Yalnızlık yalnızlığı hakedenlerin defterinde, etrafında kalabalıkla yitip gidenlerin vicdanlarında ... Bir tek kişi gülmese içten, hep maske altından baksa yüzler umrumda değil... Ne tanınmak amacım, ne istenmek... Verdiğim kadarını bile almak istemiyorum. Hatta öldükten sonra bile...Bana değneği verene , körlük edip vurmuyorum ya gerisin geriye...Gülden ne koku istiyorum, ne de şarkı bülbülden.. Hırslar sadelikte erirken , kim tahmin ederdi ki en kompleks olanın en sadenin perdesi arkasında beklediğini... Sonsuzluğun, hiçliğin gözünden gülümsediğini...

BAKIS ACISI

Çarşamba, Kasım 4, 2009 · Kategori: YASAM


Sabahin erken saatleri. Yogun trafikte ise gitmeye calisiyorum. Etrafimdaki otomobillerin icindeki insanlara takiliyor gozlerim. Herkeste bir sinirlilik, bir sabirsizlik, bir ofke sormayin. Herkes arabalarini birbirinin uzerine suruyor, kendine yol acip , yer bulmaya calisiyor, trafik kurallarini kimsenin dikkate aldigi falan yok. Herkes bir an once gidecegi yere ulasma cabasinda. Birbirine neredeyse parcalayacakmis gibi bakiyor. Kimileri ise kararip kalmis, bir bezginlik, bikkinlik…. Gun sanki baslamadan bitmis onlar icin…. Oysa daha sabahin ilk saatleri… Yol kalabalik, yol yetersiz belki, stres had safhada… Ama ya bosa gecip giden dakikalar…. Baskalarina kizip soylenerek, duzeltemeyecegimiz seyler icin bosuna kafa yorarak, icimizi karartarak gecirdigimiz anlar…. Oysa hic bir anin geri gelme olasiligi yok!!! Iste boyle harcanip gidiyor bu omur…. Sermayemiz olan zamani nasil da acimasizca tuketiyoruz…..

Cok yakindan tanidigim dostlar  var. Biliyorum ki cok cok iyi , duygusal, tertemiz insanlar… Ama ne yazik ki bakiyorum cok cabuk parlayip sinirleniyorlar. Herkese , her olaya karsi pesin bir negatiflik sozkonusu. Hatalari hemen goruyorlar ve karsisinda yer aliyorlar. Olumsuzluklar da hep onlari buluyor boyle olunca . Cunku neye dikkat ederseniz onu gorursunuz, neye dokunmak isterseniz ona dokunursunuz.

Aslinda bakiyorum etraflarina, oyle de yetistirilmisler. Hep sert davranilmis onlara buyutulurken. Hep hatalari elestirilmis, hep yapamadiklari icin hayiflanilmis, hep eksiklikleri yanlislari icin dillerden kotu soz beddua duymuslar, surekli baskalari ile kiyaslanmislar, hep karamsar ve problemli hikayeler dinlemisler. Hatta sadece kendileri degil butun insanlarin davranislari hep elestirilmis onlarin ortaminda.. Hep yanlislar konu edilmis . Elestirmek ve sikayet etmek , onlar icin bir yasam tarzi olmus, sanki uzulmek icin yasiyorlar.

Hayatin her aninda hatalar , yanlislar ve olumsuzluklar var. Kotuler olmasa iyilerin degerini kim bilebilirdi ki!... Ya yanlis olmasa dogrunun degerini ?... Hep yanlisa takilip kalmak , sikayet etmek neyi degistirir ki?....... Kizmak soylenmek neyi cozumluyor peki?…..

Kabe etrafinda doner dururken , Kabe'nin ekseninden bakip hep oteleri gorenler , bulundugu yerin farkinda bile olamayanlar icin caliyor icli ney!!!!. Farkedin artik kim oldugunuzu , yasamanin dayanilmaz guzelligini!!

Bir yerde okumustum, memleketimizde uzun yillar kalan bir yabanci : "Sizdeki insanlar hayati –Aman vaktim dolsa da su silahi devretsem – diyen bir nobetci askerin silahi tutmasi gibi tutuyorlar " demis. Yasamayi bir yuk gibi, bir agirlik gibi
kabul edenlere her gun tesaduf ediyoruz. Cocuklarin, ev ve yasam kosusturmasinin kendisi icin tasinmasi guc bir agirlik oldugunu her firsatta ifade eden insanlar pek cok. Yalniz baslarina kalsalar ve butun sorumluluklardan bir an icin kurtulsalar, emin olun, hayat yine de bir yuk olmaktan cikmayacaktir onlar icin . Insan, hayata baska bir acidan bakmadan ve kafasindaki dusunce tarzini degistirmeden bu hayat hammalligindan kendini kurtaramiyor.

Yasamayi buyuk ideallere baglayanlar o ideale ulasmak icin onune cikan engelleri bir yuk degil de o hedefe ulasmada bir sebep ve bir atlama tasi olarak gorurler. Oyleyse bizler, hedefini insan gibi insan olmak, Yuce Rabbimin rizasini kazanmak gibi en yuksek yere koyanlar icin , bu etrafta her an olusan irili ufakli problem ve engeller , olumsuzluklar, dertler sevindirici ve hedefe yaklastirici birer basamaktan baska birsey degil!.........

Bahcivan elma agacini yetistirmek icin topragina gubre verir, su doker, alttan fiskiran dallarini keser , budar ki butun kuvvet yukari dallardaki ciceklere ve meyvelere gitsin .
degil mi? Peki biz nasil budanacagiz daha guzel cicekler ve meyveler verebilmek icin?

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

KARTALLAR YUKSEK UCAR

Salı, Ekim 27, 2009 · Kategori: YASAM


Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır.70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa  ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir  karar vermek zorundadır.  Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir  esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini  sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.  Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları  yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve  kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:   Ya ölümü seçecektir, Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.  Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.
 Bu yönde karar verirse   kartal bir dağın tepesine uçar ve artık uçmasına  gerek olmayan kayalık bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun  yeri bulduktan sonra  kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya  başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal   bir süre yeni gagasının    çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini   yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski  kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra  kartal, kendisine 20 yıl  veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur  YENİDEN DOĞUŞ  UÇUŞUNU  yapmaya hazır duruma gelir.
 
Kendi yaşamımızda bazen  bir yeniden doğuş süreci  yaşamak zorunda   kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı  veren eski ve yanlis alışkanlıklarımızdan,   hatalarimizdan , bizi olumsuz etkileyen dusuncelerden , insanlardan, kisiligimizi  gelistirmemize engel  olan olaylardan , kafamizi  devamli negatif dusuncelerle dolduran kotu anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Bu bir tekamul surecidir daha iyiye ve guzele dogru... Bizi guclendiren..Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından  tam olarak yararlanabiliriz.

Evet kartallar yuksek ucar ,  yukseklere ve uzaklara, hatta sonsuzluga kanat cirpmak icin ne kadar acili ve zor olursa olsun degisime var misiniz???

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

100 KiSiLiK DUNYA

Pazartesi, Ekim 12, 2009 · Kategori: YASAM

Aşağıdaki yazı dun posta kutuma gelmis. Gonderen dostumdan Allah razi olsun. Daha önce de aynı yazıyı başka bir arkadaş yollamıştı ama kaydetmemişim. Aslında bildiğimiz gerçekleri gözler önüne seriyor ancak bazı şeyleri önümüzde yazılı bir özet olarak görürsek hele bir de istatistik veriler halinde ise sonuç daha çarpıcı oluyor. Hatta aklımızı başımıza toplamamıza vesile oluyor diyebilirim. O yüzden bir kez daha dostlarla paylaşmak istedim.
Dünyadaki insanların hallerini çok daha açik bir şekilde ortaya koyan istatistik gerçekler söyle : Eğer dünyayı 100 kışinin yaşadığı bir yer olarak düsünseydik nolurdu? Buyrun görelim;
 
Tüm oranlar koruyarak dünyanın nüfusunu 100 kışilik bir köye dönüştürseydik söyle şiir gibi bir tablo ortaya çıkacaktı:  (Kaynak:Stanford Üniversitesi,Tıp Fakültesi.)
 
* Köyde 52 si kadın 48 i erkek olmak üzere,
* 57 Asyali ,21 Avrupalı;14 Kuzey ve Ğüney Amerikalı ve 8 Afrikalı yaşayacaktı.
* 30 ü beyaz ırktan 70’i beyaz irkin dışındakilerden  olacaktı.
* 6’si tüm dünyanın zenginliklerinin yüzde 59’una sahip olacaktı.Ve 6 kışinin tümü de ABD’de yaşıyor olacaktı.
* 80’i normal standartların çok altındaki evlerde yaşayacaklardı.
* 70’i okuma yazması olmayacaktı.
* 50’si kötü beslenecekti.
* Biri üniversite mezunu olacaktı.
* Sadece biri bilgisayar sahibi olacaktı.
* 70’i 21 yşının altında olacaktı.
 
Dünyaya böyle baktığımızda yaşamımızin anlamı sizce değişecek midir?
 
- Eğer bu sabah sağlıklı uyandıysanız,bu hafta hastalıktan ölecek olan 1 milyon kişiden daha şanslısınız.

- Eğer hıç savaş görmemiş,hapse düşmemiş,işkence görmemiş,açlik çekmemişseniz dünyadaki tam 500 milyon kişiden daha şanslısniz.

- Eğer evden çıkınca bir belaya, tutuklamaya,işkenceye uğrama ihtimaliniz yoksa 3 milyar kişiden daha iyi durumdasınız.

- Eğer dolabınızda yiyeceğınız,sırtınızda giyeceğınız,üstünüzde çatınız ve uyuyacak yeriniz varsa dünyanın %75’inden daha zenginsiniz.

- Eğer bankada veya cüzdanınızda paranız varsa,birilerine yardım yapabiliyorsanız, dünyanın ilk %8 zenginlerindensiniz.

- Eğer anne ve babanız sağ ve birlikteyse cok ender kişilerdensiniz

- Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız, 2 milyar okuma yazma bilmeyenden daha şanslısınız demektir
 
Evet bu kısa istatistik gerçekleri; sabah uyandığı andan itibaren umutsuzluk içinde olan ,  önüne konulan yiyeceği beğenmeyen, dolabını açıp da bu gün ne giysem diye düşünen, günün her saatinde kendini şanssız ve yalnız hisseden, işinden , oturduğu evden, yaşadığı hayattan memnun olmayan, sürekli şikayet edecek birşeyler bulabilen kişilere ithaf ediyorum.
 
Ve Rabbime bütün verdiği nimetler için binlerce , milyonlarca kez şükrediyorum. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

FELAKET KUSLARI

Cuma, Ekim 9, 2009 · Kategori: YASAM

 


Son günlerde daha da çok dikkatimi çekiyor ki insanların mutsuzlukları ve üzüntülerinin  altında, hep yasadiklari olaylara bakış açıları ve getirdikleri yorumlar yatıyor. Hayat tabi ki güllük gülistanlık değil. Bizim bir yaradılış sebebimiz var. Şiddetli bir dünya imtahanı ile karşı karşıyayız. Bir iki gün yolunda giden işler bakıyorsunuz bir anda sarpa sarıveriyor. Can ciğer olduğunuz kişiler sizi incitebiliyor. Hatta hiç beklemediğiniz şekilde yalan söylendiğine , maalesef giybet edildiğine şahit olabiliyorsunuz. Maddi ya da manevi her an bir terslik bizi bulabiliyor. Bazen en ağır darbe en çok güvendiğimiz ve sevdiğimiz insandan geliyor. Ancak unutmamamız gereken birşey var ki her türlü iyilik ya da kötülük bir sebep üzerine veriliyor. Rabbımın adeleti her an kendini gösteriyor. Ben bunu haketmedim diye hayıflanmak yerine teslimiyet içinde sebebini düşünüp en kısa zamanda meselenin hal yolunu araştırmak, gücümüz yetmediği yerde de Rabbimize dualar ile sığınmak  yapılabilecek yegane şey.

 Diken ve çalı dolu araziyi gül bahçesine çevirmenin bir tek yolu var güzel düşünmek , güzel düşünce güzel hissediyor, güzel davranıyor , güzel yaşıyorsunuz. Şimdi bazı arkadaşlar diyor ki peki filanca bana böyle bir kötülük yada haksızlık yaptı neden, ben nasıl karşılık vereceğim yada nasıl karşılık vermeyeyim? Bırakalım baskalarının ne yaptığını,  onlar kendi davranışlarından sorumlular , biz de bizimkilerden. Onlar yanlış yaptı diye yanlısın ortağı olmak da en az yanlış yapmak kadar tehlikeli değil midir?  İncindiğimizi belirttikten sonra yüzümüzü güzele ve doğruya çevirelim hızla. Orada takılıp kalmak, olayı önümüze gelene anlatmak, geceleri yatağımızda düşünüp senaryolar üretmek, yorumlar yapmak bize hiçbir fayda sağlamaz. Biz olabildiğince yalın, düz, açık, net bir şekilde sevgi dolu yaşıyalım ve gösterelim ki biz buyuz. Eğer anlayabilirlerse affedilirler. Yoksa zaten düşünmeye bile değmez. Af kapımız hep açık, sevgi har yanımızı sarmıs, dik bir duruşla duralım yeter.

İnsanların yaptıklarına üzülerek , hayıflanarak harcadığımız zamanı kendimizi yetiştirmeye, doğru ve güzel davranışları geliştirmeye harcasak daha doğru olur değil mi. ?

Biz dostlarımızı Allah dostlarından seçmeliyiz diyoruz .. Ancak günlük yaşamda ister istemez pekçok değişik düşünceye , ahlaka sahip insanla birlikte oluyor , hayatın belli anlarını paylaşıyoruz. Onlar da eğer bir hak dostunun nasıl olması gerektiğini görmezlerse nasıl bilecekler hakikatı. Biz duruşumuz , sevgimiz ve doğruluğumuzla örnek olmalı kapımızı herkese açık olduğunu gösterebilmeliyiz ki nasiplenenler çoğalabilsin değil mi?

Burda Hintlilerden bir hikaye dinlemiştim; bir gün çok perişan ve ihtiyar bir kadın Buda nin karşısına çıkar “ Ey efendim benim kocam vefat etti, hayatta kimsem yok çok perişanım, acizim, mağdurum, tek başına yaşamam , hayatımı sürdürmem imkansız. Kocamı yeniden hayata döndürürmüsün”der.  Buda cevap verir “ Peki ancak bir şartla , sana bir tepsi veriyorum, bu tepsi ile ev ev dolaşacaksın. Kendisine bu güne kadar hiçbir felaket uğramamış her haneden bir pirinç tanesi alıp koyacaksın. Ne zamanki tepsi dolarsa bana gel kocanı geri vereyim sana” Kadın tepsi ile ayrırlır. Ev ev dolaşmaya başlar. Fakat kendisine musibet uğramayan tek bir ev bile bulamaz. Kimine hastalık, kimine maddi darlık, kimine olum, kimine evlat acısı …. Hepsine bir felaket uğramıştır. Birkaç hafta sonra  tepsisi bomboş Buda nin huzuruna girer “Ey efendim şartını yerine getiremedim. Zira her uğradığım evde mutlaka bir musibet vardı Felakete maruz kalmayan kimse bulamadım.” Der . Bunun üzerine Buda " Ey evlat canla başla arzu ettiğin saadeti bu dünyada bulabilmek asla mümkün değildir onun için evine dön ve hayatın zorluklarına karşı sabır ve metanetli ol. Hayatını kendin çiçek bahçesine çevirebilirsin ancak.” der.

 Evet başımıza her ne gelirse gelsin yalnız biz değiliz. Bir bakalım etrafımıza insanlar daha da kötüsü  sayılabilecek ne dertlere düşmüşler. Eğer hiçbirşeyin sebepsiz olmadığını bilirsek, Allah’in bize verdiği musibetelerin de tekamul merdiveninde bir basamak olduğunu farkebilirsek, olayların arkasındaki sırları yakalayabiliriz. Onlara aracı olanları suçlayacak yerde, kendimizi düzelterek merdivenlerden ağır ağır çıkmaya devam ederiz.

 Yine bir çin atasözü var ki bu duruma çok uygun bence “Basının üzerinde felaket kuşlarının uçmasına engel olamazsın , ama saçlarının arasına yuva yapmalarını önleyebilirsin” diyorlar.

  Hisleriyle düşünenler devamlı acı çekecekler , aklını kullanarak yaşıyanlar her türlü musibete gülümsiyerek bakabilecekler, fakat ancak iman sahibi olanlar devamlı bir huzur içinde bulunabileceklerdir.

 Hayatı bütün olumsuzluklarına karşı sevebilmek başarının anahtarıdir . Zira başında uçan ızdırap kuşlarına saçları arasında yuva yaptırmama kudretini insana bu iman ve Allah sevgisi verecektir.

İnsanın yaradılışında hayata bir bağlılık var. Yoksa etrafımızda hergün gördüğümüz, herşeyi kendine dert edinen , en ufak meselede kadere isyan eden insanın yaşıyabilmesi mümkün olabilirmiydi?

Fakat asıl olan ‘yaşamak’ değil… Bitkiler ve hayvanlar da yaşıyor. ‘İnsan gibi yaşamak’ asıl mesele bu…. Bunun için ise sadece kendi başında ucan izdirap kuşları ile değil, başkalarının başlarında yuva yapmaya çalışan izdirap kuşları ile de mücadele etmek, onlara yasayarak uygulayarak örnek teşkil etmek, ihtiyacı olana elimizi uzatabilmek.. İşte ibadetlerin en güzeli ! İnsana hizmet edebilmek….. Böylece yaşamanın manasını da daha iyi kavramış oluruz Allah’in izniyle …

 Rabbım hepimize bu dünyada ve öbür dünyada iyilikler nasib etsin inşaallah

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

BIR RAMAZAN HIKAYESI

Çarşamba, Eylül 10, 2008 · Kategori: YASAM

Bu gün sizlere bir Ramazan öyküsü aktarmak istiyorum.

Bundan tam onbeş yıl önceydi. Çok sevgili Ayşen ablam ,hayat arkadaşını uzun ve üzüntülü bir hastalık sürecinin arkasından ebedi yaşama uğurlamış üç küçük çocuğu ile başbaşa kalakalmıştı. Yeni yeni toparlanmaya çalışıyordu.  Eşinin sağlığında Bursa’da otururlardı ancak onun gidişi ile herşey değişmişti.  İş yerleri ve evleri kayınbiraderlerinin üzerineydi. Çok zengin ve bolluk içinde bir yaşam sürmelerine rağmen rahmetli beyi en küçük kardeş olduğundan üzerinde hiçbir iş ve mal varlığı görünmüyordu.  Bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanan kayınbiraderleri ,onu o üzgün ve ne yapacağını bilemez halı ile oturdukleri evden çıkarmıs, eşyalarını bir kamyona doldurmuş, bundan sonra sana baban baksın diyerek çocukları ile birlikte İzmir’e yollamışlardı.  Yollamışlardı ama baba evi de bıraktığı zamanki gibi değildi.  Evde üvey anne ve evlenmemiş kızkardeş vardı. Birkaç gün içinde bu eve de sığamıyacağını anlamış, hele bir gece babası ile analığının tartışmasını da duyunca ben ayrı eve çıkayım demis, ufak bir kiralık ev tutup çocukları ile birlikte taşınmıştı.

 Kocasının bağkurdan henüz dul maaşı bağlanmamıştı.  Daha liseyi bile bitirmeden zengin bir kısmet diyerek alel acele evlendirdikleri için bir mesleği yoktu. Nasıl çalışıp evi geçindireceğini bilemiyordu. Babasının ve kız kardeşinin getirdiği yiyecekler tükenmişti. Çocukların ikisi ilk okul 4 ve 5 e gidiyorlardı , küçük oğlan ise okula bile gitmiyordu.

İşte böyle bir günde Mübarek Ramazan Ayı başlamıştı. Ramazının ilk günü için çocuklar “Anne yarın biz de oruç tutalım “ demişler. “Tutun tabi “ diye cevaplamış sevinerek.

Ama evde bir avuç un ve bir tas şekerden başka hiç ama hiç bir şey yokmuş. Gece kalkmış unu suyla yoğurup tavada ekmek benzeri bir çörek yapmış. Çocukları uyandırıp bu çöreği bölerek yedirmis. Birer ikişer de kesmeşeker yutturup şu içimis. Oruça böylece niyetlenmişler. Sabah da okula sevinçle gitmişler. Ayşen Abla akşama kadar evde dolaşmış durmuş. Ne yapıp da akşama bişeyler bulsam. Veresiye veren bir bakkal yok çevrede, babasına haber verse olmuyor çünkü yemin etmiş o son gece onların konuşmalarını duyunca ‘birdaha açımdan ölsem babamdan birşey istemeyeciğim’ diye. Komşulardan ödünç istese ne isteyebilir. Ekmek mi , yumurta mi markette hepsi var demezler mi ? Sonra yediremiyor kendine. Bir eve temizliğe mı gitsem acaba diyor. Kimseyi tanımıyor. Böyle kıvranıp duruyor.  Ve ellerini kaldırıp Mevlaya yakariyor. ‘Allahım halim sana ayandır bana bir kapı aç diye.. Beni kimselere muhtaç etme kendi kendime ve çocuklarıma yetebilecek bir yol göster diye.’...

Gün akşam oluyor , çocuklar okuldan geliyor, yavaş yavaş iftar vakti yaklaşıyor.... Mutfağa gidip geliyor ama yiyecek hiç ama hiç birşey yok. En sonunda 4. Sınıfa giden oğlu diyor ki: “Anneciğim biliyorum evde yiyecek bişeyimiz kalmadı ama sen üzülme bak bir tas şekerimiz var onu serbet yapar içeriz. Bir geceden bireycik olmaz.” İşte bu sözleri işitince eli ayağı kesiliyor . Gidip çaresiz bir taş şeker ile suyu sofraya getiriyor. Tam iftara 5 dakika var. Kapı çalınıyor. Kapyi açtığında gördükleri karşısında yere yığılmamak için ayakta zor duruyor. Karşı komşunun kızı kapıda elinde büyük bir sini , içinde çorbası, pilavı, etli yemeği, yoğurdu, ekmeği , tatlısı ile tam bir sofra donatacak yemeği taşımıyor mü... Artk ağlamaya başlıyor. Kızcağız: “Annem Ramazanın ilk gecesi size hem de hoş geldiniz demek için iftara çağırmaya niyet etmişti ama kalabalık misafirimiz geldi. Çekinir de gelemezsiniz diye de sizin iftarlıklarınızı gönderdi afiyet olsun. Hayrlı Ramazanlar “diyor tepsiyi bırakıp gidiyor. Onlar üzerinde bir tas şeker ve su olan masalarının üzerine koydukları siniye bir süre baka kalıyorlar. Sonra da ağlayarak Allah’a şükrediyorlar. Bu yemek onlar için bir dönüm noktası oluyor. Birkaç gün bu yemeklerle idare ediyorlar ve arkadan babalarının maaşı bağlanıyor. Ayşen Ablam işe girip çalışmaya başlıyor ve hayat devam ediyor........

Şimdi onbeş yıl sonar bir araya geldiğimizde güzel gecelerde çay içerken anlatılan güzel bir ibret hikayesi bu... İstemenin, İhlasla istemenin sırrını ortaya koyuyor. Rabbımızın her an nasıl da yanımzda olduğunun göstergesi, şükretmenin her şartta şükredebilmenin yüceliği, komşunuz aç yatarken tok uyuyan bizden değildir hadisi kutsisinin yaşayan öyküsü...

Hepinize bereketli, birlikte, huzurlu, hakkıyla yasanıp idrak edebileceğimiz bir Ramazan Ayı geçirmeniz dileklerimle..

Kalıcı Bağlantı Yorum (7) Yorum yaz!

COCUGUMUZDAN UTANIR MIYIZ?

Çarşamba, Haziran 18, 2008 · Kategori: YASAM

 

Bu sabah internette okuduğum bir yazı beni epeyice düşündürdü. Sizinle paylaşayım dedim.
Olay, üniversiteye hazırlanan bir kız çocuğu ile ailesi , daha doğrusu annesi arasında geçiyor. Geçtiğimiz hafta sonu üniversite sınavları yapıldığı için konu güncel.
Bu genç kızımız dersanelere gittiği ve elinden geldiği kadar çalıştığı halde iki yıl üst üste üniversite sınavında başarılı olamıyor. Ailesi buna çok sert tepki veriyor. Onu suçluyor, bağırıp çağırıyor. Fakat annenin bir sözü çok ilginç; "Beni konu komşuya rezil ettin " diyor; ve de üniversiteyi kazanan komşu ve akraba çocuklarını örnek göstererek kızını aşağılıyor. Sonuçta da kızın puanı sadece açıköğretimi tuttuğu halde "konu komşuya rezil olmamak için" İstanbul Üniversitesini kazandığı yalanı uyduruluyor.
Kayıt zamanı İstanbul'a giderek orda bir akraba yanına kızı yerleştiriyorlar ve orda gerçekten okuyormuş gibi bir senaryoyu yaşamasını istiyorlar.
İşte bu trajikomik hikaye beni gerçekten çok düşündürdü.

Öncelikle konu komşu ne der diye yaşamak nasıl birşeydir? Başkaları beğensin diye birşeyler yapanlar ne büyük ziyandadır, sadece kendilerini aldatmaktadırlar değil mi? Böyle bir insanda karakterden bahsedilebilir mi? Baskalari ........ desinler diye yapmak ne kadar tehlikeli... Nerede Mevlana'nın " Ya olduğun görün , ya da göründüğün gibi ol" veciz sözü?

 Sonra gelelim ikinci aşamaya ; böyle bir ailede yetişmiş olan çocuktan nasıl bir başarı beklenebilir ki! Devamlı aşağılanan , eleştirilen, başkalarının fikirlerinin onunkiden daima daha önemli olduğu öğretilmiş, etrafında yanlış ve hastalıklı rol modelleri bulunan bir genç nasıl ideal sahibi olur? Nasıl bu idealinde başarılı olabilir. Ziyan olacak bir insan ve bir hayat modeli daha iste ...
Bu anne gerçekten kör, burnunun dibini bile görmüyor... Kendini başkalarınca yaşanan hayatların ortasında yitirmiş, gerçeklere gözlerini yummuş, ailesini ve evladını bile bu uğurda heba etmis. Sanki yazılmış bir tiyatro oyununun içinde yaşıyor. Perde kapanıp oyun bittiğinde yüzüne çarpacak gerçek yaşam ile uyanacak elbet , ancak o zaman çok geç olacak.
 
Sevgili Sabri Babamin hanimi  Rahmetli Rana annem ile bir anısı vardır da hep anlatır, bende bir an bile unutmam.
Evlendiği gün evinin kapısından girerken Rana Anneme demiş ki "Bak, Rana” dedim, “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim dediğim olacak. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse o geçerli olacak”.. Bu söz hayatı paylaşabilmenin sırrı bence. Böyle başlayabilen bir yuvada yetişen çocuklar da hep doğruyu ve güzel olanı öğrenirler, asıl sevgiyi, Allah sevgisini, edebi ve çalışkanlığı benimserler. Sonra da elbet kişiliklerine ve ilgi alanlarına göre eğitimlerine devam ederler. Tahsilleri ne olursa olsun yaptıkları iste, edindikleri meslekte de hep başarılı olurlar. Çünki insan gibi insan olurlar. Onlar onlar hakkında kim ne demiş umursamazlar. Zaten onlar için de olumsuz bir yorum kimse yapamaz. Zira Rabbının rahmeti ve koruyuculuğu hep onların üzerindedir. Olabilecek olumsuzlukları ve bazı insanlarım maalesef yapabilecekleri yaraları da böylece kolaylıkla atlatabilirler değil mi?

Sonuçta hızla çocukluktan gençliğe doğru hızla yol alan iki kız evlat sahibi olarak bu durumu epeyce düşündüm. Herhalde benim evlatlarımdan biri bir konuda başarılı olamasa ben hatayı önce kendimde ararım. Evde yolunda gitmeyen neler var onları araştiririm. Evladımın ilgi alanlarını bir daha gözden geçirir, yaptığım yönlendirmelerde bir hatam var mı birdaha bakarım, gelişim ve değişim sırasında biz aile olarak ona nasıl örnek olduk , bir hesaplaşma yaparım , sonra onun bu konu ile ilgili gerçek duygularını öğrenmeye çalışırım diyorum....
 Allah bütün ana babaların yardımcısı olsun ve bizlere gerçekleri görebilecek gözler nasib etsin.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

SIS PERDESI ARDINDA

Pazar, Haziran 15, 2008 · Kategori: YASAM

Sıcak ve puslu bir Dubai sabahından sevgiler ve selamlar .

Son iki gündür burada epeyice basık bir hava var. Bu coğrafya için olağan bu, ancak bizim cennet vatanımızda dört iklimin bütün güzelliklerini yaşayan insanlarımız için epeyce farklı .

 
Sıcaklık yine her zamanki gibi 40 derece civarında . Ancak çölden gelen kum yüklü bulutlar ile denizden yükselen nem birleştiğinde sarımtırak gizemli bir tabaka kaplamış gökyüzünü. Denizin ve göğün o güzelim mavisi bu pusun ardına saklanmış, görünmüyor. Bırakın gökyüzünü , denizi evler , o devasa gökdelenler bile görünmüyor. Nerdeyse bir sis gibi... Her yer yapış yapış. Balkon parmaklıkları bile nemli bir kum tabakası ile örtülmüş. Dışarıda nefes alırken zorlanıyor , birkaç dakikada su gibi terliyorsunuz. Nem kokluyorsunuz. Rahmetli Büyükbabamın bahçesindeki odunluğunun kapısını açtığımda aldığım nem ve küf kokusunu hatırlıyorum bir an. Esen rüzgarla kum solumamak için ağzınızı kapatmak zorundasınız. Gözlerinizi de sakınmalı güneş gözlüğü takmalalısınız.  Boşuna çöl insanları basını , ağzını burnunu sarıp sarmalamıyor!.. Zor bu iklimin insanı olmak. şimdilerde rahat tabi, klimali beton binalarda yaşamak.. Ama  ya  çöldekiler, çadırlarda yaşayıp bu coğrafyanın gerçek şartlarında olmak...
 
İki gündür eşimin Türkiye'den misafirleri var, iş için gelmişler hala Dubai'yi göremedik diyorlarmıs. şehrin o paranın gücü ile oluşturulan yapay görkemli siuleti, gizemli bir sis tabakasının ardına gizlenmiş görülemiyor. Herşey çöl ve kum rengi...

 


İnsan kendini çok farklı hissediyor. Biliyorsunuz yüz metre ilerinizde koskoca bir gökdelen var yürüseniz dokunacaksınız ama göremiyorsunuz. Az ilerinizdeki yeşil park gizemli perdenin ardına saklanmış. şimdi birine yeşili çiçekleri  anlatsanız, tarif etseniz de inanmıyacak belki. Gözleri ile görmeleri için bu çöl bulutlarının dağılması gerekiyor. Siz bu gizemli havadan da mutlu oluyor etkileniyorsunuz. Belki de bu mistik havada, ardına saklanan gerçekleri bildiğiniz için zevk alıyor, bir sanat eserini seyrediyormuş gibi hayranlıkla kaybolan şehri seyrediyorsunuz. Ama ilk kez buraya gelen ve ilk kez bu havayla tanışan için gerçeklere inanmak çok zor. " Ama burda da yaşanmaz ki!"  diyebiliyorlar. Ardındaki gerçekleri gözleriyle göremedikleri için algılamakta zorluk çekiyor, sizin sözlerinize de itibar etmiyorlarsa , belki de sonucu beklemeden çekip gidecekler, güzellikleri hiç göremeyecekler.

Bu hava bana, anne babanın çocuklarına anlatığı tecrübelerini hatırlatıyor. Hani anne babalar ya da büyükler yıllarca yaşamın bütün yükünü kaldırırken acı tatlı tecrübeler edinirler. Az çok olayları, insanları değerlendirebilecek, baştan olayların sonunu tahmin edebilecek kıvama gelirler; sonra da kendi hatalarına düşmeden önce çocuklarını yada gençleri uyarmaya çalışırlar. Gençler ise daha yaşamın o delikanlı sarhoşluğu içindedirler. Hayatı hep gizemli bir sis perdesi ardından görmektedirler. Beş adım sonra hangi duvara toslayacaklarından habersiz çılgın bir koşu tutturmuşturlar. Oysa büyükler bu sis dagildiktan sonra
çıkacak manzarayı adları gibi biliyordurlar. Tabi burada maharet gizemin ardına saklanan gerçekleri anlatabilmekte... Onun için de yaşamı sevmek gerekir değil mi? Acısıyla tatlısıyla; hatası ve kusurlarıyla, kabullenmek ve tüm detayları ile hafızaya kazımış olmak gereklidir. Zaman zaman üzülmüş, kırılmış olsa da, yanlis yapmis, hatta dibe batmis da olsa , yaşam sevgisini ve coşkusunu kaybetmemiş olmak, Rabbının verdiklerine her an, her ortam ve her koşulda şükretmiş olmak gerekir. Her şer gözükenin de bir hayır olduğunu algılamış olmak gerekir. Oyle bir sevgi ve sevinçle anlatabilmek gerekir ki gerçek manzarayı , karşıdaki insan o sis perdesi açıldığında karşılaşacak olduklarından ürkmesin, hazırlıklı olsun, güçlü olsun, tökezlese de düşmesin, düşse de kalkmasını bilebilsin. O yansıttığınız yaşama sevgisi, ve yaşam coşkusunu , inanç gücü ile birleştirip korkmadan , severek göğüslesin bütün bilinmeyeni... 
 Eğer sakince oturup bu gerçek görüntüyü onlara anlatabilir bütün detayları ile tarif edip gençleri inandırabilir, ikna edebilirlersek ne ala.. Yoksa hıç kimse görmek istemiyenden daha kör değıldır tabi ki..
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

YARIS

Saturday, Şubat 23, 2008 · Kategori: YASAM

Dün bir ara mutfakta meşgul iken kızlarım seslendi;'Anne koş televizyonda İstanbul'u gösteriyor ' diye. Bir bakayım dedim. Haftalarca süren bir yarışma programının bir ayağı İstanbul'da çekilmiş, onu gösteriyor.. Bu programın diğer bölümlerini sürekli takip etmiyorum ama konu İstanbul olunca oturdum başına... Özlemişiz güzelim İstanbul'u...
Yarışma on iki ekibin dayanıklılık, efor, analiz ve düşüncelerini ölçmeye çalışıyor, her bölümde sonuncu olan bir ekip eleniyor.. Bu bölümde artık dört ekip kalmış. He hafta dünyanın başka bir ülkesine , bir şehrine gidiyor, orada tarihi yerlerde saklanmış ip uçlarını bularak dolaşıyorlar... İstanbulumuzun o güzelim tarihi dokusu içinde de yol almaya başladılar..Kızkulesinde başlayan maceraları , tarihi yarımada, Galata Kulesı, Yerebatan sarnıcı ile devam etti. En sonunda ise Rumeli Hisarı'nda sona erdi.. Burada takımların ikisi büyük farkla etabı önce
tamamlayarak ilk iki sırayı aldılar. Sonraki iki ekip epeyce yakın ve kıran kırana mücadele ediyorlardı. Ancak Kızkulesine ulaşmak için motora binen son sıradaki ekip ötekilerin kendinden önce oraya gidip donduğunu öğrenince adeta yıkıldı... Birbirlerine mahvolduk, sonuncu olacağız dediler, ama yine de ellerinden geldiğince hızla ipucunu bulup yollarına devam ettiler. Ancak Rumelihisarına ulaştıklarında kendilerine hazırlanmış olan ip merdivenden burçlara tırmandıklarında Hisarın ortasında bütün takımların yarısı tamamlamış olduklarını gördüler. Oradan son ekibin de varışa ulaştiğini seyrettiler.. Artık umutlarını yitirmişler ve orda pes edecekler gibi geldi bana.... Ama etmediler.. Rumelihisarındaki zorlu etabı da geçtiler ve varis çizgisine ulaştılar... İşte o herşeyin bittiğini düşündükleri an ne oldu biliyormusunuz.. Kızkulesinden getirdikleri ipucu olan heykelciğin altında bir uçak resmi basılı imiş. Bunu hiçbir yarışmacı bilmiyormuş ama , uçak resimli heykelciği bulup
getirene özel ödül olarak 20 bin dolar, bir tatil vede yarışta sonuncu da olsa yarışa devam hakkı veriliyormuş... Yani herşey bitti sonuncu olduk elendik derken... onlar kazandı biz kaybettik derken yarısı terketmemenin , azimle varis çizgisine gelmenin ödülü böyle oldu...

Şimdi diyeceksiniz ki bu hikayeyi niye anlattım. Bilmiyorum neden ben bu maddiyat üzerine kurulmuş oyundan, oyunun bu son perdesinden çok etkilendim., manevi dersler çıkardım.. . Eğer o takım arkadaşlarının oyunu bitirdiğini karşıdan izlerken biz zaten kaybettik diye yarısı bıraksalar , tamamlamasalardı ödülü alamayacaklardı... Yarışı önde bitirdiklerini sananlar da resimsiz ipucunu getirmiş elenmekten kurtulmuşlardı ama ödülleri kaybetmişlerdi... Demek ki karar vermek için çok erkendi.. Kimin kazandığı kimin kaybettiği zahiren göründüğü gibi değildi...
 
Şimdi bu oyunu yaşama uyarlayınca ne gördüğüme gelelim.. Biz pek çok zorlu etap ile karşı karşıya kalıyoruz yaşamda... Yılmadan yorulmadan yaşam yolunda ilerlemeye ve üzerimize düşen vazifeleri eksiksiz yapmaya devam etmeliyiz, bazen tökezlesek, bazen geciksek, bazen yenildiğimizi sansak, bazen başkalarınızı önümüze geçmiş bizden daha iyi hissetsek de biz doğru bildiğimiz yolda kimseyle değil kendimizle yarışarak devam etmeliyiz... Bikmadan, pes etmeden, vazgecmeden surdurmeliyiz yasami... Yolun sonunda sebatla yoluna devam edenler ve doğru işler yapanlar mutlaka kazanıyor..
 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

SEVGI

Çarşamba, Şubat 13, 2008 · Kategori: YASAM

Bu sabah yine aydınlık , güzel bir sabaha uyandık. Güneş doğarken gökyüzü alacakaranlıktan sarıya, maviden turuncuya binlerce renkle bezenmişti. Hangi ressam paletinde bu tonları böylesine güzel karıştırabilir ki. Allah’in yaratma sanatı karşısında bir kez daha dilim tutuldu. Yemyeşil çimenlerin üzeri bembeyaz marti sürüleriyle doluydu. Hep birden havalanmaları, gökyüzünde kavisler çizerek yükselmeleri, sonra bir anda inişe geçmeleri görülmeye değerdi… Evren hep bir ağızdan zikir ediyordu yine…

 

Kızlarımı okula uğurlarken kapıya bırakılmış gazetemi aldım. İçeri döndüm, bir bardak çay doldurup penceremin önündeki koltuğumda gazetenin sayfalarını çevirmeye başladim… Dünya , bölge, ülke haberleri… Çoğu insanı umutlandırmaktan çok ürkütüyor, üzüyor.. Sonra sayfa sayfa reklamlar.. hepsinde kırmızı , pembe renkler, kalp desenleri… Ne oluyoruz demeye kalmadan çözdüm.. Yarın sevgililer günü .. Sevgi , evet bu kelimeye ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuz bu sayfalardaki haberlerden belli zaten… Ama yanılgı şurada ki, bizim maddi olarak alınıp satılacak, değeri biçilecek sevgiye değil, ilahi aşka ihtiyacımız var… İlahi aşk ile tüm evrene duyulacak sevgiye…

 

Sevdiklerim düştü gönlüme… yanımda olanlar, uzakta olanlar… alemini değiştirip hakka göçmüş olanlar…Yanımdakilere sevgiyle sarılmak , gözlerinin içine bakmak, her an iyisiyle kötüsüyle yaşamı paylaşmak mümkün… Uzaktakilere duygularımızı ses yada görüntü ile yollayabiliyoruz elhamdülillah… Ya gerçek aleme uyanmış olanlar… Onlar için de dualarımız var gönderecek değil mi?... Onlar çoktan en sevdiklerine yürüdüler…

 

Düşünüyorum da yaşarken dünyasını cennete çevirenler, hakkın yolunda yürüyüp sadece onun sevgisini dileyenler, hem her iki alemde sevgilerin en güzeline, en büyüğüne kavusuyor , hem de layığı ile seviliyorlar ...

 Nasıl yaşarken çevrelerindekilere , konu komşu, tanıdık tanımadık herkese faydalı olup gönülleri feth ediyorlarsa, alemlerini değiştirdikten sonra bile onların manevi etkisi bizler üzerinde devam ediyor. İnsanlara faydalı olmaya , onlara yol göstermeye ,  ışık olup yollarını aydınlatmaya devam ediyorlar…

Rahmetli kardeşim Murat Gülen Hakka göçeli 9 yıl oluyor nerde ise onu anmadan, yaptığım her iste yanımda hissetmeden, onun davranış ve sözlerini örnek almadan bir günüm bile geçmedi.. Sevgili annanem 11 yıl sonra hala hikayeleri, davranışları, insan sevgisi, hanımlığı, yardımseverliği ve sabrı ile hepimize örnek olmaya devam ediyor..

 

Rana annemi de Hak’ka uğurlayalı iki yıl oluyor yarın… Kendisi ile bu alemde yüzyüze görüşmek kısmet olmadı Ancak okuduğum günlüğü, anlatılanlar ile sanki doğduğumdan beri tanıyormuşum gibi hissediyorum.. Sanki hep beraberdik ve birlikte yaşadık bütün güzellikleri…Rana annem su anda da günlüğünde verdiği yaşam dersleri ile, çizdiği sabirli, anlayışlı, sevgi dolu, zarif, hassas,hanımefendi portresi ile her an bizimle yaşıyor ve bize yol göstermeye devam ediyor…Annem, Rana annenin günlüğünü okumaya başladıktan sonra günlük tutar oldu…. Rana annem gibi ince düşünür, her sesi, her haraketi yorumlar oldu.. Gözlerimize inen kalın perdeleri bir nebze de olasun kaldırmaya onun sayesinde başladık biz… Rabbım binlerce razı olsun.Rahmetini esirgemesin. Mekanı cennet olsun inşaallah…

 

Evet yarın sevgililer günü… Sadece maddi bir hediye ile senede bir gün gönül almaya, gönül kazanmaya çalışanlar gibi yanılgıda olmayalım.. Gönlümüzü sevgimizi açalım herkese, daha bir sıkı sarılalım sevdiklerimize, birlikte olduğumuz her anın kıymetini bilelim. Beşeri aşklarımız , ilahı aşka giden yolda bir basamak olsun bizlere… Ancak o zaman sevgi gerçek sevgi olur değil mi? Allah için, Allah rızası için sevelim herkesi, her zerreyi.. Kim ne derse desin, ne yanlış yaparsa yapsın vazgeçmeyelim sevmekten… ta ki birgün bize geri dönene kadar sevgiler..

 

Evet şimdi En sevgiliye uğurladığımız tüm sevdiklerimiz için okuyacağım dualarımi.. Mevlam kabul eylesin.. Amin!

Kalıcı Bağlantı Yorum (2) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »