YARIS
Saturday, Şubat 23, 2008 -Kategori: YASAM
Dün bir ara mutfakta meşgul iken kızlarım seslendi;'Anne koş televizyonda İstanbul'u gösteriyor ' diye. Bir bakayım dedim. Haftalarca süren bir yarışma programının bir ayağı İstanbul'da çekilmiş, onu gösteriyor.. Bu programın diğer bölümlerini sürekli takip etmiyorum ama konu İstanbul olunca oturdum başına... Özlemişiz güzelim İstanbul'u...
Yarışma on iki ekibin dayanıklılık, efor, analiz ve düşüncelerini ölçmeye çalışıyor, her bölümde sonuncu olan bir ekip eleniyor.. Bu bölümde artık dört ekip kalmış. He hafta dünyanın başka bir ülkesine , bir şehrine gidiyor, orada tarihi yerlerde saklanmış ip uçlarını bularak dolaşıyorlar... İstanbulumuzun o güzelim tarihi dokusu içinde de yol almaya başladılar..Kızkulesinde başlayan maceraları , tarihi yarımada, Galata Kulesı, Yerebatan sarnıcı ile devam etti. En sonunda ise Rumeli Hisarı'nda sona erdi.. Burada takımların ikisi büyük farkla etabı önce
tamamlayarak ilk iki sırayı aldılar. Sonraki iki ekip epeyce yakın ve kıran kırana mücadele ediyorlardı. Ancak Kızkulesine ulaşmak için motora binen son sıradaki ekip ötekilerin kendinden önce oraya gidip donduğunu öğrenince adeta yıkıldı... Birbirlerine mahvolduk, sonuncu olacağız dediler, ama yine de ellerinden geldiğince hızla ipucunu bulup yollarına devam ettiler. Ancak Rumelihisarına ulaştıklarında kendilerine hazırlanmış olan ip merdivenden burçlara tırmandıklarında Hisarın ortasında bütün takımların yarısı tamamlamış olduklarını gördüler. Oradan son ekibin de varışa ulaştiğini seyrettiler.. Artık umutlarını yitirmişler ve orda pes edecekler gibi geldi bana.... Ama etmediler.. Rumelihisarındaki zorlu etabı da geçtiler ve varis çizgisine ulaştılar... İşte o herşeyin bittiğini düşündükleri an ne oldu biliyormusunuz.. Kızkulesinden getirdikleri ipucu olan heykelciğin altında bir uçak resmi basılı imiş. Bunu hiçbir yarışmacı bilmiyormuş ama , uçak resimli heykelciği bulup
getirene özel ödül olarak 20 bin dolar, bir tatil vede yarışta sonuncu da olsa yarışa devam hakkı veriliyormuş... Yani herşey bitti sonuncu olduk elendik derken... onlar kazandı biz kaybettik derken yarısı terketmemenin , azimle varis çizgisine gelmenin ödülü böyle oldu...
Şimdi bu oyunu yaşama uyarlayınca ne gördüğüme gelelim.. Biz pek çok zorlu etap ile karşı karşıya kalıyoruz yaşamda... Yılmadan yorulmadan yaşam yolunda ilerlemeye ve üzerimize düşen vazifeleri eksiksiz yapmaya devam etmeliyiz, bazen tökezlesek, bazen geciksek, bazen yenildiğimizi sansak, bazen başkalarınızı önümüze geçmiş bizden daha iyi hissetsek de biz doğru bildiğimiz yolda kimseyle değil kendimizle yarışarak devam etmeliyiz... Bikmadan, pes etmeden, vazgecmeden surdurmeliyiz yasami... Yolun sonunda sebatla yoluna devam edenler ve doğru işler yapanlar mutlaka kazanıyor..
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
SEVGI
Çarşamba, Şubat 13, 2008 -Kategori: YASAM
Bu sabah yine aydınlık , güzel bir sabaha uyandık. Güneş doğarken gökyüzü alacakaranlıktan sarıya, maviden turuncuya binlerce renkle bezenmişti. Hangi ressam paletinde bu tonları böylesine güzel karıştırabilir ki. Allah’in yaratma sanatı karşısında bir kez daha dilim tutuldu. Yemyeşil çimenlerin üzeri bembeyaz marti sürüleriyle doluydu. Hep birden havalanmaları, gökyüzünde kavisler çizerek yükselmeleri, sonra bir anda inişe geçmeleri görülmeye değerdi… Evren hep bir ağızdan zikir ediyordu yine…
Kızlarımı okula uğurlarken kapıya bırakılmış gazetemi aldım. İçeri döndüm, bir bardak çay doldurup penceremin önündeki koltuğumda gazetenin sayfalarını çevirmeye başladim… Dünya , bölge, ülke haberleri… Çoğu insanı umutlandırmaktan çok ürkütüyor, üzüyor.. Sonra sayfa sayfa reklamlar.. hepsinde kırmızı , pembe renkler, kalp desenleri… Ne oluyoruz demeye kalmadan çözdüm.. Yarın sevgililer günü .. Sevgi , evet bu kelimeye ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuz bu sayfalardaki haberlerden belli zaten… Ama yanılgı şurada ki, bizim maddi olarak alınıp satılacak, değeri biçilecek sevgiye değil, ilahi aşka ihtiyacımız var… İlahi aşk ile tüm evrene duyulacak sevgiye…
Sevdiklerim düştü gönlüme… yanımda olanlar, uzakta olanlar… alemini değiştirip hakka göçmüş olanlar…Yanımdakilere sevgiyle sarılmak , gözlerinin içine bakmak, her an iyisiyle kötüsüyle yaşamı paylaşmak mümkün… Uzaktakilere duygularımızı ses yada görüntü ile yollayabiliyoruz elhamdülillah… Ya gerçek aleme uyanmış olanlar… Onlar için de dualarımız var gönderecek değil mi?... Onlar çoktan en sevdiklerine yürüdüler…
Düşünüyorum da yaşarken dünyasını cennete çevirenler, hakkın yolunda yürüyüp sadece onun sevgisini dileyenler, hem her iki alemde sevgilerin en güzeline, en büyüğüne kavusuyor , hem de layığı ile seviliyorlar ...
Nasıl yaşarken çevrelerindekilere , konu komşu, tanıdık tanımadık herkese faydalı olup gönülleri feth ediyorlarsa, alemlerini değiştirdikten sonra bile onların manevi etkisi bizler üzerinde devam ediyor. İnsanlara faydalı olmaya , onlara yol göstermeye , ışık olup yollarını aydınlatmaya devam ediyorlar…
Rahmetli kardeşim Murat Gülen Hakka göçeli 9 yıl oluyor nerde ise onu anmadan, yaptığım her iste yanımda hissetmeden, onun davranış ve sözlerini örnek almadan bir günüm bile geçmedi.. Sevgili annanem 11 yıl sonra hala hikayeleri, davranışları, insan sevgisi, hanımlığı, yardımseverliği ve sabrı ile hepimize örnek olmaya devam ediyor..
Rana annemi de Hak’ka uğurlayalı iki yıl oluyor yarın… Kendisi ile bu alemde yüzyüze görüşmek kısmet olmadı Ancak okuduğum günlüğü, anlatılanlar ile sanki doğduğumdan beri tanıyormuşum gibi hissediyorum.. Sanki hep beraberdik ve birlikte yaşadık bütün güzellikleri…Rana annem su anda da günlüğünde verdiği yaşam dersleri ile, çizdiği sabirli, anlayışlı, sevgi dolu, zarif, hassas,hanımefendi portresi ile her an bizimle yaşıyor ve bize yol göstermeye devam ediyor…Annem, Rana annenin günlüğünü okumaya başladıktan sonra günlük tutar oldu…. Rana annem gibi ince düşünür, her sesi, her haraketi yorumlar oldu.. Gözlerimize inen kalın perdeleri bir nebze de olasun kaldırmaya onun sayesinde başladık biz… Rabbım binlerce razı olsun.Rahmetini esirgemesin. Mekanı cennet olsun inşaallah…
Evet yarın sevgililer günü… Sadece maddi bir hediye ile senede bir gün gönül almaya, gönül kazanmaya çalışanlar gibi yanılgıda olmayalım.. Gönlümüzü sevgimizi açalım herkese, daha bir sıkı sarılalım sevdiklerimize, birlikte olduğumuz her anın kıymetini bilelim. Beşeri aşklarımız , ilahı aşka giden yolda bir basamak olsun bizlere… Ancak o zaman sevgi gerçek sevgi olur değil mi? Allah için, Allah rızası için sevelim herkesi, her zerreyi.. Kim ne derse desin, ne yanlış yaparsa yapsın vazgeçmeyelim sevmekten… ta ki birgün bize geri dönene kadar sevgiler..
Evet şimdi En sevgiliye uğurladığımız tüm sevdiklerimiz için okuyacağım dualarımi.. Mevlam kabul eylesin.. Amin!
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
FIRTINADAN SONRA
Pazar, Ocak 27, 2008 -Kategori: YASAM
Son yazimdan bu yana buralarda fırtına , sel, yağmur yerini güzel güneşli günlere bırakti... Aynı içimizde zaman zaman kopan fırtınalar, gözlerimizden yağmur gibi dökülen gözyaşlarının bir sure sonra durulması gibi... Hem öyle bir güneş ki ışıl ışıl, bulutsuz , pussuz, inanılmaz parlak... Ama serin soğuk.. Tabi o kadar fırtınanın ardından birdenbire yazın sıcağı gibi ısıtıvermiyor... Üstelik de fırtınanın yağmurun bütün bıraktiği izeri, yıkıntıları, tahribatı gözler önüne seriyor. Onarılması, sel sularının çekilmesi zaman alacak.. Üstelik buralarda bereketli topraklar da yok suları içine çekecek.. Kum suyu ha bire dışarı kusuyor adeta.. Evimizin yanında otopark olarak kullanılan arsa hala sular altında , ortada göletin içinde saplanıp kalmış arabalar sahiplerini beklemeye devam ediyor.
İşte bu güneşli ama serin günler beni de derin düşüncelere götüruyor. Bazen gozumun onundeki manzarada kendi ruh halimizin yansımasını görüyorum ... Nasıl bizim de içimizde kopan fırtınalar, bizi derinden sarsan üzen olaylar sonrasında sakinleşmemiz zaman alıyorsa , burdada öyle iste.. Bazen hayat yolunda ilerlerken , dostluklarda , sevgilerde yada ilişkilerde olumsuzluklar yaşıyoruz. Biz ne kadar iyi niyetli olursak olalım hazırlıksız yakalanıyoruz. Yüreğimiz kabariyor, içimiz
Rahmetli annanemin dediği gibi bu dünyada çözülemeyecek hıç bir sorun yoktur. Ölümden gayri herseyın çaresi vardır.
Öfke öfkelenmek bize nefsimizin bir oyunu değilmi aslında… Peki biz ne kadar canımızı sıkacak olaylar olursa olsun öfkelenmeyecekmiyiz? Bu hiç kolay olmuyor değil mi? Sakin düşünmek. Bir adım geri çekilip bir nefes alıp olaylara dışarıdan bakmak… Aklıma şimdi okuduğum bir hikaye geldi.
Bir adam Resûl-i Ekrem’e geliyor ve "Yâ Rasûlallah!" diyor. "Bana kısa bir nasihatta bulun, uzun yapma! Tâ kı, nasihatini unutmayayım." Ve, bu sözünü birkaç kez tekrarlıyor. İddiasız, saf, samimi bir hal içinde kendi unutkan halini de ıvazsız ve hesapsız biçimde dile getirerek nasihat isteyen bu sahabiye, Resûl-i Ekrem arzusuna muvafık kısa bir nasihat ile cevap veriyor: "Lâ tağdab!" Yani, "Öfkelenme!"
Bu da bize öfkenin nasıl bize zarar verdiğini gösteğesi değil mi? Diyelim ki hiç istemediğimiz bir olay gerçekleşti. Hayal kırıklığına uğradık, ya da hiç haketmediğimiz bir davranışa maruz kaldık. Öfkeleniyoruz, bütün sınır sistemimiz alt üst oluyor ve bu sırada sinirle yaptığımız her davranış veya sarfettiğimiz sözler olayı cozumleyeceğine daha da çıkmaza götürüyor. (Öfkeyle kalkan zararla oturuyor yani).
Oysa bize her gelen iyiligin ve güzelliğin Rabbimizden olduğunu bilen bizler ; aynen iyilik gibi her türlü kötülügun de Yüce yardanımızın izniyle vuku bulduğunu da düşündüğümüze nasıl öfkelenebiliriz ki… Sadece düşünürüz, bunda bizim için nasıl bir ibret , nasıl bir ders var ? Demek ki olgunlaşma ve insan olma yolunda zorlu bir sınav daha bizi bekliyor. Peki ne yapmalı bu basamağı çıkabilmek için. ?
Öfke aslında nefsaniyetten, yani benlikten kaynaklanmıyor mu ? Yani benim istediğim, hakkettiğim, yada uygun gördüğüm olmadı diye öfkelenmiyormuyuz. O zaman yine nefis terbiyesi ile başlıyacağız ise değil mı ? Bu tabi bütün haksızlıkları da sineye çekeceğiz anlamına gelmiyor.Ancak sakince yapılacak her davranış bizi güçlü kılar ve haklı olduğumuzu kanıtlar..
Rabbim inşaallah ayetlerinde de belirttiği gibi ‘öfkesini tutanlardan ‘ olmayı bizlere nasip etsin amin.
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DUBAI 'DE YAGMUR
Çarşamba, Ocak 16, 2008 -Kategori: YASAM

Yağmurlu ve soğuk bir

Gökyüzü grinin bütün tonları ile bezenmis. Ara sıra şiddetlenen rüzgar siyaha yakın koyu gri bulut kümelerini hızla sürüklüyor. Parça parca alçalan bulut kümeleri taşıdıkları su damlacıklarını cömertçe yeryüzüne bırakıveriyorlar. Rüzgarın da şiddetiyle bazen cisil çisil yağan damlalar arada hırçınlaşıp hızla camlara vuruyor. Her yer yıkanıyor, bütün kir ve pisliklerinden arınıyor sanki.. Arada sırada duyulan gök gürültüsü insanı yerinden hoplatıyor. Sanki daldığın düşüncelerden uyan kendine gel der gibi.. Çakan şimşekler ise bu grilere bürünmüş yeryüzü parçasına inanılmaz , büyülü bir renk katıyor. İnsanlar yollarda sırılsıklam, ters dönmüş şemsiyelerini düzelmeye çalışanlar, paçalarını sıvayıp dizlerine kadar derin sularda karşıdan karşiya geçenler, park edildikleri yerde suya ve çamura saplanıp kalmış araçlar.. Bu coğrafyada çok ender görülen manzaralar bunlar. Hele geçtiğimiz iki yıl sadece birkaç saat hafif yağmur görüldüğü düşünülürse , nasıl da hazırlıksız yakalandığımız anlaşılabilir.
Hazırlıksız yakalanmak.. İşte hayatın neden durma noktasına geldiğini , okulların tatil edildiğini , insanların perişan olduğunu anlatan kelimeler bunlar..
Oysa bir süre önce gittiğimiz Singapur’da şaşkınlıkla görmüştük ki insanlar için yağmur çok doğal bir olaydı. Herkes sokağa çıkarken şemsiye almayı ihmal etmiyordu. Günlük güneşlik ve fazlaca sıcak olarak başlayan her günde ara ara gök gürültülü sağnak yağış gayet normaldi. Turistler hazırlıksız yakalanıp şikayet ederken yerli halk gayet sakin hayatına devam ediyordu. Çünkü hersey olası şiddetli yağmurlara göre düzenlenmişti. Açık havada yapılan gösteriler bile ertelenmiyordu. Seyirciler ellerinde şemsiye ya da yağmurluklarıyla oturup tiyatro oyununu anfi tiyatroda seyretmeye devam ediyorlardı. Ustu acik tur otobusleri yolcularini gezdiriyor, insanlar sakince yollarda yurumeye devam ediyorlardi. Panikleyen kosusturan kimseler yoktu. Hayat aynı canilik ve güzelliği ile sürüyordu… Kabusa dönüşmeden, şikayet edilmeden.. Altyapı bu havaya göre planlandığından caddelerde en ufak bir su birikintisi bile olusmuyor, trafikte en ufak bir aksama gözlenmiyordu.. .. Hele insanlar. Uzakdoğunun bu miniminnacık ada ülkesindeki insanlar hep güleryüzlü, inanılmaz saygılı, sakin , sabırlı ve kibardılar.. Dışarıda kopan fırtınanın yansımaları davranışlarında ve yüzlerinde görülmüyordu..
Demek ki hazılıklı olundu mu şartlar ne olursa olsun düzen bozulmuyor, hayatın akışında aksama olmuyor. İşte bu noktada; bulunduğumz ortam ne olursa olsun biz kendimizi her şarta göre eğitmeliyiz diye düşünüyorum .. Her an güllük gülistanlık içinde yaşayacak değiliz. Türlü engeller, olumsuzluklar, bazen acılar bizim yaşamımızda da yer alacak elbet. İşte biz kendimizi manen eğitirsek, imanımızı diri ve güçlü tutarsak, Sakin, edepli, saygılı ve düşünceli olabilmeyi, her türlü olay karşında kişiliğimizi ortaya koyarak dimdik ayakta kalmayı başarabiliriz.
Yeniden camdan dışarıya çeviriyorum gözlerimi.. Grinin muhteşem güzelliğinde kayboluyorum bir an. Yağmurdan kaçarken penceremizin altına sığınmış bir minik kuşun gözlerinde kendime geliyorum. Ürperiyorum… Allah ıma şükürler olsun verdiği tüm nimetler için..
Suya batmış gibi görünen şehre bakıyorum. Gri sisin arasında kaybolup giden gökdelenlere.. Bu şehir için yapılması gereken daha çook şey var diye düşünüyorum. Görüntü tamam ama ya altyapı?
Ya kendimiz için yapılacak neler var? Nefsimizi eğitmek için, altyapımızı tamamlamak için. Dıştan insan görünmek yeter mi? İnsan gibi insan olmak için?….
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
UZAKLARDA BIR INSANLIK OYKUSU
Pazar, Ocak 13, 2008 -Kategori: YASAM
Uzun zaman sonra bloguma yeniden yazabilmenin mutluluğu içindeyim. Daha önce de belirttiğim gibi annem ve babam yaklaşık iki ay süresince bizimle birlikte idiler. Bütün yaşanan güzellikler gibi bu sürenin de sonuna geldik ve onları birkaç gün önce Türkiye'ye yolcu ettik. Bütün güzelim anlar artık hatıra oldular. Aslında yazacak sizlere aktarmayı arzu ettiğim pekçok olay var.
Bende, bu gün küçük bir yaşam öyküsü ile yazmaya baslamak istiyorum...
Annem ve babamı uçağa bindirdikten sonra heyecanla hayırlı haberlerini beklemeye başladık. Dört saat kadar sonra annemin telefondaki "Sağ salim indik evladim" sesiyle de huzur bulduk. Ama sesi inanılmaz mutlu geliyordu. Hem sevindim buna hem de meraklandim. "Harika bir yolculuktu gidince yazarım "dediğinde de heyecanla mektubunu beklemeye başladim. Bu iletişim çağında mektuplar için artık posta yi beklemediğimizden çok geçmeden yazdığı mektup elime ulaşti. Şimdi bu mektupta yazanları aktararak satırlarıma devam ediyorum
Annemlerin oturacağı koltuklar üçer kişilik olduğundan yanlarına bir kişi daha gelmis. Bu genç bir kızmıs. Biraz aksanlı bir Türkçe ile konuşuyormus. Hollanda'da doğmuş . Babası Türk annesi Hollandalı imiş. Yirmi saattir yoldayım demiş ve anlatmaya başlamıs. Endonezya’dan
İnternetten Endenozya'daki kimsesiz, yardıma muhtaç çocukların çağrısını duymuş. Çok duygulanmış, onlar için ne yapabilirim diye araştırmaya başlamıs. Onlar adına çevresinden, dost ve arkadaşlarından para ve yardım toplamıs. Eline bir de sözlük almış ve parayı yerine ulaştırmak için yollara düşmüş. Kimsesizlerin kimsesi olmuş. Allah onadan razı olsun.
Endonezyadaki yere varında gördüğü manzara karşısında hayrete düşmüş. Elindeki parayı kimseye teslim edememis. Kendi gayretleriyle ise koyulmuş. İşçi bulmuş. Önce tuvalet yaptırarak ise başlamıs. Sonra neye ihtiyaçları varsa onları almış ve yaptırmıs. Türkiyeden getirdiği oyuncak ve kıyafetleri dağıtmış. Kız erkek iki yaşından yirmi yaşına kadar 130 çocuk burada , cocuk siginma evi denilen bir yerde sefil bir şekilde yaşıyorlarmıs. Kendi elleriyle onlara yemek yapmış. temizliklerini yapmış. onların yaşadığı ortamda birbuçuk ay yaşamıs. Onlara bir anne sevkati ile sarılmış. Birlikte uyumuşlar, birlikte yemiş içmişler.
Annemin gökyüzünde tanıdığı ve melek kızım dediği bu genç kızımız diyormuş ki; "Onlara yapılanlardan, verilenlerden çok gösterilen ilgi, onları okşamak , sevmek, saçlarını taramak, oynadıkları oyunlar, yaptıkları dersler[1] öğrettikleri şeyler, sevgiyi birlikte yaşamak çocukları sonsuz mutlu etti. Onlarla çok şey paylaştık, onlarla birlikte ben de çok şey öğrendim, şimdi hayata bambaşka bir gözle bakıyorum. Ayrılırken çok ağladılar. Gitme diye boynuma sarıldılar, onları hiç unutmayacağım..." Sonra da kolundaki minik deniz kabuklarından yapılmış bilezigi gösterek ,yavaşça avucuma bıraktıkları bu bileziği ömrüm boyunca kolumdan çıkarmayacağım" demis.
Fidan kızımız şimdi Hollanda'da, Istabul’dan ailesinin yanına doğru yoluna devam etmis. Evet biz onu, bu hikayesi ile , anneciğimin vasıtasıyla tanıdık. Onun hikayesi bizi de derinden etkiledi. Bize de çok şey öğretti. Annem ve babam da de Bursa'ya dondu. Fikriye anne de derneğine, dernek çocuklarına kavuştu. Onlarda Fikriye annnelerini çok özlemişler.
Biz de bu dünyada istedikten sonra başarılamayacak hiçbirşey olmadığını tekrar gördük bu sayede. İnsana hizmet Hak'ka hizmettir, bir kez daha çok derinlerde hissettik bunu... Bizim elimiz ermez , gücümüz yetmez demiyelim. gülümseyeceğimiz her insan bir başlangıçtir değil mi? İyilikler kartopu gibidir, minik bir kar tanesi ile başlar, çığ gibi yuvarlanarak büyür. Sizin ihtiyacı olana yapacağınız, minicik bir yardım, uzattığınız bir el, belki de dünyayı kuşatacak bir sevgi kuşağının başlangıcıdır ....
Eski bir şarkıda dediği gibi;
Bütün dünya buna inansa , bir inansa
İnsanlar el ele tutuşsa kardeş olsa
Uzansak sonsuza..
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN
Salı, Aralık 18, 2007 -Kategori: YASAM
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
YARDIMLASMA
Cuma, Aralık 14, 2007 -Kategori: YASAM
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TESADUF DIYE BIR SEY
Perşembe, Kasım 1, 2007 -Kategori: YASAM
Geçtiğimiz Pazartesi ders verdiğim sanat merkezinde çalışanlara yönelik bir hizmet içi seminer vardı. Semineri veren 50 yaşlarında bir İngiliz bayan. İskoçyalı olduğunu hemen konuşmaya başladığında anlıyoruz. Mavi gözleri ışıl ışıl parlayan , yüzünden gülümseme eksik olmayan , beden dilini de konuşturan , canayakın bir hanımefendi. İki gün süren seminer bize çalışma hayatındaki ilişkileri düzenlemeyi, kendimiz ve başkaları ile barışık yaşamayı oğretirken, benim için kazanımlardan biri de sözünü ettiğim Ayşe Hanımı tanımak oldu…
Ayşe Hanım İskoçya da doğmuş büyümüş orta halli bir ailenin çocuğu imiş. Çok genç denebilecek yaşta kapıldığı bir gençle acele bir evlilik yapmış. 20 yaşında iken bir kız çocuğunu kucağına alıp, 21 yaşında aslında evliliğinin kocaman bir hata olduğunun farkına varmıs. O zamanlar bütün kabahatli olarak kocasını görse de şimdilerde en az onun kadar kendisinin de bu başarısız evlilikte pay sahibi olduğunu açıkça söylüyor… Ama hayat yaşıyarak öğreniliyor.. 21 yaşında iken yarım bıraktiği eğitim hayatına dönüp, psikoloji okumaya karar veriyor. Hem çocuğuna bakıyor , hem çalışıyor , hemde okuyor .. Master için burs bulup Amerika’ya gidiyor ve yıllarca çeşitli kliniklerde çalışıyor. Hayatta zoru başardığına inanıyor ve kendiyle gurur duyuyor… Ancak yaptıkları zamanla kendisine yetersiz geliyor, bir arayış içersinde.. Ne aradığını da bilemiyor ama dünyada farklı bir yerlerde olup , farklı insanlara yardım etme isteği içersinde… Bu duygularla Afrikada ve Asyadaki gönüllü kuruluşlara başvuruyor… Bir cevap alamıyor.. O kendini yeterli ve iyi hissetmediği dönemde bir şekilde Dubai’den bir özürlü çocuklar merkezinden iş teklifi alıyor ve diğerlerinden ümidi kestiği için
Buraya geliyor ve birkaç ay sonra hayatındaki en büyük olay gerçekleşiyor.. Artık aradığı , eksikliğini hissetiği şeyi bulmuş. Müslüman oluyor… Ve sekiz yıldır burada insanlara, çocuklara, ihtiyacı olan herkese elinden geldiğince ulaşmaya, yardım etmeye çalışıyor…
“Buraya gelene kadar haritada yerini bile bilmiyordum .. Yolladığım bütün başvuruların yerine ulaşmaması , buradan iş teklifi gelmesi tesadüf müdür diyorsunuz? Hayır! “diyor.. “Tesadüf diye birşey yoktur.. Yüce Allah benim buraya gelmemi sağladı çünkü ben Müslüman olmalıydım”… Evet şimdi her cümlesini Elhamdülillah diyerek bitiriyor… Gözlerindeki ısıltı, dudaklarından eksik olmayan gülümseme ile kalplere nüfuz ederken “Yüzünüzdeki kırışıklıklar hep gülümseme kırışıklıkları olsun somurtma çizgileri değil” diyor.. Yaşanan her saniyenin şükretmeye vesile olduğunu anlatmaya çalışıyor… Hayat standardının oldukça yüksek olduğu bu bölgede maddiyatın çokluğundan tatminsiz ve mutsuz büyüyen çocuklara kainatın ihtişamında yüce yaradanı görebilmeyi ve aldığımız her nefes için ona şükür içinde teffekür etmemiz gerektiğini öğretmeye gayret ediyor… Büyüklere de tabi… Allah yardımcısı olsun…
Bu “Yaşadığına ve nefes almaya devam edebildiğine şükretmek” cümlesi beni birden yıllar öncesine götürdü…. 1999 yılı Ağustos ayı, büyük Marmara depreminin hemen birkaç gün sonrası… Televizyonun başında oturmuş şehirlerimizin nasıl yerle bir olduğunu, insanlarmızın hayatlarının nasıl darmadağan olduğunu gözyaşları içinde seyrediyoruz. Bir hastahanede hastalarla ropörtaj yapılıyor..Yataktaki bir hanımın yanına yaklaşıyor soruyorlar: “Geçmiş olsun, nasılsınız, depremde kaybettikleriniz oldu mu?” diye O solgun yüzünde sakin olmaya çalışan bir ifade, ama gözleri çakmak çakmak, titriyen sesiyle anlatıyor. “ Ben depremde dükkanımızı, evimizi, annemi, babami, kardeşlerimi, kocamı, çocuklarımı, bir ayağımı ve bir kolumu kaybettim…” Soruyu soran şaşırıyor teselli sözleri söylemek istiyor , o devam ediyor “ Ama yaşamaya devam ediyorum… Yaşadığıma göre demek ki yapmam gereken birşeyler daha var.. Demek ki bu kadar güçlüyüm ki Allah bana böyle bir ömür verdi…Onu nası değerlendirip yapabileceğimin en iyisini yaparım onu düşünüyorum..”
Bu görüntü ve konuşma uzun süre hafızmdan silinmedi.. Bir insani böyle güçlü kılan neydi? Aslında insanoğlu ne denli güçlü , Öyle şeylerle basacıkabiliyor ki kendi de inanmıyor… Yanlızca içinde o imanı , o isteği, o desteği hissedebilsin… Kaldıracı bulan bilimadamı “Bana bir dayanak noktası gösterin dünyayı yerinden oynatayım” demiş . İşte bizlerin de dayanak noktası imanımız olduğu sürece dünyayı bile yerinden oynatabiliriz. Arkamızdaki o muhteşem gücün Rabbımızın olduğunu bilmek , inanmak ne denli muhteşem birşey.. Rahmetli büyükbabam evinde bütün gün yanlız otururdu. “Hiç canın sıkılmıyor mu büyükbaba” diye sorduğumda gülümserdi “ Niye sıkılayım ben yanlız değilim ki Rabbimle beraberdim” diye cevaplardı… Allah rahmet eylesin. İşte kilit nokta burası değil mi ? Her an, her nefeste Rabbiyle olabilen insan için başarısızlık, ümitsizlik, depresyon, bunalım diye duygular ancak sözlüklerde birer kelime olarak kalir… O insan hep ümit doludur, coşku doludur, yaşama sevinci gözlerine yansır, kainata karşı sonsuz sevgi doludur ve her an, yaşadığı anın kıymetini bilir.. Şükür ve tefekkür içindedir…
Rabbım hepimizi böyle insanlardan olmayı nasip etsin inşaallah.
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TEK YUREK , TEK YUMRUK OLMA ZAMANIDIR
Cuma, Ekim 26, 2007 -Kategori: YASAM
Son günlerde hepimizi üzüntüye ve düşünceye sevkeden , içimizi kabartan , kendimizi sorgulamamıza neden olan olaylar yaşanıyor.. Hepimizin cok iyi bildigi gibi, daha çok birlik ve beraberlik içinde olmamızı gerektiren olaylar bunlar. Ancak ülkemiz ve milletimiz üzerinde oynanan oyunlar ne denli ağır ve karmaşık olursa , bu milletin evlatlarındaki vatanperverlik , iman ve inanç böyle zamanlarda daha da yogun bir sekilde ortaya çıkıyor..
Hafızam beni otuz yıl önceye götürüyor. Babam Mus'un Malazgirt ilçesinde memuriyet yapıyor.. O zamanın bu küçük ilçesi her türlü imkanlardan uzak. Medya şimdiki gibi güçlü değil. Televizyon yok, gazeteler bir gün sonra elimize ulaşıyor, dergiler bir hafta sonra geliyor kasabaya.. Dünya ile iletişimimizi sağlayan telefon, postahaneden bağlatılıyor . Bir İstanbul yada
Evet yıl 1973 , yaz günleri .. Tek dünya bağlantımız olan radyomuzdan bir haber duyuluyor Türk ordusu Kıbrısa çıkarma yapmış. Savaş var.... Babam diğer memurlar ile birlikte Hükümet binasında Kaymakam Beyle toplantı yapıyor. Kasabanın sokaklarındaki duyuru megafonlarından marşlar çalınmaya başlıyor... Birisi son gelişmeleri halka bildiriyor sürekli... Kahramanlık , vatan, bayrak şiirleri okunuyor. Hükümet binasının önünde insan seli oluyor bir anda. Bütün kasaba oraya akıyor... Erkekler sıraya giriyor. Bizi de askere alın diye... Topu topu birkaçbin nüfusu olan kasaba, çevre köylerden gelenlerele birlikte mahşer yeri gibi oluyor... İnsanlar sokaklarda ellerinde bayraklar. Bizde gideceğiz , bizde .. Türkiye , Türkiye diye bağırıyorlar.... İşte bu kasaba Doğuda, Van Golünün kuzey kısmında kürt vatandaşlarımızın yaşamlarını sürdürdükleri bir yer. Ama o gün herkes tek yürek... Hepimiz birimiz , birimiz hepimiz için... günlerce bu canlılık bitmiyor. Radyolar açık, megafon radyodan yayın yapıyor... Kıbrıs ta savaş sonuçlanana kader herkes ayakta , herkes tek yumruk...Savaş sonrası kasabaya dönen gaziler birer kahraman olarak karşılanıyor..
Evet , çocuk aklımızda derin izler bırakan o günlerin ardından yeni okul döneminde ilkokulumuzda kahramanlık hikayeleri yazıyor onları tiyatro oynu haline getirip oynuyoruz bütün kasaba seyretmeye geliyor...
Annemin dediği gibi hayatımızın en yok yoksul ama en güzel yıllarını geçirdiğimiz o kasabadan ağlıyarak ayrılıyoruz zamanı gelince...
İşte bu vatanın evlatları , hepimiz biriz aslında , kahraman yürekler, içimizdeki o yüce duygular hep bir. Ama ülkemiz o kadar stretejik , o denli değerli ki üzerimizde çok ağır oyunlar oynanıyor... Eğitimsiz insanlarımızı acımasızca kullanıyor , başımıza inanılmaz belalar sarıyorlar... İşte şimdi de tek yürek, tek yumruk olmanın zamani. Hepimiz askeriz sloganları sokaklarda kalmamali... Mehmetçik sınırda, sınır ötesinde, dağda mücadelesini gözünü kırpmadan veriyor. Sosyal ve ekonomik mücadele de bizim isimiz.. Biz burada Türkiye'den üçbin km uzakta en azından satın alacağımız peyniri salçayı bile Türk markası alıyoruz... Yan yana duran onlarca salamura yapraktan, mandalınadan Türk
...
Allah hepimizin yardimcisi olsun.
Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı