duvar kenarındadır?, neden o bu güzelim manzarayı görmemektedir? Bu haksızlık diye düşünmeye başlar. Bir gece cam kenarındaki hasta aniden rahatsızlanır. Duvar kenarındaki hasta bir bağırsa , hemşireyi çağırsa, arkadaşına yardım etse diye düsnür. Ama kıskançlık ve haset galip gelir. “Nasıl olsa ölecek, çok ağır hasta.. Kendime de bir şans tanımalıyım” diye düşünür, nefsine yenik düşer seslenip kimseyi çağırmaz.
O zamanlar çok etkilenmiştim okuduğumda, şimdi de zaman zaman bulunduğu ortamdan, havadan
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
SIS PERDESI ALTINDA
Çarşamba, Kasım 21, 2007 -Kategori: DUBAIde YASAM

Buralar günlerdir gizemli bir sis perdesi altında. Kimi zaman iyice baştıran sis gözün görebildiği herşeyi yavaşça sarıp sarmalıyor. İnsan kendini bir tuhaf hissediyor. Onunu göremediğinden midir nedir herşey belirsiz. Ansızın karşısına hiç beklemediği birşey çıkıverecekmiş gibi. Sanki tüm gerçeklerin üzeri örtülmüş, güzellikler gizlenmiş, İlgiç bir oyunun içinde doğru yönü bulmaya, labirentin duvarlarına toslamadan çıkışa varmaya çalışıyor gibi. Aslında galiba hayatın kendisi böyle. Her an bizi neyin beklediğini bilmeden yaşıyoruz.
Evet özellikle sabahın çok erken saatlerinde iyice bastıran sisle birlikte yola çıkıyorum. Ulaşmam gereken bir dersim var. Geç kalmamak için biraz daha erken evden ayrılmama rağmen , daha otoparktan çıkınca çok yoğun bir trafik ile karşı karşıya kalıyorum. Yollar ilerlemeye çalışan araçlarla tıkanmış bile… Hadi bakalım bu epey zor ve uzun bir yol olacak. Şimdi hiç canını sıkma, rahatla diyorum kendi kendime. Yolculuğu daha katlanılır hale getirecek şeyi biliyorum. Hemen radyoyu kapatıp Engin Noyan – Senai Demirci’nin 99 Esma adlı cd sını koyuyorum. Rabbımın o güzel Esmalarını dinlerken dalıp gidiyorum. Zaman zaman çalan korna sesleri ve birbirlerine bağıran sürücüler dikkatimi çekiyor. Siste önlerini görememek onları iyice germiş anlaşılan,
Rabbımın izni ile zamanında dersime yetişiyorum, daha öğrenciler gelmemiş bile.. Sınıf karanlık, bütün ışıkları yakıyorum.. Gelen öğrencilerde de bir yorgunluk ve uyku hali hakim.. Bu gün neşeli güzel şeylerden konuşup, sıcak renkler kullanalım bakalım… Neyse ki herkesin gözleri gülmeye başlıyor yavaş yavaş…
Dersten sonra boya ve malzeme almak için bir mağazaya gidiyorum. Aldıklarımla birlikte kasalardan birine yanaşıyorum. Kasada ki iri yarı Afrikalı bir bayan. Yüzü epeyce asık görünüyor. Gülümsiyerek selam veriyorum. Göz ucu ile selamimi alıyor ve de hızlı hızlı boyaların barkodlarını okutmaya başlıyor. Hay Allah bir tanesinin barkodu yok. Görevlilerden birini çağırıp sinirli bir haraketle boyayı eline veriyor ve barkodunu bulmaya yolluyor. Saate bakıyorum . Kızlarımın okuldan çıkmalarına sadece onbeş dakika kalmış. Onları almaya gitmem gerek. Bu gecikme de iyi olmadı aslında, hayırlısı.. Kasiyere dönüyorum. Ayakta duruyor oturacak yeri yok. Ayaklarının üzerinde ağırlığını bir ayağından öbürüne aktarıyor. Gülümsiyerek “çok yorgun görünüyorsunuz. Günde kaç saat çalışıyorsunuz ?” diye soruyorum. Gözlerini bana dikiyor, “On saat “ diyor. “Çok uzun süre Allah kolaylık versin, sizin işiniz de çok zor, hele bu saatlere doğru iyice zorlaşıyordur artık..”diyorum. Gülümsüyor birden. Ordaki mesaisini , işini anlatmaya başlıyor. Anlaşılan tam anlatmak istediği bir konuyu açmışım… Birkaç dakikalık sohbet sırasında yine saatime bakıyorum. “Bir yere mi yetişeceksiniz ?”diyor . Kızlarımı okuldan almam gerektiğini ve on dakikam kaldığını söylüyorum. Keşke ben gidip boyanın raftaki yerini gösterseydim diyorum. Birden canlnıyor. “hiç gerek yok şimdi hallederiz diyor. Bir başka görevliyi çağırıyor.. Birden bir hareketleniyorlar bir iki dakika içinde almak istediğim boyanın aslında bir setin parçası olduğu ve birileri tarafından paketin parçalandığı için tek kaldığı anlaşılıyor, hemen içeriden açılmamış bir yeni paket getirtiliyor ve iki dakikada benim kasa işlemim tamamlanıyor. Bu arada sohbete devam ediyoruz. Ayrılırken güler yüzle yine bekleriz diyor, el sıkışıyoruz, selamlaşıyoruz. Aslında gülümseyince iyice güzelleşen sevimli bir bir yüzü ve bembeyaz dişleri var. “Gelirim yine, en kısa zamanda görüşürüz inşaallah” diyerek ayrılıyorum..
İnsan insanın aynasıdır diye boşuna dememişler. Günde kimbilir ne kadar çeşitli insalarla karşılaşıyor, neler yaşıyordur. Ama bir ilgi, bir gülümseme ruhundaki bütün güzellikleri ortaya çıkarıveriyor iste…
Öğleden sonra gittikçe azalan sis trafikte epey rahatlamaya neden olmuş. Kızların okuluna tam zamanında varıyorum. Özlemişiz birbirimizi. Dönüş yolunda herkes günü nasıl geçti anlatıyor, neşe içinde eve dönüyoruz…
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
BU SABAH YENIDEN BASLAMAK
Pazartesi, Kasım 12, 2007 -Kategori: TEFEKKUR

Yok yok , aslında bu eve ilk adım attığım günden beri penceremin önünde uzanan bu muhteşem tablo her an şükür ve tefekkür içinde bulunmam için vesile oldu… Yine de bir süre sonra önümüzde yükselmesi beklenen inşaat herhalde bu günümün kıymetini daha iyi anlamama sebep oluyor.
Geçen yıl şiddetli bir göz enfeksiyonu ile doktorun kapısına dayandığımda da benzer şeyler hissetmiştim. Doktor bir saati geçen muayene sonucunda;” Nerdeyse gözü kaybediyormuşuz, şu anda görmenizde yüzde otuz kayıp var.” dediğinde gözlükle bile görebilmenin ne büyük bir nimet olduğunu kendime itiraf etmiştim. O her zaman dilimizden düşmeyen “Allahım verdiğin sağlık ve afiyet için şükürler olsun” sözlerinin gerçekten de içimiz titriyerek, anlamına vararak, gönülden ve her an yeniden söylenmesi gerektiğini anca idrak etmiştim… Duanın ve şükürün sadece dilde değil her an gönülde olması gerektiğini anlamıştım… Bir yılı aşkındır süren tedavi sonucu her gün bir parça geri kazanılan sağlık ise her an şükür etmeye vesile oluyor. Aslında bu bile ne büyük nimettir... değil mi?
Etrafımızı saran nimetler ne kadar çok… Aslında ne kadar zengin olduğumuzun farkında değiliz. Kaybettiğimiz sağlığımızı , bir gözümüzü , ya da organımızı hangi maddi servet geri getirebilir ki?.
Evet maalesef çoğu zaman Rabbımızın bize sunduğu o muhteşem güzelliklerin, sayısız nimetlerin, sağlığın, gönül zenginliğinin, gözlerimizin önün bulunan ve her biri inanılmaz ibretler içeren , sayılamayacak kadar çok çeşitli türleri bulunan bitki ve hayvanlar aleminin farkında olamıyoruz… Günlük hayat dediğimiz koşuşturma bizi kendi ellerimizle inşaa ettiğimiz bir hapisanenin içine kapatıyor.. Kısıtlanıyor, bunalıyoruz.. kapasitemizin, zenginliğimiz farkında bile olamadan, kısır çekişmeler, basit ihtiyaçlar, başkalarının hayatları, sonuçta bize fayda sağlamayan işler içinde mücadele edip duruyoruz.. Aslında bu günlük koşuşturma içindeyken hapisane avlusunda
Bu dünya hayatı geçici, biz ise gelip geçen yolcularız.. İnsan bir geceliğine konakladığı otel odası ne denli lüks olursa olsun hiçbir eşyasını sahiplenip , sırtlanıp götürmeye kalkar mi, gönlünü oraya bağlar mi?
Balkonun demirlerinden hızla havalanan kuşlara takıldı gözlerim. Dün sabah deniz kıyısında yürüyüş yaparken sürü halinda yüzen balıkları seyretmiştim dakikalarca.. Deniz altı ise bambaşka bir dünya.. daha adını bile duymadığımız görmediğimiz milyonlarca tür var… Ya ayaklarımızla basıp geçtiğimiz çimenlerin toprağın altındaki canlı hayat.. Her birinin bir varoluş sebebi var. Bir türü yok ettiğinizde tüm denge bozuluyor.. Geçen yıl kuş gribi var diye yok edilen kanatlı hayvanlardan sonra kene vakalarında nasıl da artış oldu. Çünkü tavuklar ve kanatlılar keneleri avliyorlarmıs… Hiç bir zerre boş ve sebepsiz yaratılmamış…
Bu muhteşem denge ve duzen içinde ya bizim yerimiz… Rabbım bizi insan olarak yaratarak en büyük şerefi vermis. Şimdi o şerefe layık olabilmek için ne yapıyoruz.. ? İnsanlığımızı nerede nasıl kullanıyoruz..? Neyin ne kadar farkındayız? Farkındalığımızı arttırmak için neler yapıyoruz.. Kendimizi geliştirmek, bahsedilen kapasiteyi hakkıyla kullanmak için bir çabamız var mı? Önümüzde uzanan sonsuz nimetlerin şükrünü edebiliyor muyuz? Etrafınıza bir bakın; her ailede bir en umutsuz durumdayken kurtulan, yeniden hayata sarılıp başarıya ulaşan bir insanın öyküsü vardır.. Biz içimizdeki cevheri keşfedebildik mi?
Bir insan; bu çocuk uyumsuz , okuyamaz dendiği halde büyük bir bilim adamı olabiliyor. Bir başkası; iflas etti, battı denirken tekrar düştüğü noktadan kalkıp dimdik iş hayatında başarıya koşabiliyor. Bir bakıyorsunuz bir kazadan sonra artık yürüyemez denilen kişi takma bacağı ile maraton koşabiliyor. Sağır olan birisi inanılmaz besteler yapabiliyor. Gözleri görmeyen ve elleri olmayan bir genç, ağzıyla tuttuğu fırçasıyla harika resimler yapıyor.. Bizi tutan , başarıdan alıkoyan, şükürsüzlüğümüze sebep olan nedir peki ?
Gönül gözümüzü açalım güzelliklere.. Rabbımızın nimetleri sınırsız. Elimizde öyle bir cevher var ki işlenmeyi bekliyor… Sadece karar verip başlıyacağız bugün.. Gülümseyerek başlıyalım.. Şükrederek herşeye.. Geçmişteki başarısızlıklara , sevgisizliklere, aldığımız darbelere yanmayı bırakalım. Geçmişi düzeltemeyiz.. Gelecekte kaybetmemiz muhtemel şeyleri düşünerek, başımıza gelebilecek olumsuzlukların ihtimallerinden cekinerek , yada olamıyacak şeylerin hayellerine kapılarak zamanımızı öldürmeyelim. Gelecek bilinemez.. Şu andan başlayalım. Ve şu an ne yapıyorsak en iyisini yapalım. Ve tek bir an unutmayalım ki her olanda bir hayır vardır. Şükür ve teffekür içinde olalım.
Şimdi benim için de bu harika manzaraya ve tertemiz havaya veda zamani. Günün yapılması gereken işleri beni bekliyor. Az sonra şehrin sokaklarında koşuşturan insanlar arasına karışacağım inşaallah. Her baktığımda güzeli görmeye çalışacağım, ilk selami veren ben olmaya gayret edeceğim, İçim daraldığında şikayet değil, şükür etmeyi deniyeceğim.. Allah yardımcımız olsun … Rabbım bütün insan kardeşlerime ve bana gerçekleri görecek gözler nasip etsin.
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TESADUF DIYE BIR SEY
Perşembe, Kasım 1, 2007 -Kategori: YASAM
Geçtiğimiz Pazartesi ders verdiğim sanat merkezinde çalışanlara yönelik bir hizmet içi seminer vardı. Semineri veren 50 yaşlarında bir İngiliz bayan. İskoçyalı olduğunu hemen konuşmaya başladığında anlıyoruz. Mavi gözleri ışıl ışıl parlayan , yüzünden gülümseme eksik olmayan , beden dilini de konuşturan , canayakın bir hanımefendi. İki gün süren seminer bize çalışma hayatındaki ilişkileri düzenlemeyi, kendimiz ve başkaları ile barışık yaşamayı oğretirken, benim için kazanımlardan biri de sözünü ettiğim Ayşe Hanımı tanımak oldu…
Ayşe Hanım İskoçya da doğmuş büyümüş orta halli bir ailenin çocuğu imiş. Çok genç denebilecek yaşta kapıldığı bir gençle acele bir evlilik yapmış. 20 yaşında iken bir kız çocuğunu kucağına alıp, 21 yaşında aslında evliliğinin kocaman bir hata olduğunun farkına varmıs. O zamanlar bütün kabahatli olarak kocasını görse de şimdilerde en az onun kadar kendisinin de bu başarısız evlilikte pay sahibi olduğunu açıkça söylüyor… Ama hayat yaşıyarak öğreniliyor.. 21 yaşında iken yarım bıraktiği eğitim hayatına dönüp, psikoloji okumaya karar veriyor. Hem çocuğuna bakıyor , hem çalışıyor , hemde okuyor .. Master için burs bulup Amerika’ya gidiyor ve yıllarca çeşitli kliniklerde çalışıyor. Hayatta zoru başardığına inanıyor ve kendiyle gurur duyuyor… Ancak yaptıkları zamanla kendisine yetersiz geliyor, bir arayış içersinde.. Ne aradığını da bilemiyor ama dünyada farklı bir yerlerde olup , farklı insanlara yardım etme isteği içersinde… Bu duygularla Afrikada ve Asyadaki gönüllü kuruluşlara başvuruyor… Bir cevap alamıyor.. O kendini yeterli ve iyi hissetmediği dönemde bir şekilde Dubai’den bir özürlü çocuklar merkezinden iş teklifi alıyor ve diğerlerinden ümidi kestiği için
Buraya geliyor ve birkaç ay sonra hayatındaki en büyük olay gerçekleşiyor.. Artık aradığı , eksikliğini hissetiği şeyi bulmuş. Müslüman oluyor… Ve sekiz yıldır burada insanlara, çocuklara, ihtiyacı olan herkese elinden geldiğince ulaşmaya, yardım etmeye çalışıyor…
“Buraya gelene kadar haritada yerini bile bilmiyordum .. Yolladığım bütün başvuruların yerine ulaşmaması , buradan iş teklifi gelmesi tesadüf müdür diyorsunuz? Hayır! “diyor.. “Tesadüf diye birşey yoktur.. Yüce Allah benim buraya gelmemi sağladı çünkü ben Müslüman olmalıydım”… Evet şimdi her cümlesini Elhamdülillah diyerek bitiriyor… Gözlerindeki ısıltı, dudaklarından eksik olmayan gülümseme ile kalplere nüfuz ederken “Yüzünüzdeki kırışıklıklar hep gülümseme kırışıklıkları olsun somurtma çizgileri değil” diyor.. Yaşanan her saniyenin şükretmeye vesile olduğunu anlatmaya çalışıyor… Hayat standardının oldukça yüksek olduğu bu bölgede maddiyatın çokluğundan tatminsiz ve mutsuz büyüyen çocuklara kainatın ihtişamında yüce yaradanı görebilmeyi ve aldığımız her nefes için ona şükür içinde teffekür etmemiz gerektiğini öğretmeye gayret ediyor… Büyüklere de tabi… Allah yardımcısı olsun…
Bu “Yaşadığına ve nefes almaya devam edebildiğine şükretmek” cümlesi beni birden yıllar öncesine götürdü…. 1999 yılı Ağustos ayı, büyük Marmara depreminin hemen birkaç gün sonrası… Televizyonun başında oturmuş şehirlerimizin nasıl yerle bir olduğunu, insanlarmızın hayatlarının nasıl darmadağan olduğunu gözyaşları içinde seyrediyoruz. Bir hastahanede hastalarla ropörtaj yapılıyor..Yataktaki bir hanımın yanına yaklaşıyor soruyorlar: “Geçmiş olsun, nasılsınız, depremde kaybettikleriniz oldu mu?” diye O solgun yüzünde sakin olmaya çalışan bir ifade, ama gözleri çakmak çakmak, titriyen sesiyle anlatıyor. “ Ben depremde dükkanımızı, evimizi, annemi, babami, kardeşlerimi, kocamı, çocuklarımı, bir ayağımı ve bir kolumu kaybettim…” Soruyu soran şaşırıyor teselli sözleri söylemek istiyor , o devam ediyor “ Ama yaşamaya devam ediyorum… Yaşadığıma göre demek ki yapmam gereken birşeyler daha var.. Demek ki bu kadar güçlüyüm ki Allah bana böyle bir ömür verdi…Onu nası değerlendirip yapabileceğimin en iyisini yaparım onu düşünüyorum..”
Bu görüntü ve konuşma uzun süre hafızmdan silinmedi.. Bir insani böyle güçlü kılan neydi? Aslında insanoğlu ne denli güçlü , Öyle şeylerle basacıkabiliyor ki kendi de inanmıyor… Yanlızca içinde o imanı , o isteği, o desteği hissedebilsin… Kaldıracı bulan bilimadamı “Bana bir dayanak noktası gösterin dünyayı yerinden oynatayım” demiş . İşte bizlerin de dayanak noktası imanımız olduğu sürece dünyayı bile yerinden oynatabiliriz. Arkamızdaki o muhteşem gücün Rabbımızın olduğunu bilmek , inanmak ne denli muhteşem birşey.. Rahmetli büyükbabam evinde bütün gün yanlız otururdu. “Hiç canın sıkılmıyor mu büyükbaba” diye sorduğumda gülümserdi “ Niye sıkılayım ben yanlız değilim ki Rabbimle beraberdim” diye cevaplardı… Allah rahmet eylesin. İşte kilit nokta burası değil mi ? Her an, her nefeste Rabbiyle olabilen insan için başarısızlık, ümitsizlik, depresyon, bunalım diye duygular ancak sözlüklerde birer kelime olarak kalir… O insan hep ümit doludur, coşku doludur, yaşama sevinci gözlerine yansır, kainata karşı sonsuz sevgi doludur ve her an, yaşadığı anın kıymetini bilir.. Şükür ve tefekkür içindedir…
Rabbım hepimizi böyle insanlardan olmayı nasip etsin inşaallah.
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TEK YUREK , TEK YUMRUK OLMA ZAMANIDIR
Cuma, Ekim 26, 2007 -Kategori: YASAM
Son günlerde hepimizi üzüntüye ve düşünceye sevkeden , içimizi kabartan , kendimizi sorgulamamıza neden olan olaylar yaşanıyor.. Hepimizin cok iyi bildigi gibi, daha çok birlik ve beraberlik içinde olmamızı gerektiren olaylar bunlar. Ancak ülkemiz ve milletimiz üzerinde oynanan oyunlar ne denli ağır ve karmaşık olursa , bu milletin evlatlarındaki vatanperverlik , iman ve inanç böyle zamanlarda daha da yogun bir sekilde ortaya çıkıyor..
Hafızam beni otuz yıl önceye götürüyor. Babam Mus'un Malazgirt ilçesinde memuriyet yapıyor.. O zamanın bu küçük ilçesi her türlü imkanlardan uzak. Medya şimdiki gibi güçlü değil. Televizyon yok, gazeteler bir gün sonra elimize ulaşıyor, dergiler bir hafta sonra geliyor kasabaya.. Dünya ile iletişimimizi sağlayan telefon, postahaneden bağlatılıyor . Bir İstanbul yada
Evet yıl 1973 , yaz günleri .. Tek dünya bağlantımız olan radyomuzdan bir haber duyuluyor Türk ordusu Kıbrısa çıkarma yapmış. Savaş var.... Babam diğer memurlar ile birlikte Hükümet binasında Kaymakam Beyle toplantı yapıyor. Kasabanın sokaklarındaki duyuru megafonlarından marşlar çalınmaya başlıyor... Birisi son gelişmeleri halka bildiriyor sürekli... Kahramanlık , vatan, bayrak şiirleri okunuyor. Hükümet binasının önünde insan seli oluyor bir anda. Bütün kasaba oraya akıyor... Erkekler sıraya giriyor. Bizi de askere alın diye... Topu topu birkaçbin nüfusu olan kasaba, çevre köylerden gelenlerele birlikte mahşer yeri gibi oluyor... İnsanlar sokaklarda ellerinde bayraklar. Bizde gideceğiz , bizde .. Türkiye , Türkiye diye bağırıyorlar.... İşte bu kasaba Doğuda, Van Golünün kuzey kısmında kürt vatandaşlarımızın yaşamlarını sürdürdükleri bir yer. Ama o gün herkes tek yürek... Hepimiz birimiz , birimiz hepimiz için... günlerce bu canlılık bitmiyor. Radyolar açık, megafon radyodan yayın yapıyor... Kıbrıs ta savaş sonuçlanana kader herkes ayakta , herkes tek yumruk...Savaş sonrası kasabaya dönen gaziler birer kahraman olarak karşılanıyor..
Evet , çocuk aklımızda derin izler bırakan o günlerin ardından yeni okul döneminde ilkokulumuzda kahramanlık hikayeleri yazıyor onları tiyatro oynu haline getirip oynuyoruz bütün kasaba seyretmeye geliyor...
Annemin dediği gibi hayatımızın en yok yoksul ama en güzel yıllarını geçirdiğimiz o kasabadan ağlıyarak ayrılıyoruz zamanı gelince...
İşte bu vatanın evlatları , hepimiz biriz aslında , kahraman yürekler, içimizdeki o yüce duygular hep bir. Ama ülkemiz o kadar stretejik , o denli değerli ki üzerimizde çok ağır oyunlar oynanıyor... Eğitimsiz insanlarımızı acımasızca kullanıyor , başımıza inanılmaz belalar sarıyorlar... İşte şimdi de tek yürek, tek yumruk olmanın zamani. Hepimiz askeriz sloganları sokaklarda kalmamali... Mehmetçik sınırda, sınır ötesinde, dağda mücadelesini gözünü kırpmadan veriyor. Sosyal ve ekonomik mücadele de bizim isimiz.. Biz burada Türkiye'den üçbin km uzakta en azından satın alacağımız peyniri salçayı bile Türk markası alıyoruz... Yan yana duran onlarca salamura yapraktan, mandalınadan Türk
...
Allah hepimizin yardimcisi olsun.
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı