BAKMAK VE GORMEK


Pazar, Ekim 15, 2009 · Kategori: YASAM

Pırıl pırıl bir sabaha uyandık.. Hayırlı gunler dilemek istiyorum öncelikle...

İnşallah güzel, bereketli , aydınlık bir gün olur.

 

Bu sabah bilgisayarın başına oturup günlerdir bakamadığım mesajlara baktım, onları cevapladım. Bir arkadaş ile yazışmalarımızda konu insanın Rabbıne ulasabilmesıne , onu bulabilmesıne gelmişti..  Bulunduğu ortamda hiç kendisini yönledirecek kimse yoksa, tamamen nefsani bir hayat süren bir kişi nasıl olur da kendi kendine Rabbine ulasabilir. Tam bu konu üzerinde düşünüyordum ki aklima bundan 7-8 yıl önce TV de seyrettiğim bir genç geldi... Hikayeyı burada sizlerle de paylaşmak istedım... Benı o günlerde çok etkilemişti, uzun uzun tefekkür etmeme sebep olmuştu.

 

Yıl 1999 Agustos ayı, TV de röportaj yapılan genç 20li yaşlarda..  Avrupa’dan Türkiye’ye tatile gelmiş. Istanbul’a inmiş. Birkaç gün kalacaklarmış... Ancak nedense önce Antalya’ya gitmeye, dönüşte İstanbul’da zaman geçirmeye karar vermişler.

Onların Antalya’ya hareket ettikleri gecenin sabahında, o malum büyük Marmara depremi oluyor. Sabah Antalaya’ya indiklerinde anlamıyorlar tabi. Ancak günün ilerleyen saatlerindeki telaşe ve Tv deki yayınlardan anlıyorlar olan biteni ve nasıl bir felaketten kılpayı kurtulduklarını... Neyse iki üç gün kaldıktan sonra İstanbul’a gerı dönmeleri gerekiyor otobüsle.. Yol güzergahı tam da deprem bölgesinden geçiyor.. Şaşkın ve korku dolu gözlerle seyrederken etrafı birşeye takılıyor... Bir yıkıntının yanında  toz, toprak, çamurun ortasında bir yaşlı dede yere bır gazete parcası koymuş, üzerinde egilip kalkıp bişeyler yapıyor.  Dikkat ediyor. Sanki dünya bir yana, yıkıntılar bir yana, o dede bir yana .... Öylesine huzurlu ve huşu içinde bir duruş... Soruyor bu adam ne yapıyor diye..... Namaz kılıyor diyorlar... Namaz nedir diyor.. Namaz müslümanların ibadetidir diyorlar.. Rableri huzurunda durusudur...Arada kimse yoktur.. Doğrudan Rabbinin huzurunda durur ibadet edersiniz.....

Ne oluyor biliyormusunuz... O genç ülkesine dönemiyor... Hiçbir yere gitmiyor... Deprem bölgesinde kalıyor... Enkaz kaldırmaya yardım ediyor... İnsanların elinden tutuyor... Onların kardeşi, çocukların abisi oluyor .... İman ediyor ve müslüman oluyor... Kendisinden dinledim TV programında diyordu ki ‘O dedeyi gördüğüm an her şey degişti... İşte dedim böyle olmalı iman dediğin . dünya yıkılsa yıkılmamalı...

Böyle olmalı ıbadet dediğin, Rabbinin huzurunda olabilmelisin, her dilediğinde, tövbe kapısı açık olmalı, her an dua edebilmelisin arada kimse olmamalı, benım aradığım din işte bu dedim ve iman ettim’ 

Sonra , biraz zaman geçip de,  enkaz bölgesi sakinleşince ümreye gidiyor hemen. Yerinde görmek istiyor herşeyi... Dönüşü Medine’den olacak ... Uçak saatinden önce son kez Mescid-ul Nebevi’yi ziyaret ediyor ve sevgili Peygamberimiz SAV ‘in kabrinin önünde dua ediyor... Sonra havaalanına geliyor. Uçağa binecek, bakıyorki saati durmuş. Halbuki saati öyle bir saatki , hani şu dagcıların, dalgıçların kullandığı cisten... En derin sulara en yüksek basınçlara dayanıklı.. Bozulması,durmasi mümkün degil. Durduğu saat tamda Peygamber efendimizin huzurunda dua ettiği an... Düşünebiliyormusunuz yüklendiği enerjiyi... Hala kolunda idi. Saati hiç çıkarmamıştı. O anı unutmamak için. Her anı onunla yaşamak için hep kolunda taşıyordu...Ve baktıkça kendini huzurda hissettiğini söylüyordu.... Allah son anına kadar ıman ile yaşamayı ve herkese örnek olmaya devam etmeyi nasib etsin...

 

İşte Rabbim bakmasını bilene görmeyi böyle nasip ediyor.. O dede namaz kılarken kimbilir kaç kişi baktı... Ama o,  sadece bakmıyordu... Gördü.........Ve Rabbim nasip etti , iman edenlerden oldu.... Allah hepimize gerçekleri görebilecek gözler nasip etsin ... Amin!

 


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Rabbini,bulmak

BAKIS ACISI


Çarşamba, Ekim 4, 2009 · Kategori: YASAM


Sabahin erken saatleri. Yogun trafikte ise gitmeye calisiyorum. Etrafimdaki otomobillerin icindeki insanlara takiliyor gozlerim. Herkeste bir sinirlilik, bir sabirsizlik, bir ofke sormayin. Herkes arabalarini birbirinin uzerine suruyor, kendine yol acip , yer bulmaya calisiyor, trafik kurallarini kimsenin dikkate aldigi falan yok. Herkes bir an once gidecegi yere ulasma cabasinda. Birbirine neredeyse parcalayacakmis gibi bakiyor. Kimileri ise kararip kalmis, bir bezginlik, bikkinlik…. Gun sanki baslamadan bitmis onlar icin…. Oysa daha sabahin ilk saatleri… Yol kalabalik, yol yetersiz belki, stres had safhada… Ama ya bosa gecip giden dakikalar…. Baskalarina kizip soylenerek, duzeltemeyecegimiz seyler icin bosuna kafa yorarak, icimizi karartarak gecirdigimiz anlar…. Oysa hic bir anin geri gelme olasiligi yok!!! Iste boyle harcanip gidiyor bu omur…. Sermayemiz olan zamani nasil da acimasizca tuketiyoruz…..

Cok yakindan tanidigim dostlar  var. Biliyorum ki cok cok iyi , duygusal, tertemiz insanlar… Ama ne yazik ki bakiyorum cok cabuk parlayip sinirleniyorlar. Herkese , her olaya karsi pesin bir negatiflik sozkonusu. Hatalari hemen goruyorlar ve karsisinda yer aliyorlar. Olumsuzluklar da hep onlari buluyor boyle olunca . Cunku neye dikkat ederseniz onu gorursunuz, neye dokunmak isterseniz ona dokunursunuz.

Aslinda bakiyorum etraflarina, oyle de yetistirilmisler. Hep sert davranilmis onlara buyutulurken. Hep hatalari elestirilmis, hep yapamadiklari icin hayiflanilmis, hep eksiklikleri yanlislari icin dillerden kotu soz beddua duymuslar, surekli baskalari ile kiyaslanmislar, hep karamsar ve problemli hikayeler dinlemisler. Hatta sadece kendileri degil butun insanlarin davranislari hep elestirilmis onlarin ortaminda.. Hep yanlislar konu edilmis . Elestirmek ve sikayet etmek , onlar icin bir yasam tarzi olmus, sanki uzulmek icin yasiyorlar.

Hayatin her aninda hatalar , yanlislar ve olumsuzluklar var. Kotuler olmasa iyilerin degerini kim bilebilirdi ki!... Ya yanlis olmasa dogrunun degerini ?... Hep yanlisa takilip kalmak , sikayet etmek neyi degistirir ki?....... Kizmak soylenmek neyi cozumluyor peki?…..

Kabe etrafinda doner dururken , Kabe'nin ekseninden bakip hep oteleri gorenler , bulundugu yerin farkinda bile olamayanlar icin caliyor icli ney!!!!. Farkedin artik kim oldugunuzu , yasamanin dayanilmaz guzelligini!!

Bir yerde okumustum, memleketimizde uzun yillar kalan bir yabanci : "Sizdeki insanlar hayati –Aman vaktim dolsa da su silahi devretsem – diyen bir nobetci askerin silahi tutmasi gibi tutuyorlar " demis. Yasamayi bir yuk gibi, bir agirlik gibi
kabul edenlere her gun tesaduf ediyoruz. Cocuklarin, ev ve yasam kosusturmasinin kendisi icin tasinmasi guc bir agirlik oldugunu her firsatta ifade eden insanlar pek cok. Yalniz baslarina kalsalar ve butun sorumluluklardan bir an icin kurtulsalar, emin olun, hayat yine de bir yuk olmaktan cikmayacaktir onlar icin . Insan, hayata baska bir acidan bakmadan ve kafasindaki dusunce tarzini degistirmeden bu hayat hammalligindan kendini kurtaramiyor.

Yasamayi buyuk ideallere baglayanlar o ideale ulasmak icin onune cikan engelleri bir yuk degil de o hedefe ulasmada bir sebep ve bir atlama tasi olarak gorurler. Oyleyse bizler, hedefini insan gibi insan olmak, Yuce Rabbimin rizasini kazanmak gibi en yuksek yere koyanlar icin , bu etrafta her an olusan irili ufakli problem ve engeller , olumsuzluklar, dertler sevindirici ve hedefe yaklastirici birer basamaktan baska birsey degil!.........

Bahcivan elma agacini yetistirmek icin topragina gubre verir, su doker, alttan fiskiran dallarini keser , budar ki butun kuvvet yukari dallardaki ciceklere ve meyvelere gitsin .
degil mi? Peki biz nasil budanacagiz daha guzel cicekler ve meyveler verebilmek icin?

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : hatalar, ofke, sinir, beddua

KARTALLAR YUKSEK UCAR


Salı, Eylül 27, 2009 · Kategori: YASAM


Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır.70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa  ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir  karar vermek zorundadır.  Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir  esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini  sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.  Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları  yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve  kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:   Ya ölümü seçecektir, Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.  Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.
 Bu yönde karar verirse   kartal bir dağın tepesine uçar ve artık uçmasına  gerek olmayan kayalık bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun  yeri bulduktan sonra  kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya  başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal   bir süre yeni gagasının    çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini   yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski  kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra  kartal, kendisine 20 yıl  veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur  YENİDEN DOĞUŞ  UÇUŞUNU  yapmaya hazır duruma gelir.
 
Kendi yaşamımızda bazen  bir yeniden doğuş süreci  yaşamak zorunda   kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı  veren eski ve yanlis alışkanlıklarımızdan,   hatalarimizdan , bizi olumsuz etkileyen dusuncelerden , insanlardan, kisiligimizi  gelistirmemize engel  olan olaylardan , kafamizi  devamli negatif dusuncelerle dolduran kotu anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Bu bir tekamul surecidir daha iyiye ve guzele dogru... Bizi guclendiren..Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından  tam olarak yararlanabiliriz.

Evet kartallar yuksek ucar ,  yukseklere ve uzaklara, hatta sonsuzluga kanat cirpmak icin ne kadar acili ve zor olursa olsun degisime var misiniz???

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : KARTAL, DEGISIM,

100 KiSiLiK DUNYA


Pazartesi, Eylül 12, 2009 · Kategori: YASAM

Aşağıdaki yazı dun posta kutuma gelmis. Gonderen dostumdan Allah razi olsun. Daha önce de aynı yazıyı başka bir arkadaş yollamıştı ama kaydetmemişim. Aslında bildiğimiz gerçekleri gözler önüne seriyor ancak bazı şeyleri önümüzde yazılı bir özet olarak görürsek hele bir de istatistik veriler halinde ise sonuç daha çarpıcı oluyor. Hatta aklımızı başımıza toplamamıza vesile oluyor diyebilirim. O yüzden bir kez daha dostlarla paylaşmak istedim.
Dünyadaki insanların hallerini çok daha açik bir şekilde ortaya koyan istatistik gerçekler söyle : Eğer dünyayı 100 kışinin yaşadığı bir yer olarak düsünseydik nolurdu? Buyrun görelim;
 
Tüm oranlar koruyarak dünyanın nüfusunu 100 kışilik bir köye dönüştürseydik söyle şiir gibi bir tablo ortaya çıkacaktı:  (Kaynak:Stanford Üniversitesi,Tıp Fakültesi.)
 
* Köyde 52 si kadın 48 i erkek olmak üzere,
* 57 Asyali ,21 Avrupalı;14 Kuzey ve Ğüney Amerikalı ve 8 Afrikalı yaşayacaktı.
* 30 ü beyaz ırktan 70’i beyaz irkin dışındakilerden  olacaktı.
* 6’si tüm dünyanın zenginliklerinin yüzde 59’una sahip olacaktı.Ve 6 kışinin tümü de ABD’de yaşıyor olacaktı.
* 80’i normal standartların çok altındaki evlerde yaşayacaklardı.
* 70’i okuma yazması olmayacaktı.
* 50’si kötü beslenecekti.
* Biri üniversite mezunu olacaktı.
* Sadece biri bilgisayar sahibi olacaktı.
* 70’i 21 yşının altında olacaktı.
 
Dünyaya böyle baktığımızda yaşamımızin anlamı sizce değişecek midir?
 
- Eğer bu sabah sağlıklı uyandıysanız,bu hafta hastalıktan ölecek olan 1 milyon kişiden daha şanslısınız.

- Eğer hıç savaş görmemiş,hapse düşmemiş,işkence görmemiş,açlik çekmemişseniz dünyadaki tam 500 milyon kişiden daha şanslısniz.

- Eğer evden çıkınca bir belaya, tutuklamaya,işkenceye uğrama ihtimaliniz yoksa 3 milyar kişiden daha iyi durumdasınız.

- Eğer dolabınızda yiyeceğınız,sırtınızda giyeceğınız,üstünüzde çatınız ve uyuyacak yeriniz varsa dünyanın %75’inden daha zenginsiniz.

- Eğer bankada veya cüzdanınızda paranız varsa,birilerine yardım yapabiliyorsanız, dünyanın ilk %8 zenginlerindensiniz.

- Eğer anne ve babanız sağ ve birlikteyse cok ender kişilerdensiniz

- Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız, 2 milyar okuma yazma bilmeyenden daha şanslısınız demektir
 
Evet bu kısa istatistik gerçekleri; sabah uyandığı andan itibaren umutsuzluk içinde olan ,  önüne konulan yiyeceği beğenmeyen, dolabını açıp da bu gün ne giysem diye düşünen, günün her saatinde kendini şanssız ve yalnız hisseden, işinden , oturduğu evden, yaşadığı hayattan memnun olmayan, sürekli şikayet edecek birşeyler bulabilen kişilere ithaf ediyorum.
 
Ve Rabbime bütün verdiği nimetler için binlerce , milyonlarca kez şükrediyorum. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dunya, istatistik

FELAKET KUSLARI


Cuma, Eylül 9, 2009 · Kategori: YASAM

 


Son günlerde daha da çok dikkatimi çekiyor ki insanların mutsuzlukları ve üzüntülerinin  altında, hep yasadiklari olaylara bakış açıları ve getirdikleri yorumlar yatıyor. Hayat tabi ki güllük gülistanlık değil. Bizim bir yaradılış sebebimiz var. Şiddetli bir dünya imtahanı ile karşı karşıyayız. Bir iki gün yolunda giden işler bakıyorsunuz bir anda sarpa sarıveriyor. Can ciğer olduğunuz kişiler sizi incitebiliyor. Hatta hiç beklemediğiniz şekilde yalan söylendiğine , maalesef giybet edildiğine şahit olabiliyorsunuz. Maddi ya da manevi her an bir terslik bizi bulabiliyor. Bazen en ağır darbe en çok güvendiğimiz ve sevdiğimiz insandan geliyor. Ancak unutmamamız gereken birşey var ki her türlü iyilik ya da kötülük bir sebep üzerine veriliyor. Rabbımın adeleti her an kendini gösteriyor. Ben bunu haketmedim diye hayıflanmak yerine teslimiyet içinde sebebini düşünüp en kısa zamanda meselenin hal yolunu araştırmak, gücümüz yetmediği yerde de Rabbimize dualar ile sığınmak  yapılabilecek yegane şey.

 Diken ve çalı dolu araziyi gül bahçesine çevirmenin bir tek yolu var güzel düşünmek , güzel düşünce güzel hissediyor, güzel davranıyor , güzel yaşıyorsunuz. Şimdi bazı arkadaşlar diyor ki peki filanca bana böyle bir kötülük yada haksızlık yaptı neden, ben nasıl karşılık vereceğim yada nasıl karşılık vermeyeyim? Bırakalım baskalarının ne yaptığını,  onlar kendi davranışlarından sorumlular , biz de bizimkilerden. Onlar yanlış yaptı diye yanlısın ortağı olmak da en az yanlış yapmak kadar tehlikeli değil midir?  İncindiğimizi belirttikten sonra yüzümüzü güzele ve doğruya çevirelim hızla. Orada takılıp kalmak, olayı önümüze gelene anlatmak, geceleri yatağımızda düşünüp senaryolar üretmek, yorumlar yapmak bize hiçbir fayda sağlamaz. Biz olabildiğince yalın, düz, açık, net bir şekilde sevgi dolu yaşıyalım ve gösterelim ki biz buyuz. Eğer anlayabilirlerse affedilirler. Yoksa zaten düşünmeye bile değmez. Af kapımız hep açık, sevgi har yanımızı sarmıs, dik bir duruşla duralım yeter.

İnsanların yaptıklarına üzülerek , hayıflanarak harcadığımız zamanı kendimizi yetiştirmeye, doğru ve güzel davranışları geliştirmeye harcasak daha doğru olur değil mi. ?

Biz dostlarımızı Allah dostlarından seçmeliyiz diyoruz .. Ancak günlük yaşamda ister istemez pekçok değişik düşünceye , ahlaka sahip insanla birlikte oluyor , hayatın belli anlarını paylaşıyoruz. Onlar da eğer bir hak dostunun nasıl olması gerektiğini görmezlerse nasıl bilecekler hakikatı. Biz duruşumuz , sevgimiz ve doğruluğumuzla örnek olmalı kapımızı herkese açık olduğunu gösterebilmeliyiz ki nasiplenenler çoğalabilsin değil mi?

Burda Hintlilerden bir hikaye dinlemiştim; bir gün çok perişan ve ihtiyar bir kadın Buda nin karşısına çıkar “ Ey efendim benim kocam vefat etti, hayatta kimsem yok çok perişanım, acizim, mağdurum, tek başına yaşamam , hayatımı sürdürmem imkansız. Kocamı yeniden hayata döndürürmüsün”der.  Buda cevap verir “ Peki ancak bir şartla , sana bir tepsi veriyorum, bu tepsi ile ev ev dolaşacaksın. Kendisine bu güne kadar hiçbir felaket uğramamış her haneden bir pirinç tanesi alıp koyacaksın. Ne zamanki tepsi dolarsa bana gel kocanı geri vereyim sana” Kadın tepsi ile ayrırlır. Ev ev dolaşmaya başlar. Fakat kendisine musibet uğramayan tek bir ev bile bulamaz. Kimine hastalık, kimine maddi darlık, kimine olum, kimine evlat acısı …. Hepsine bir felaket uğramıştır. Birkaç hafta sonra  tepsisi bomboş Buda nin huzuruna girer “Ey efendim şartını yerine getiremedim. Zira her uğradığım evde mutlaka bir musibet vardı Felakete maruz kalmayan kimse bulamadım.” Der . Bunun üzerine Buda " Ey evlat canla başla arzu ettiğin saadeti bu dünyada bulabilmek asla mümkün değildir onun için evine dön ve hayatın zorluklarına karşı sabır ve metanetli ol. Hayatını kendin çiçek bahçesine çevirebilirsin ancak.” der.

 Evet başımıza her ne gelirse gelsin yalnız biz değiliz. Bir bakalım etrafımıza insanlar daha da kötüsü  sayılabilecek ne dertlere düşmüşler. Eğer hiçbirşeyin sebepsiz olmadığını bilirsek, Allah’in bize verdiği musibetelerin de tekamul merdiveninde bir basamak olduğunu farkebilirsek, olayların arkasındaki sırları yakalayabiliriz. Onlara aracı olanları suçlayacak yerde, kendimizi düzelterek merdivenlerden ağır ağır çıkmaya devam ederiz.

 Yine bir çin atasözü var ki bu duruma çok uygun bence “Basının üzerinde felaket kuşlarının uçmasına engel olamazsın , ama saçlarının arasına yuva yapmalarını önleyebilirsin” diyorlar.

  Hisleriyle düşünenler devamlı acı çekecekler , aklını kullanarak yaşıyanlar her türlü musibete gülümsiyerek bakabilecekler, fakat ancak iman sahibi olanlar devamlı bir huzur içinde bulunabileceklerdir.

 Hayatı bütün olumsuzluklarına karşı sevebilmek başarının anahtarıdir . Zira başında uçan ızdırap kuşlarına saçları arasında yuva yaptırmama kudretini insana bu iman ve Allah sevgisi verecektir.

İnsanın yaradılışında hayata bir bağlılık var. Yoksa etrafımızda hergün gördüğümüz, herşeyi kendine dert edinen , en ufak meselede kadere isyan eden insanın yaşıyabilmesi mümkün olabilirmiydi?

Fakat asıl olan ‘yaşamak’ değil… Bitkiler ve hayvanlar da yaşıyor. ‘İnsan gibi yaşamak’ asıl mesele bu…. Bunun için ise sadece kendi başında ucan izdirap kuşları ile değil, başkalarının başlarında yuva yapmaya çalışan izdirap kuşları ile de mücadele etmek, onlara yasayarak uygulayarak örnek teşkil etmek, ihtiyacı olana elimizi uzatabilmek.. İşte ibadetlerin en güzeli ! İnsana hizmet edebilmek….. Böylece yaşamanın manasını da daha iyi kavramış oluruz Allah’in izniyle …

 Rabbım hepimize bu dünyada ve öbür dünyada iyilikler nasib etsin inşaallah

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : felaketler, giybet

BIR RAMAZAN HIKAYESI


Çarşamba, Ağustos 10, 2008 · Kategori: YASAM

Bu gün sizlere bir Ramazan öyküsü aktarmak istiyorum.

Bundan tam onbeş yıl önceydi. Çok sevgili Ayşen ablam ,hayat arkadaşını uzun ve üzüntülü bir hastalık sürecinin arkasından ebedi yaşama uğurlamış üç küçük çocuğu ile başbaşa kalakalmıştı. Yeni yeni toparlanmaya çalışıyordu.  Eşinin sağlığında Bursa’da otururlardı ancak onun gidişi ile herşey değişmişti.  İş yerleri ve evleri kayınbiraderlerinin üzerineydi. Çok zengin ve bolluk içinde bir yaşam sürmelerine rağmen rahmetli beyi en küçük kardeş olduğundan üzerinde hiçbir iş ve mal varlığı görünmüyordu.  Bunu kendi çıkarları doğrultusunda kullanan kayınbiraderleri ,onu o üzgün ve ne yapacağını bilemez halı ile oturdukleri evden çıkarmıs, eşyalarını bir kamyona doldurmuş, bundan sonra sana baban baksın diyerek çocukları ile birlikte İzmir’e yollamışlardı.  Yollamışlardı ama baba evi de bıraktığı zamanki gibi değildi.  Evde üvey anne ve evlenmemiş kızkardeş vardı. Birkaç gün içinde bu eve de sığamıyacağını anlamış, hele bir gece babası ile analığının tartışmasını da duyunca ben ayrı eve çıkayım demis, ufak bir kiralık ev tutup çocukları ile birlikte taşınmıştı.

 Kocasının bağkurdan henüz dul maaşı bağlanmamıştı.  Daha liseyi bile bitirmeden zengin bir kısmet diyerek alel acele evlendirdikleri için bir mesleği yoktu. Nasıl çalışıp evi geçindireceğini bilemiyordu. Babasının ve kız kardeşinin getirdiği yiyecekler tükenmişti. Çocukların ikisi ilk okul 4 ve 5 e gidiyorlardı , küçük oğlan ise okula bile gitmiyordu.

İşte böyle bir günde Mübarek Ramazan Ayı başlamıştı. Ramazının ilk günü için çocuklar “Anne yarın biz de oruç tutalım “ demişler. “Tutun tabi “ diye cevaplamış sevinerek.

Ama evde bir avuç un ve bir tas şekerden başka hiç ama hiç bir şey yokmuş. Gece kalkmış unu suyla yoğurup tavada ekmek benzeri bir çörek yapmış. Çocukları uyandırıp bu çöreği bölerek yedirmis. Birer ikişer de kesmeşeker yutturup şu içimis. Oruça böylece niyetlenmişler. Sabah da okula sevinçle gitmişler. Ayşen Abla akşama kadar evde dolaşmış durmuş. Ne yapıp da akşama bişeyler bulsam. Veresiye veren bir bakkal yok çevrede, babasına haber verse olmuyor çünkü yemin etmiş o son gece onların konuşmalarını duyunca ‘birdaha açımdan ölsem babamdan birşey istemeyeciğim’ diye. Komşulardan ödünç istese ne isteyebilir. Ekmek mi , yumurta mi markette hepsi var demezler mi ? Sonra yediremiyor kendine. Bir eve temizliğe mı gitsem acaba diyor. Kimseyi tanımıyor. Böyle kıvranıp duruyor.  Ve ellerini kaldırıp Mevlaya yakariyor. ‘Allahım halim sana ayandır bana bir kapı aç diye.. Beni kimselere muhtaç etme kendi kendime ve çocuklarıma yetebilecek bir yol göster diye.’...

Gün akşam oluyor , çocuklar okuldan geliyor, yavaş yavaş iftar vakti yaklaşıyor.... Mutfağa gidip geliyor ama yiyecek hiç ama hiç birşey yok. En sonunda 4. Sınıfa giden oğlu diyor ki: “Anneciğim biliyorum evde yiyecek bişeyimiz kalmadı ama sen üzülme bak bir tas şekerimiz var onu serbet yapar içeriz. Bir geceden bireycik olmaz.” İşte bu sözleri işitince eli ayağı kesiliyor . Gidip çaresiz bir taş şeker ile suyu sofraya getiriyor. Tam iftara 5 dakika var. Kapı çalınıyor. Kapyi açtığında gördükleri karşısında yere yığılmamak için ayakta zor duruyor. Karşı komşunun kızı kapıda elinde büyük bir sini , içinde çorbası, pilavı, etli yemeği, yoğurdu, ekmeği , tatlısı ile tam bir sofra donatacak yemeği taşımıyor mü... Artk ağlamaya başlıyor. Kızcağız: “Annem Ramazanın ilk gecesi size hem de hoş geldiniz demek için iftara çağırmaya niyet etmişti ama kalabalık misafirimiz geldi. Çekinir de gelemezsiniz diye de sizin iftarlıklarınızı gönderdi afiyet olsun. Hayrlı Ramazanlar “diyor tepsiyi bırakıp gidiyor. Onlar üzerinde bir tas şeker ve su olan masalarının üzerine koydukları siniye bir süre baka kalıyorlar. Sonra da ağlayarak Allah’a şükrediyorlar. Bu yemek onlar için bir dönüm noktası oluyor. Birkaç gün bu yemeklerle idare ediyorlar ve arkadan babalarının maaşı bağlanıyor. Ayşen Ablam işe girip çalışmaya başlıyor ve hayat devam ediyor........

Şimdi onbeş yıl sonar bir araya geldiğimizde güzel gecelerde çay içerken anlatılan güzel bir ibret hikayesi bu... İstemenin, İhlasla istemenin sırrını ortaya koyuyor. Rabbımızın her an nasıl da yanımzda olduğunun göstergesi, şükretmenin her şartta şükredebilmenin yüceliği, komşunuz aç yatarken tok uyuyan bizden değildir hadisi kutsisinin yaşayan öyküsü...

Hepinize bereketli, birlikte, huzurlu, hakkıyla yasanıp idrak edebileceğimiz bir Ramazan Ayı geçirmeniz dileklerimle..

Yorum (7) Yorum yaz! Etiketler : RAMAZAN, IFTAR, IYILIK

COCUGUMUZDAN UTANIR MIYIZ?


Çarşamba, Mayıse 18, 2008 · Kategori: YASAM

 

Bu sabah internette okuduğum bir yazı beni epeyice düşündürdü. Sizinle paylaşayım dedim.
Olay, üniversiteye hazırlanan bir kız çocuğu ile ailesi , daha doğrusu annesi arasında geçiyor. Geçtiğimiz hafta sonu üniversite sınavları yapıldığı için konu güncel.
Bu genç kızımız dersanelere gittiği ve elinden geldiği kadar çalıştığı halde iki yıl üst üste üniversite sınavında başarılı olamıyor. Ailesi buna çok sert tepki veriyor. Onu suçluyor, bağırıp çağırıyor. Fakat annenin bir sözü çok ilginç; "Beni konu komşuya rezil ettin " diyor; ve de üniversiteyi kazanan komşu ve akraba çocuklarını örnek göstererek kızını aşağılıyor. Sonuçta da kızın puanı sadece açıköğretimi tuttuğu halde "konu komşuya rezil olmamak için" İstanbul Üniversitesini kazandığı yalanı uyduruluyor.
Kayıt zamanı İstanbul'a giderek orda bir akraba yanına kızı yerleştiriyorlar ve orda gerçekten okuyormuş gibi bir senaryoyu yaşamasını istiyorlar.
İşte bu trajikomik hikaye beni gerçekten çok düşündürdü.

Öncelikle konu komşu ne der diye yaşamak nasıl birşeydir? Başkaları beğensin diye birşeyler yapanlar ne büyük ziyandadır, sadece kendilerini aldatmaktadırlar değil mi? Böyle bir insanda karakterden bahsedilebilir mi? Baskalari ........ desinler diye yapmak ne kadar tehlikeli... Nerede Mevlana'nın " Ya olduğun görün , ya da göründüğün gibi ol" veciz sözü?

 Sonra gelelim ikinci aşamaya ; böyle bir ailede yetişmiş olan çocuktan nasıl bir başarı beklenebilir ki! Devamlı aşağılanan , eleştirilen, başkalarının fikirlerinin onunkiden daima daha önemli olduğu öğretilmiş, etrafında yanlış ve hastalıklı rol modelleri bulunan bir genç nasıl ideal sahibi olur? Nasıl bu idealinde başarılı olabilir. Ziyan olacak bir insan ve bir hayat modeli daha iste ...
Bu anne gerçekten kör, burnunun dibini bile görmüyor... Kendini başkalarınca yaşanan hayatların ortasında yitirmiş, gerçeklere gözlerini yummuş, ailesini ve evladını bile bu uğurda heba etmis. Sanki yazılmış bir tiyatro oyununun içinde yaşıyor. Perde kapanıp oyun bittiğinde yüzüne çarpacak gerçek yaşam ile uyanacak elbet , ancak o zaman çok geç olacak.
 
Sevgili Sabri Babamin hanimi  Rahmetli Rana annem ile bir anısı vardır da hep anlatır, bende bir an bile unutmam.
Evlendiği gün evinin kapısından girerken Rana Anneme demiş ki "Bak, Rana” dedim, “şu andan itibaren yeni bir hayat başlıyor. Bundan böyle bu evde ne senin dediğin olacak, ne benim dediğim olacak. Allah’ın ve Peygamberin emirleri neyse o geçerli olacak”.. Bu söz hayatı paylaşabilmenin sırrı bence. Böyle başlayabilen bir yuvada yetişen çocuklar da hep doğruyu ve güzel olanı öğrenirler, asıl sevgiyi, Allah sevgisini, edebi ve çalışkanlığı benimserler. Sonra da elbet kişiliklerine ve ilgi alanlarına göre eğitimlerine devam ederler. Tahsilleri ne olursa olsun yaptıkları iste, edindikleri meslekte de hep başarılı olurlar. Çünki insan gibi insan olurlar. Onlar onlar hakkında kim ne demiş umursamazlar. Zaten onlar için de olumsuz bir yorum kimse yapamaz. Zira Rabbının rahmeti ve koruyuculuğu hep onların üzerindedir. Olabilecek olumsuzlukları ve bazı insanlarım maalesef yapabilecekleri yaraları da böylece kolaylıkla atlatabilirler değil mi?

Sonuçta hızla çocukluktan gençliğe doğru hızla yol alan iki kız evlat sahibi olarak bu durumu epeyce düşündüm. Herhalde benim evlatlarımdan biri bir konuda başarılı olamasa ben hatayı önce kendimde ararım. Evde yolunda gitmeyen neler var onları araştiririm. Evladımın ilgi alanlarını bir daha gözden geçirir, yaptığım yönlendirmelerde bir hatam var mı birdaha bakarım, gelişim ve değişim sırasında biz aile olarak ona nasıl örnek olduk , bir hesaplaşma yaparım , sonra onun bu konu ile ilgili gerçek duygularını öğrenmeye çalışırım diyorum....
 Allah bütün ana babaların yardımcısı olsun ve bizlere gerçekleri görebilecek gözler nasib etsin.

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : egitim, gencler, cocuk, universite, tahsil, egitim, oss

SIS PERDESI ARDINDA


Pazar, Mayıse 15, 2008 · Kategori: YASAM

Sıcak ve puslu bir Dubai sabahından sevgiler ve selamlar .

Son iki gündür burada epeyice basık bir hava var. Bu coğrafya için olağan bu, ancak bizim cennet vatanımızda dört iklimin bütün güzelliklerini yaşayan insanlarımız için epeyce farklı .

 
Sıcaklık yine her zamanki gibi 40 derece civarında . Ancak çölden gelen kum yüklü bulutlar ile denizden yükselen nem birleştiğinde sarımtırak gizemli bir tabaka kaplamış gökyüzünü. Denizin ve göğün o güzelim mavisi bu pusun ardına saklanmış, görünmüyor. Bırakın gökyüzünü , denizi evler , o devasa gökdelenler bile görünmüyor. Nerdeyse bir sis gibi... Her yer yapış yapış. Balkon parmaklıkları bile nemli bir kum tabakası ile örtülmüş. Dışarıda nefes alırken zorlanıyor , birkaç dakikada su gibi terliyorsunuz. Nem kokluyorsunuz. Rahmetli Büyükbabamın bahçesindeki odunluğunun kapısını açtığımda aldığım nem ve küf kokusunu hatırlıyorum bir an. Esen rüzgarla kum solumamak için ağzınızı kapatmak zorundasınız. Gözlerinizi de sakınmalı güneş gözlüğü takmalalısınız.  Boşuna çöl insanları basını , ağzını burnunu sarıp sarmalamıyor!.. Zor bu iklimin insanı olmak. şimdilerde rahat tabi, klimali beton binalarda yaşamak.. Ama  ya  çöldekiler, çadırlarda yaşayıp bu coğrafyanın gerçek şartlarında olmak...
 
İki gündür eşimin Türkiye'den misafirleri var, iş için gelmişler hala Dubai'yi göremedik diyorlarmıs. şehrin o paranın gücü ile oluşturulan yapay görkemli siuleti, gizemli bir sis tabakasının ardına gizlenmiş görülemiyor. Herşey çöl ve kum rengi...

 


İnsan kendini çok farklı hissediyor. Biliyorsunuz yüz metre ilerinizde koskoca bir gökdelen var yürüseniz dokunacaksınız ama göremiyorsunuz. Az ilerinizdeki yeşil park gizemli perdenin ardına saklanmış. şimdi birine yeşili çiçekleri  anlatsanız, tarif etseniz de inanmıyacak belki. Gözleri ile görmeleri için bu çöl bulutlarının dağılması gerekiyor. Siz bu gizemli havadan da mutlu oluyor etkileniyorsunuz. Belki de bu mistik havada, ardına saklanan gerçekleri bildiğiniz için zevk alıyor, bir sanat eserini seyrediyormuş gibi hayranlıkla kaybolan şehri seyrediyorsunuz. Ama ilk kez buraya gelen ve ilk kez bu havayla tanışan için gerçeklere inanmak çok zor. " Ama burda da yaşanmaz ki!"  diyebiliyorlar. Ardındaki gerçekleri gözleriyle göremedikleri için algılamakta zorluk çekiyor, sizin sözlerinize de itibar etmiyorlarsa , belki de sonucu beklemeden çekip gidecekler, güzellikleri hiç göremeyecekler.

Bu hava bana, anne babanın çocuklarına anlatığı tecrübelerini hatırlatıyor. Hani anne babalar ya da büyükler yıllarca yaşamın bütün yükünü kaldırırken acı tatlı tecrübeler edinirler. Az çok olayları, insanları değerlendirebilecek, baştan olayların sonunu tahmin edebilecek kıvama gelirler; sonra da kendi hatalarına düşmeden önce çocuklarını yada gençleri uyarmaya çalışırlar. Gençler ise daha yaşamın o delikanlı sarhoşluğu içindedirler. Hayatı hep gizemli bir sis perdesi ardından görmektedirler. Beş adım sonra hangi duvara toslayacaklarından habersiz çılgın bir koşu tutturmuşturlar. Oysa büyükler bu sis dagildiktan sonra
çıkacak manzarayı adları gibi biliyordurlar. Tabi burada maharet gizemin ardına saklanan gerçekleri anlatabilmekte... Onun için de yaşamı sevmek gerekir değil mi? Acısıyla tatlısıyla; hatası ve kusurlarıyla, kabullenmek ve tüm detayları ile hafızaya kazımış olmak gereklidir. Zaman zaman üzülmüş, kırılmış olsa da, yanlis yapmis, hatta dibe batmis da olsa , yaşam sevgisini ve coşkusunu kaybetmemiş olmak, Rabbının verdiklerine her an, her ortam ve her koşulda şükretmiş olmak gerekir. Her şer gözükenin de bir hayır olduğunu algılamış olmak gerekir. Oyle bir sevgi ve sevinçle anlatabilmek gerekir ki gerçek manzarayı , karşıdaki insan o sis perdesi açıldığında karşılaşacak olduklarından ürkmesin, hazırlıklı olsun, güçlü olsun, tökezlese de düşmesin, düşse de kalkmasını bilebilsin. O yansıttığınız yaşama sevgisi, ve yaşam coşkusunu , inanç gücü ile birleştirip korkmadan , severek göğüslesin bütün bilinmeyeni... 
 Eğer sakince oturup bu gerçek görüntüyü onlara anlatabilir bütün detayları ile tarif edip gençleri inandırabilir, ikna edebilirlersek ne ala.. Yoksa hıç kimse görmek istemiyenden daha kör değıldır tabi ki..
 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dubai, sis, belirsizlik

YARIS


Cumartesi, Şubat 23, 2008 · Kategori: YASAM

Dün bir ara mutfakta meşgul iken kızlarım seslendi;'Anne koş televizyonda İstanbul'u gösteriyor ' diye. Bir bakayım dedim. Haftalarca süren bir yarışma programının bir ayağı İstanbul'da çekilmiş, onu gösteriyor.. Bu programın diğer bölümlerini sürekli takip etmiyorum ama konu İstanbul olunca oturdum başına... Özlemişiz güzelim İstanbul'u...
Yarışma on iki ekibin dayanıklılık, efor, analiz ve düşüncelerini ölçmeye çalışıyor, her bölümde sonuncu olan bir ekip eleniyor.. Bu bölümde artık dört ekip kalmış. He hafta dünyanın başka bir ülkesine , bir şehrine gidiyor, orada tarihi yerlerde saklanmış ip uçlarını bularak dolaşıyorlar... İstanbulumuzun o güzelim tarihi dokusu içinde de yol almaya başladılar..Kızkulesinde başlayan maceraları , tarihi yarımada, Galata Kulesı, Yerebatan sarnıcı ile devam etti. En sonunda ise Rumeli Hisarı'nda sona erdi.. Burada takımların ikisi büyük farkla etabı önce
tamamlayarak ilk iki sırayı aldılar. Sonraki iki ekip epeyce yakın ve kıran kırana mücadele ediyorlardı. Ancak Kızkulesine ulaşmak için motora binen son sıradaki ekip ötekilerin kendinden önce oraya gidip donduğunu öğrenince adeta yıkıldı... Birbirlerine mahvolduk, sonuncu olacağız dediler, ama yine de ellerinden geldiğince hızla ipucunu bulup yollarına devam ettiler. Ancak Rumelihisarına ulaştıklarında kendilerine hazırlanmış olan ip merdivenden burçlara tırmandıklarında Hisarın ortasında bütün takımların yarısı tamamlamış olduklarını gördüler. Oradan son ekibin de varışa ulaştiğini seyrettiler.. Artık umutlarını yitirmişler ve orda pes edecekler gibi geldi bana.... Ama etmediler.. Rumelihisarındaki zorlu etabı da geçtiler ve varis çizgisine ulaştılar... İşte o herşeyin bittiğini düşündükleri an ne oldu biliyormusunuz.. Kızkulesinden getirdikleri ipucu olan heykelciğin altında bir uçak resmi basılı imiş. Bunu hiçbir yarışmacı bilmiyormuş ama , uçak resimli heykelciği bulup
getirene özel ödül olarak 20 bin dolar, bir tatil vede yarışta sonuncu da olsa yarışa devam hakkı veriliyormuş... Yani herşey bitti sonuncu olduk elendik derken... onlar kazandı biz kaybettik derken yarısı terketmemenin , azimle varis çizgisine gelmenin ödülü böyle oldu...

Şimdi diyeceksiniz ki bu hikayeyi niye anlattım. Bilmiyorum neden ben bu maddiyat üzerine kurulmuş oyundan, oyunun bu son perdesinden çok etkilendim., manevi dersler çıkardım.. . Eğer o takım arkadaşlarının oyunu bitirdiğini karşıdan izlerken biz zaten kaybettik diye yarısı bıraksalar , tamamlamasalardı ödülü alamayacaklardı... Yarışı önde bitirdiklerini sananlar da resimsiz ipucunu getirmiş elenmekten kurtulmuşlardı ama ödülleri kaybetmişlerdi... Demek ki karar vermek için çok erkendi.. Kimin kazandığı kimin kaybettiği zahiren göründüğü gibi değildi...
 
Şimdi bu oyunu yaşama uyarlayınca ne gördüğüme gelelim.. Biz pek çok zorlu etap ile karşı karşıya kalıyoruz yaşamda... Yılmadan yorulmadan yaşam yolunda ilerlemeye ve üzerimize düşen vazifeleri eksiksiz yapmaya devam etmeliyiz, bazen tökezlesek, bazen geciksek, bazen yenildiğimizi sansak, bazen başkalarınızı önümüze geçmiş bizden daha iyi hissetsek de biz doğru bildiğimiz yolda kimseyle değil kendimizle yarışarak devam etmeliyiz... Bikmadan, pes etmeden, vazgecmeden surdurmeliyiz yasami... Yolun sonunda sebatla yoluna devam edenler ve doğru işler yapanlar mutlaka kazanıyor..
 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : race, yaris, yasamda gucluklar, rumeli hisari, yerebatan sarayi, kizkulesi

SEVGI


Çarşamba, Şubat 13, 2008 · Kategori: YASAM

Bu sabah yine aydınlık , güzel bir sabaha uyandık. Güneş doğarken gökyüzü alacakaranlıktan sarıya, maviden turuncuya binlerce renkle bezenmişti. Hangi ressam paletinde bu tonları böylesine güzel karıştırabilir ki. Allah’in yaratma sanatı karşısında bir kez daha dilim tutuldu. Yemyeşil çimenlerin üzeri bembeyaz marti sürüleriyle doluydu. Hep birden havalanmaları, gökyüzünde kavisler çizerek yükselmeleri, sonra bir anda inişe geçmeleri görülmeye değerdi… Evren hep bir ağızdan zikir ediyordu yine…

 

Kızlarımı okula uğurlarken kapıya bırakılmış gazetemi aldım. İçeri döndüm, bir bardak çay doldurup penceremin önündeki koltuğumda gazetenin sayfalarını çevirmeye başladim… Dünya , bölge, ülke haberleri… Çoğu insanı umutlandırmaktan çok ürkütüyor, üzüyor.. Sonra sayfa sayfa reklamlar.. hepsinde kırmızı , pembe renkler, kalp desenleri… Ne oluyoruz demeye kalmadan çözdüm.. Yarın sevgililer günü .. Sevgi , evet bu kelimeye ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuz bu sayfalardaki haberlerden belli zaten… Ama yanılgı şurada ki, bizim maddi olarak alınıp satılacak, değeri biçilecek sevgiye değil, ilahi aşka ihtiyacımız var… İlahi aşk ile tüm evrene duyulacak sevgiye…

 

Sevdiklerim düştü gönlüme… yanımda olanlar, uzakta olanlar… alemini değiştirip hakka göçmüş olanlar…Yanımdakilere sevgiyle sarılmak , gözlerinin içine bakmak, her an iyisiyle kötüsüyle yaşamı paylaşmak mümkün… Uzaktakilere duygularımızı ses yada görüntü ile yollayabiliyoruz elhamdülillah… Ya gerçek aleme uyanmış olanlar… Onlar için de dualarımız var gönderecek değil mi?... Onlar çoktan en sevdiklerine yürüdüler…

 

Düşünüyorum da yaşarken dünyasını cennete çevirenler, hakkın yolunda yürüyüp sadece onun sevgisini dileyenler, hem her iki alemde sevgilerin en güzeline, en büyüğüne kavusuyor , hem de layığı ile seviliyorlar ...

 Nasıl yaşarken çevrelerindekilere , konu komşu, tanıdık tanımadık herkese faydalı olup gönülleri feth ediyorlarsa, alemlerini değiştirdikten sonra bile onların manevi etkisi bizler üzerinde devam ediyor. İnsanlara faydalı olmaya , onlara yol göstermeye ,  ışık olup yollarını aydınlatmaya devam ediyorlar…

Rahmetli kardeşim Murat Gülen Hakka göçeli 9 yıl oluyor nerde ise onu anmadan, yaptığım her iste yanımda hissetmeden, onun davranış ve sözlerini örnek almadan bir günüm bile geçmedi.. Sevgili annanem 11 yıl sonra hala hikayeleri, davranışları, insan sevgisi, hanımlığı, yardımseverliği ve sabrı ile hepimize örnek olmaya devam ediyor..

 

Rana annemi de Hak’ka uğurlayalı iki yıl oluyor yarın… Kendisi ile bu alemde yüzyüze görüşmek kısmet olmadı Ancak okuduğum günlüğü, anlatılanlar ile sanki doğduğumdan beri tanıyormuşum gibi hissediyorum.. Sanki hep beraberdik ve birlikte yaşadık bütün güzellikleri…Rana annem su anda da günlüğünde verdiği yaşam dersleri ile, çizdiği sabirli, anlayışlı, sevgi dolu, zarif, hassas,hanımefendi portresi ile her an bizimle yaşıyor ve bize yol göstermeye devam ediyor…Annem, Rana annenin günlüğünü okumaya başladıktan sonra günlük tutar oldu…. Rana annem gibi ince düşünür, her sesi, her haraketi yorumlar oldu.. Gözlerimize inen kalın perdeleri bir nebze de olasun kaldırmaya onun sayesinde başladık biz… Rabbım binlerce razı olsun.Rahmetini esirgemesin. Mekanı cennet olsun inşaallah…

 

Evet yarın sevgililer günü… Sadece maddi bir hediye ile senede bir gün gönül almaya, gönül kazanmaya çalışanlar gibi yanılgıda olmayalım.. Gönlümüzü sevgimizi açalım herkese, daha bir sıkı sarılalım sevdiklerimize, birlikte olduğumuz her anın kıymetini bilelim. Beşeri aşklarımız , ilahı aşka giden yolda bir basamak olsun bizlere… Ancak o zaman sevgi gerçek sevgi olur değil mi? Allah için, Allah rızası için sevelim herkesi, her zerreyi.. Kim ne derse desin, ne yanlış yaparsa yapsın vazgeçmeyelim sevmekten… ta ki birgün bize geri dönene kadar sevgiler..

 

Evet şimdi En sevgiliye uğurladığımız tüm sevdiklerimiz için okuyacağım dualarımi.. Mevlam kabul eylesin.. Amin!

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : sevgi , sevgililer gunu

FIRTINADAN SONRA


Pazar, Ocak 27, 2008 · Kategori: YASAM

Son yazimdan bu yana buralarda fırtına , sel, yağmur yerini güzel güneşli günlere bırakti... Aynı içimizde zaman zaman kopan fırtınalar, gözlerimizden yağmur gibi dökülen gözyaşlarının bir sure sonra durulması gibi... Hem öyle bir güneş ki ışıl ışıl, bulutsuz , pussuz, inanılmaz parlak... Ama serin soğuk.. Tabi o kadar fırtınanın ardından birdenbire yazın sıcağı gibi ısıtıvermiyor... Üstelik de fırtınanın yağmurun bütün bıraktiği izeri, yıkıntıları, tahribatı gözler önüne seriyor. Onarılması, sel sularının çekilmesi zaman alacak.. Üstelik buralarda bereketli topraklar da yok suları içine çekecek.. Kum suyu ha bire dışarı kusuyor adeta.. Evimizin yanında otopark olarak kullanılan arsa hala sular altında , ortada göletin içinde saplanıp kalmış arabalar sahiplerini beklemeye devam ediyor.

 

İşte bu güneşli ama serin günler beni de derin düşüncelere götüruyor. Bazen gozumun onundeki manzarada kendi ruh halimizin yansımasını görüyorum ... Nasıl bizim de içimizde kopan fırtınalar, bizi derinden sarsan üzen olaylar sonrasında sakinleşmemiz zaman alıyorsa , burdada öyle iste.. Bazen hayat yolunda ilerlerken , dostluklarda , sevgilerde yada ilişkilerde olumsuzluklar yaşıyoruz. Biz ne kadar iyi niyetli olursak olalım hazırlıksız yakalanıyoruz. Yüreğimiz kabariyor, içimiz kan ağlıyor.. Sonra zamanla olaylara daha sakin yaklaşmaya başladığımızda bakıyoruz ki güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıs. Fırtına ve gözyaşları dinmis. Ama içimiz hala soğuk. Hasar yavaş yavaş tamir ediliyor.

 

Rahmetli annanemin dediği gibi bu dünyada çözülemeyecek hıç bir sorun yoktur. Ölümden gayri herseyın çaresi vardır. Eğer çözümsüz gibi görünüyorsa da kendini Rahmana teslim edeceksin; demek ki senin için hayırlı olan böylesidir... Olumsuzlukları düşüncelerden uzaklaştırdikça Güneş hüzmeleri gibi içine , gönlüne kadar uzanacak rahmet nurları  ısıtacak buz tutan gönlünü, eritecek bütün kırgınlıkları... .. Yok edecek temizleyecek öfkeleri...

 

Öfke  öfkelenmek bize nefsimizin bir oyunu değilmi aslında… Peki biz ne kadar canımızı sıkacak olaylar olursa olsun öfkelenmeyecekmiyiz? Bu hiç kolay olmuyor değil mi? Sakin düşünmek. Bir adım geri çekilip bir nefes alıp olaylara dışarıdan bakmak… Aklıma şimdi okuduğum bir hikaye geldi.

Bir adam Resûl-i Ekrem’e geliyor ve "Yâ Rasûlallah!" diyor. "Bana kısa bir nasihatta bulun, uzun yapma! Tâ kı, nasihatini unutmayayım." Ve, bu sözünü birkaç kez tekrarlıyor. İddiasız, saf, samimi bir hal içinde kendi unutkan halini de ıvazsız ve hesapsız biçimde dile getirerek nasihat isteyen bu sahabiye, Resûl-i Ekrem arzusuna muvafık kısa bir nasihat ile cevap veriyor: "Lâ tağdab!" Yani, "Öfkelenme!"

Bu da bize öfkenin nasıl bize zarar verdiğini gösteğesi değil mi? Diyelim ki hiç istemediğimiz bir olay gerçekleşti. Hayal kırıklığına uğradık, ya da hiç haketmediğimiz bir davranışa maruz kaldık. Öfkeleniyoruz, bütün sınır sistemimiz alt üst oluyor ve bu sırada sinirle yaptığımız her davranış veya sarfettiğimiz sözler olayı cozumleyeceğine daha da çıkmaza götürüyor. (Öfkeyle kalkan zararla oturuyor yani).

Oysa bize her gelen iyiligin ve güzelliğin Rabbimizden olduğunu bilen bizler ; aynen iyilik gibi her türlü kötülügun de Yüce yardanımızın izniyle vuku bulduğunu da düşündüğümüze nasıl öfkelenebiliriz ki… Sadece düşünürüz, bunda bizim için nasıl bir ibret , nasıl bir ders var ? Demek ki olgunlaşma ve insan olma yolunda zorlu bir sınav daha bizi bekliyor. Peki ne yapmalı bu basamağı çıkabilmek için. ?

Öfke aslında nefsaniyetten, yani benlikten kaynaklanmıyor mu ? Yani benim istediğim, hakkettiğim, yada uygun gördüğüm olmadı diye öfkelenmiyormuyuz. O zaman yine nefis terbiyesi ile başlıyacağız ise değil mı ? Bu tabi bütün haksızlıkları da sineye çekeceğiz anlamına gelmiyor.Ancak sakince yapılacak her davranış bizi güçlü kılar ve haklı olduğumuzu kanıtlar..

 

Rabbim inşaallah ayetlerinde de belirttiği gibi ‘öfkesini tutanlardan ‘ olmayı bizlere nasip etsin amin.

 

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : firtina, ofke

DUBAI 'DE YAGMUR


Çarşamba, Ocak 16, 2008 · Kategori: YASAM

 

 

Yağmurlu ve soğuk bir Dubai sabahından selamlar . Son bir haftadır kapalı olan hava dün yerini sağnak yağışa terketti. Son 24 saattir kesintisiz yağan yağmur yüzünden burda hayat neredeyse felç oldu. Bütün caddeler nehir gibi. Arabalar yarılarına kadar suya gömülmüş, zorlukla ilerliyor. Bazısı ilerleyemiyor , bozulup yolda kalmışlar. Dün evlerinden iş eve okullarına gitmek için çıkanlar yollarda saatlerce mahsur kaldığı için bugün ve yarın okullar tatil edildi. Biz şu anda evimizde sıcak çayımızı yudumluyor , penceremizden gri gökyüzünü ve yollarda mucadele eden insanları seyrediyoruz. Adeta bir film seyreder gibiyiz.

 

Gökyüzü grinin bütün tonları ile bezenmis. Ara sıra şiddetlenen rüzgar siyaha yakın koyu gri bulut kümelerini hızla sürüklüyor. Parça parca alçalan bulut kümeleri taşıdıkları su damlacıklarını cömertçe yeryüzüne bırakıveriyorlar. Rüzgarın da şiddetiyle bazen cisil çisil yağan damlalar arada hırçınlaşıp hızla camlara vuruyor. Her yer yıkanıyor, bütün kir ve pisliklerinden arınıyor sanki.. Arada sırada duyulan gök gürültüsü insanı yerinden hoplatıyor. Sanki daldığın düşüncelerden uyan kendine gel der gibi.. Çakan şimşekler ise bu grilere bürünmüş yeryüzü parçasına inanılmaz , büyülü bir renk katıyor. İnsanlar yollarda sırılsıklam, ters dönmüş şemsiyelerini düzelmeye çalışanlar, paçalarını sıvayıp dizlerine kadar derin sularda karşıdan karşiya geçenler, park edildikleri yerde suya ve çamura saplanıp kalmış araçlar.. Bu coğrafyada çok ender görülen manzaralar bunlar. Hele geçtiğimiz iki yıl sadece birkaç saat hafif yağmur görüldüğü düşünülürse , nasıl da hazırlıksız yakalandığımız anlaşılabilir.

Hazırlıksız yakalanmak.. İşte hayatın neden durma noktasına geldiğini , okulların tatil edildiğini , insanların perişan olduğunu anlatan kelimeler bunlar..

 

Oysa bir süre önce gittiğimiz Singapur’da şaşkınlıkla görmüştük ki insanlar için yağmur çok doğal bir olaydı. Herkes sokağa çıkarken şemsiye almayı ihmal etmiyordu. Günlük güneşlik ve fazlaca sıcak olarak başlayan her günde ara ara gök gürültülü sağnak yağış gayet normaldi. Turistler hazırlıksız yakalanıp şikayet ederken yerli halk gayet sakin hayatına devam ediyordu. Çünkü hersey olası şiddetli yağmurlara göre düzenlenmişti. Açık havada yapılan gösteriler bile ertelenmiyordu. Seyirciler ellerinde şemsiye ya da yağmurluklarıyla oturup tiyatro oyununu anfi tiyatroda seyretmeye devam ediyorlardı. Ustu acik tur otobusleri yolcularini gezdiriyor, insanlar sakince yollarda yurumeye devam ediyorlardi. Panikleyen kosusturan kimseler yoktu. Hayat aynı canilik ve güzelliği ile sürüyordu… Kabusa dönüşmeden, şikayet edilmeden.. Altyapı bu havaya göre planlandığından caddelerde en ufak bir su birikintisi bile olusmuyor, trafikte en ufak bir aksama gözlenmiyordu.. .. Hele insanlar. Uzakdoğunun bu miniminnacık ada ülkesindeki insanlar hep güleryüzlü, inanılmaz saygılı, sakin , sabırlı ve kibardılar.. Dışarıda kopan fırtınanın yansımaları davranışlarında ve yüzlerinde görülmüyordu..

 

Demek ki hazılıklı olundu mu şartlar ne olursa olsun düzen bozulmuyor, hayatın akışında aksama olmuyor. İşte bu noktada; bulunduğumz ortam ne olursa olsun biz kendimizi her şarta göre eğitmeliyiz diye düşünüyorum .. Her an güllük gülistanlık içinde yaşayacak değiliz. Türlü engeller, olumsuzluklar, bazen acılar bizim yaşamımızda da yer alacak elbet. İşte biz kendimizi manen eğitirsek, imanımızı diri ve güçlü tutarsak, Sakin, edepli, saygılı ve düşünceli olabilmeyi, her türlü olay karşında kişiliğimizi ortaya koyarak dimdik ayakta kalmayı başarabiliriz. Eğer başımıza gelen herşeyin Yüce Rabbimizden olduğunun farkında olursak; panik, isyan, üzüntü, stress gibi kelimelerin bizim hayatımızda hiç yeri olamaz değil mi?

 

Yeniden camdan dışarıya çeviriyorum gözlerimi.. Grinin muhteşem güzelliğinde kayboluyorum bir an. Yağmurdan kaçarken penceremizin altına sığınmış bir minik kuşun gözlerinde kendime geliyorum. Ürperiyorum… Allah ıma şükürler olsun verdiği tüm nimetler için..

Suya batmış gibi görünen şehre bakıyorum. Gri sisin arasında kaybolup giden gökdelenlere.. Bu şehir için yapılması gereken daha çook şey var diye düşünüyorum. Görüntü tamam ama ya altyapı?

 

 Ya kendimiz için yapılacak neler var? Nefsimizi eğitmek için, altyapımızı tamamlamak için. Dıştan insan görünmek yeter mi? İnsan gibi insan olmak için?….

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yagmur, dubai, singapur

UZAKLARDA BIR INSANLIK OYKUSU


Pazar, Ocak 13, 2008 · Kategori: YASAM

 

Uzun zaman sonra bloguma yeniden yazabilmenin mutluluğu içindeyim. Daha önce de belirttiğim gibi annem ve babam yaklaşık iki ay süresince bizimle birlikte idiler. Bütün yaşanan güzellikler gibi bu sürenin de sonuna geldik ve onları birkaç gün önce Türkiye'ye yolcu ettik. Bütün güzelim anlar artık hatıra oldular. Aslında yazacak sizlere aktarmayı arzu ettiğim pekçok olay var.

 

Bende, bu gün küçük bir yaşam öyküsü ile yazmaya baslamak istiyorum...

 

Annem ve babamı uçağa bindirdikten sonra heyecanla hayırlı haberlerini beklemeye başladık. Dört saat kadar sonra annemin telefondaki "Sağ salim indik evladim" sesiyle de huzur bulduk. Ama sesi inanılmaz mutlu geliyordu. Hem sevindim buna hem de meraklandim. "Harika bir yolculuktu gidince yazarım "dediğinde de heyecanla mektubunu beklemeye başladim. Bu iletişim çağında mektuplar için artık posta yi beklemediğimizden çok geçmeden yazdığı mektup elime ulaşti. Şimdi bu mektupta yazanları aktararak satırlarıma devam ediyorum

 



Annemlerin oturacağı koltuklar üçer kişilik olduğundan yanlarına bir kişi daha gelmis. Bu genç bir kızmıs. Biraz aksanlı bir Türkçe ile konuşuyormus. Hollanda'da doğmuş . Babası Türk annesi Hollandalı imiş. Yirmi saattir yoldayım demiş ve anlatmaya başlamıs. Endonezya’dan
Dubai aktarmali Istanbul’a gidiyormus.

İnternetten Endenozya'daki kimsesiz, yardıma muhtaç çocukların çağrısını duymuş. Çok duygulanmış, onlar için ne yapabilirim diye araştırmaya başlamıs. Onlar adına çevresinden, dost ve arkadaşlarından para ve yardım toplamıs. Eline bir de sözlük almış ve parayı yerine ulaştırmak için yollara düşmüş. Kimsesizlerin kimsesi olmuş. Allah onadan razı olsun.

 Endonezyadaki yere varında gördüğü manzara karşısında hayrete düşmüş. Elindeki parayı kimseye teslim edememis. Kendi gayretleriyle ise koyulmuş. İşçi bulmuş. Önce tuvalet yaptırarak ise başlamıs. Sonra neye ihtiyaçları varsa onları almış ve yaptırmıs. Türkiyeden getirdiği oyuncak ve kıyafetleri dağıtmış.  Kız erkek iki yaşından yirmi yaşına kadar 130 çocuk burada , cocuk siginma evi denilen bir yerde sefil bir şekilde yaşıyorlarmıs. Kendi elleriyle onlara yemek yapmış. temizliklerini yapmış. onların yaşadığı ortamda birbuçuk ay yaşamıs. Onlara bir anne sevkati ile sarılmış. Birlikte uyumuşlar, birlikte yemiş içmişler.

Annemin gökyüzünde tanıdığı ve melek kızım dediği bu genç kızımız diyormuş ki; "Onlara yapılanlardan, verilenlerden çok gösterilen ilgi, onları okşamak , sevmek, saçlarını taramak, oynadıkları oyunlar, yaptıkları dersler[1] öğrettikleri şeyler, sevgiyi birlikte yaşamak çocukları sonsuz mutlu etti. Onlarla çok şey paylaştık, onlarla birlikte ben de çok şey öğrendim, şimdi hayata bambaşka bir gözle bakıyorum. Ayrılırken çok ağladılar. Gitme diye boynuma sarıldılar, onları hiç unutmayacağım..." Sonra da kolundaki minik deniz kabuklarından yapılmış bilezigi gösterek ,yavaşça avucuma bıraktıkları bu bileziği ömrüm boyunca kolumdan çıkarmayacağım" demis.

 

Fidan kızımız şimdi Hollanda'da, Istabul’dan ailesinin yanına doğru yoluna devam etmis. Evet biz onu,  bu hikayesi ile , anneciğimin vasıtasıyla tanıdık. Onun hikayesi bizi de derinden etkiledi. Bize de çok şey öğretti. Annem ve babam da  de Bursa'ya dondu. Fikriye anne de derneğine, dernek çocuklarına kavuştu. Onlarda Fikriye annnelerini çok özlemişler.

Biz de bu dünyada istedikten sonra başarılamayacak hiçbirşey olmadığını tekrar gördük bu sayede. İnsana hizmet Hak'ka hizmettir, bir kez daha çok derinlerde hissettik bunu... Bizim elimiz ermez , gücümüz yetmez demiyelim. gülümseyeceğimiz her insan bir başlangıçtir değil mi? İyilikler kartopu gibidir, minik bir kar tanesi ile başlar, çığ gibi yuvarlanarak büyür. Sizin ihtiyacı olana yapacağınız, minicik bir yardım, uzattığınız bir el, belki de dünyayı kuşatacak bir sevgi kuşağının başlangıcıdır ....

Eski bir şarkıda dediği gibi;

 

Bütün dünya buna inansa , bir inansa

İnsanlar el ele tutuşsa kardeş olsa

Uzansak sonsuza..

 

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yardimlasma, yetim, oksuz, iyilik

KURBAN BAYRAMINIZ KUTLU OLSUN


Salı, Kasım 18, 2007 · Kategori: YASAM

Yine bir Kurban bayramina erismenin tarif edilmez heyecanini yasiyoruz.  Annem ve babam ile birlikte bu bayrami da idrak edecek olmaktan dolayi da cok mutluyuz.
Insan bazen elindeki sahip oldugu degerlerin, etrafindaki guzelliklerin, sevdigi insanlarin kiymetini yanindayken anliyamiyor galiba. Ne zaman bir mahrumiyet, bir gurbet baslarsa o zaman farkina variyor bazi degerlerin.
 
Bu nedenle bu mubarek gunlerde, eristigimiz Kurban Bayraminda daha da bir ozenle gozden gecirelim hayati ve  davranislari. Elimizdeki nimetlerin farkina varalim, sukrunu edelim... Gozlerimizi daha bir dikkatle cevirelim etrafimizda suregiden yasamlara. Eger bir duvar orduysek, eger bir fanus icine hapsettiysek kendimizi yikalim bu engelleri. Allah rizasi icin acalim gonlumuzu herkese, sevelim insanlari, canlilari , tum yaradilmislari, evreni.... Gozlerimizi otelere cevirmeyelim , gercekleri gorelim... Ne kadar sansli, ne kadar ozel oldugumuzu farkedelim... Her aldigimiz nefes icin sukredelim Rabbimize...  Kirildigimiz darildigimiz birileri olduysa eger, genel bir af cikaralim hepsine....nefsimizi kurban edelim en once.... Yanimidaysa sevdiklerimiz , daha bir sarilalim onlara, degerlerini daha bir anlayalim; dusunelim sevdiklerine kavusamayanlari, ya da hic kavusamayacak olanlari... Rabbime dualar edelim saglik ve sihhatlari icin.... Gonul kapimiz sonuna kadar acik, misafir edelim tum dostlari gonul evimizde...
 
Butun gonul dostlarinin Kurban bayrami kutlu olsun.

Yorum (4) Yorum yaz! Etiketler : KURBAN BAYRAMI

YARDIMLASMA


Cuma, Kasım 14, 2007 · Kategori: YASAM

Oncelikle bu guzel ve mubarek cuma gununde tum dostlara hayirlar diliyorum. Rabbim insaallah saglikli ve huzurlu bir Kurban bayramina da erismeyi nasib etsin. Biliyorum yasadigimiz her an cok guzel, cok ozel ve cok degerli. Ancak yine de bu mubarek ayda , kurban bayramina yaklasirken, ve pek cok musluman kardesimiz (akrabalarimiz ve arkadaslarimiz) o mubarek topraklarda hac farizalarini yerine getirirken,  Sevgili Peygamberimizin mescidinde, Kabede bir araya gelerek insanligin en buyuk bulusmasini gerceklesirirken bizim de icimiz kipir kipir, duygularimiz daha da yogun ... Insaallah Rabbim gonullerimizi gul bahcelerine cevirir ve dileyen herkese hayirlisiyla o muhtesem mekanlarda bulunmayi nasip eder.
 
Bu gunlerde, Annem ve Babam yanimizda Dubai'deler. Insaallah bayramda da beraber olacagiz. Gunlerimiz dolu dolu geciyor. Bu arada annem yasadiklarini yaziya dokmeye ve gunluk yazmaya karar verdi. . Annemin kanser derneginde gonullu calistigini daha onceki yazilarimda da belirtmistim sanirim. Bursa da Onkoday da calisiyor ve de orada butun dernek cocuklarindan sorumlu. Yani yuzlerce cocugu var. Tabi boyle bir ortamda hergun bulununca yuzlerce de hikayesi var. Ona bu hikayeleri nasil guzel guzel anlatiyorsa oyle de yazabilecegini soyledik. Insaallah bu gunluk bir baslangic olacak ve bir gun bu guzelim cocuklarin hikayeleri de kaleme alinacak.
 
Sevgili annecigimin anlattigi hikayelerden birini hemen sizinle paylasayim istedim. Annemin dernek cocuklarindan birisi bu yil universite sinavinda ozel bir universitenin cok guzel bir bolumunu kazanmis. Ancak depremzede olduklari icin , baba saglik sebebiyle calisamadigindan, anne de cok agir hasta oldugundan maddi olarak okuma imkani hic yokmus. Zaten uc erkek kardes hepsi parasiz yatili olarak okumakta imisler. Dernek de boyle cocuklara karinca kararinca destek vermeye, burs saglamaya calisiyor. Bu gencimiz icin de burs arastirmaya baslamislar. Zaten kazandigi okul egitim parasinin bir kismini burs olarak veriyor ama Istanbulda yasamak , ve okumak icin de burs lazim. Neyse , burs icin cesitli yerlere basvurulmus, islemler devam ederken bu gencimiz anneme telefon etmis. Ertesi gunu kayit icin Istanbula gitmesi gerektigini ve gorusmek istedigini soylemis. Annem de o gun bir duaya katilacakmis. Duadan sonra bulusmak uzere sozlesmisler. Dua icin bir araya geldiklerinde bir akrabamiz anneme   "Uzunca bir suredir sizin dernek cocuklarina harcanmak uzere biraz para kenara ayirmistim. .. Sana verecektim ama birkac aydir gorusmek kismet olmadi. Bunu al ve kime gerekiyorsa dernek cocuklarindan birisinin bir acil ihtiyaci icin harca "diyerek anneme bir miktar para vermis. Iste bu tam da ihtiyac kadar, yani bu basarili dernek cocugumuzun universiteye kayit ve yerlesme islemleri icin gerektigi kadarmis.  Oradan sonra annem sevincle cocugu ile bulusmus ve ona kayit islemleri icin gereken yardimi dernek adina ulastirmis.
Sonucta annem diyor ki ." ben sadece araciyim. Insanlari mutlu etmek ihtiyaclarini gidermek icin Rabbim beni vesile ediyor . Cunki ben onlara yardim etmek, onlari sevindirmek , derlerine derman olmak icin buyuk bir istek ve arzu duyuyorum vede bunun icin dua ediyorum. Boylesine isteyince de yuce Allah benim bir elime boyle yardimlari getirirp birakilmasini sagliyor. obur elimle de gerekli insanlara verilmesini gerceklestiriyor...
 
Insanlara hizmet, onlara yardim, cocuklari sevindirmek, faydali birseyler yapmak cok guzel. Boyle guzelliklerin hepimizin yasaminda yer bulmasi dileklerimle tekrar hayirli cumalar diliyorum

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : yardim, kanser, onkoday

TESADUF DIYE BIR SEY


Perşembe, Ekim 1, 2007 · Kategori: YASAM

Geçtiğimiz Pazartesi ders verdiğim sanat merkezinde çalışanlara yönelik bir hizmet içi seminer vardı. Semineri veren 50 yaşlarında bir İngiliz bayan. İskoçyalı olduğunu hemen konuşmaya başladığında anlıyoruz. Mavi gözleri ışıl ışıl parlayan , yüzünden gülümseme eksik olmayan , beden dilini de konuşturan , canayakın bir hanımefendi. İki gün süren seminer bize çalışma hayatındaki ilişkileri düzenlemeyi, kendimiz ve başkaları ile barışık yaşamayı oğretirken, benim için kazanımlardan biri de sözünü ettiğim Ayşe Hanımı tanımak oldu…

 

 Ayşe Hanım İskoçya da doğmuş büyümüş orta halli bir ailenin çocuğu imiş. Çok genç denebilecek yaşta kapıldığı bir gençle acele bir evlilik yapmış. 20 yaşında iken bir kız çocuğunu kucağına alıp, 21 yaşında aslında evliliğinin kocaman bir hata olduğunun farkına varmıs. O zamanlar bütün kabahatli olarak kocasını görse de şimdilerde en az onun kadar kendisinin de bu başarısız evlilikte pay sahibi olduğunu açıkça söylüyor… Ama hayat yaşıyarak öğreniliyor.. 21 yaşında iken yarım bıraktiği eğitim hayatına dönüp, psikoloji okumaya karar veriyor. Hem çocuğuna bakıyor , hem çalışıyor , hemde okuyor .. Master için burs bulup Amerika’ya gidiyor ve yıllarca çeşitli kliniklerde çalışıyor. Hayatta zoru başardığına inanıyor ve kendiyle gurur duyuyor… Ancak yaptıkları zamanla kendisine yetersiz geliyor, bir arayış içersinde.. Ne aradığını da bilemiyor ama dünyada farklı bir yerlerde olup , farklı insanlara yardım etme isteği içersinde… Bu duygularla Afrikada ve Asyadaki gönüllü kuruluşlara başvuruyor… Bir cevap alamıyor.. O kendini yeterli ve iyi hissetmediği dönemde bir şekilde Dubai’den bir özürlü çocuklar merkezinden iş teklifi alıyor ve diğerlerinden ümidi kestiği için kabul ediyor… Eşyalarını topluyor, hazırlıklarını yapıyor.. Ülkesinden ayrılmadan bir gün önce posta kutusunda gönderdiği başvuru mektuplarını buluyor.. Gönderdiği yerlere ulaşmadan geri gelmişler. Üzerinde bir sürü mühür, damga, yanlış adres ibaresi… Yani kısmeti Dubai….

 

Buraya geliyor ve birkaç ay sonra hayatındaki en büyük olay gerçekleşiyor..  Artık aradığı , eksikliğini hissetiği şeyi bulmuş. Müslüman oluyor… Ve sekiz yıldır burada insanlara, çocuklara, ihtiyacı olan herkese elinden geldiğince ulaşmaya, yardım etmeye çalışıyor…

“Buraya gelene kadar haritada yerini bile bilmiyordum .. Yolladığım bütün başvuruların yerine ulaşmaması , buradan iş teklifi gelmesi tesadüf müdür diyorsunuz? Hayır! “diyor.. “Tesadüf diye birşey yoktur.. Yüce Allah benim buraya gelmemi sağladı çünkü ben Müslüman olmalıydım”… Evet şimdi her cümlesini Elhamdülillah diyerek bitiriyor… Gözlerindeki ısıltı, dudaklarından eksik olmayan gülümseme ile kalplere nüfuz ederken “Yüzünüzdeki kırışıklıklar hep gülümseme kırışıklıkları olsun somurtma çizgileri değil” diyor.. Yaşanan her saniyenin şükretmeye vesile olduğunu anlatmaya çalışıyor… Hayat standardının oldukça yüksek olduğu bu bölgede maddiyatın çokluğundan tatminsiz ve mutsuz büyüyen çocuklara kainatın ihtişamında yüce yaradanı görebilmeyi ve aldığımız her nefes için ona şükür içinde teffekür etmemiz gerektiğini öğretmeye gayret ediyor… Büyüklere de tabi… Allah yardımcısı olsun…

 

Bu “Yaşadığına ve nefes almaya devam edebildiğine şükretmek” cümlesi beni birden yıllar öncesine götürdü…. 1999 yılı Ağustos ayı, büyük Marmara depreminin hemen birkaç gün sonrası… Televizyonun başında oturmuş şehirlerimizin nasıl yerle bir olduğunu, insanlarmızın hayatlarının nasıl darmadağan olduğunu gözyaşları içinde seyrediyoruz. Bir hastahanede hastalarla ropörtaj yapılıyor..Yataktaki bir hanımın  yanına yaklaşıyor soruyorlar: “Geçmiş olsun, nasılsınız, depremde kaybettikleriniz oldu mu?” diye O solgun yüzünde sakin olmaya çalışan bir ifade, ama gözleri çakmak çakmak, titriyen sesiyle anlatıyor. “ Ben depremde dükkanımızı, evimizi, annemi, babami, kardeşlerimi, kocamı, çocuklarımı, bir ayağımı ve bir kolumu kaybettim…” Soruyu soran şaşırıyor teselli sözleri söylemek istiyor , o devam ediyor “ Ama yaşamaya devam ediyorum… Yaşadığıma göre demek ki yapmam gereken birşeyler daha var.. Demek ki bu kadar güçlüyüm ki Allah bana böyle bir ömür verdi…Onu nası değerlendirip yapabileceğimin en iyisini yaparım onu düşünüyorum..”

 

Bu görüntü ve konuşma uzun süre hafızmdan silinmedi.. Bir insani böyle güçlü kılan neydi? Aslında insanoğlu ne denli güçlü , Öyle şeylerle basacıkabiliyor ki kendi de inanmıyor… Yanlızca içinde o imanı , o isteği, o desteği hissedebilsin… Kaldıracı bulan bilimadamı “Bana bir dayanak noktası gösterin dünyayı yerinden oynatayım” demiş . İşte bizlerin de dayanak noktası imanımız olduğu sürece dünyayı bile yerinden oynatabiliriz. Arkamızdaki o muhteşem gücün Rabbımızın olduğunu bilmek , inanmak ne denli muhteşem birşey.. Rahmetli büyükbabam evinde bütün gün yanlız otururdu. “Hiç canın sıkılmıyor mu büyükbaba” diye sorduğumda gülümserdi “ Niye sıkılayım ben yanlız değilim ki Rabbimle beraberdim” diye cevaplardı… Allah rahmet eylesin. İşte kilit nokta burası değil mi ? Her an,  her nefeste Rabbiyle olabilen insan için başarısızlık, ümitsizlik, depresyon, bunalım diye duygular ancak sözlüklerde birer kelime olarak kalir… O insan hep ümit doludur, coşku doludur, yaşama sevinci gözlerine yansır, kainata karşı sonsuz sevgi doludur ve her an, yaşadığı anın kıymetini bilir.. Şükür ve tefekkür içindedir…

Rabbım hepimizi böyle insanlardan olmayı nasip etsin inşaallah.

 

Yorum (2) Yorum yaz! Etiketler : dubai, inanc,

TEK YUREK , TEK YUMRUK OLMA ZAMANIDIR


Cuma, Eylül 26, 2007 · Kategori: YASAM

Son günlerde hepimizi üzüntüye ve düşünceye sevkeden , içimizi kabartan , kendimizi sorgulamamıza neden olan olaylar yaşanıyor.. Hepimizin cok iyi bildigi gibi,  daha çok birlik ve beraberlik içinde olmamızı gerektiren olaylar bunlar. Ancak ülkemiz ve milletimiz üzerinde oynanan oyunlar ne denli ağır ve karmaşık olursa ,  bu milletin evlatlarındaki vatanperverlik , iman ve inanç böyle zamanlarda daha da  yogun bir sekilde ortaya çıkıyor..

 

Hafızam beni otuz yıl önceye götürüyor. Babam Mus'un Malazgirt ilçesinde memuriyet yapıyor.. O zamanın bu küçük ilçesi her türlü imkanlardan uzak. Medya şimdiki gibi güçlü değil. Televizyon yok, gazeteler bir gün sonra elimize ulaşıyor, dergiler bir hafta sonra geliyor kasabaya.. Dünya ile iletişimimizi sağlayan telefon, postahaneden bağlatılıyor . Bir İstanbul yada Bursa ile konuşmak için telefon bağlatmak istiyorsun,  normal telefon bir iki güne bağlanıyor. Yildirim arasak belki on onbes saat sonra gorusulebiliyor.  Bazen niye aradığımızı bile unutmuş oluyoruz. İmkanlar kısıtlı ama hayat olabildiğine güzel. İnsanlar saygılı, insanlar sevgi dolu... Kendi şehrımızdan çok uzak bu vatan parçasında alabildiğine güzel komşuluklar, dostluklar yaşıyoruz. Lojmanımızın hemen yanıbaşındaki yerli komşularımız her ekmek pişirdiklerinde bize de getiriyor. Yoldan geçerken minik iskemlelerde kapı önlerinde oturan yerli halk ayağa kalkıp bizi selamlıyor. Bayramlarda kapımız açık , evimiz ziyarete gelenlerle doluyor… 

 

Evet yıl 1973 , yaz günleri .. Tek dünya bağlantımız olan radyomuzdan bir haber duyuluyor Türk ordusu Kıbrısa çıkarma yapmış. Savaş var.... Babam diğer memurlar ile birlikte Hükümet binasında Kaymakam Beyle toplantı yapıyor. Kasabanın sokaklarındaki duyuru megafonlarından marşlar çalınmaya başlıyor... Birisi son gelişmeleri halka bildiriyor sürekli... Kahramanlık , vatan, bayrak şiirleri okunuyor. Hükümet binasının  önünde insan seli oluyor bir anda. Bütün kasaba oraya akıyor... Erkekler sıraya giriyor. Bizi de askere alın diye... Topu topu birkaçbin nüfusu olan kasaba,  çevre köylerden gelenlerele birlikte mahşer yeri gibi oluyor... İnsanlar sokaklarda ellerinde bayraklar. Bizde gideceğiz , bizde .. Türkiye , Türkiye diye bağırıyorlar.... İşte bu kasaba Doğuda, Van Golünün kuzey kısmında kürt vatandaşlarımızın yaşamlarını sürdürdükleri bir yer. Ama o gün herkes tek yürek... Hepimiz birimiz , birimiz hepimiz için... günlerce bu canlılık bitmiyor. Radyolar açık, megafon radyodan yayın yapıyor... Kıbrıs ta savaş sonuçlanana kader herkes ayakta , herkes tek yumruk...Savaş sonrası kasabaya dönen gaziler birer kahraman olarak karşılanıyor.. 

Evet , çocuk aklımızda derin izler bırakan o günlerin ardından yeni okul döneminde ilkokulumuzda kahramanlık hikayeleri yazıyor onları tiyatro oynu haline getirip oynuyoruz bütün kasaba seyretmeye geliyor...

Annemin dediği gibi hayatımızın en yok yoksul ama en güzel yıllarını geçirdiğimiz o kasabadan ağlıyarak ayrılıyoruz zamanı gelince...

 

 İşte bu vatanın evlatları , hepimiz biriz aslında , kahraman yürekler, içimizdeki o yüce duygular hep bir. Ama ülkemiz o kadar stretejik , o denli değerli ki üzerimizde çok ağır oyunlar oynanıyor... Eğitimsiz insanlarımızı acımasızca kullanıyor , başımıza inanılmaz belalar sarıyorlar... İşte şimdi de tek yürek, tek yumruk olmanın zamani. Hepimiz askeriz sloganları sokaklarda kalmamali... Mehmetçik sınırda, sınır ötesinde, dağda mücadelesini gözünü kırpmadan veriyor. Sosyal ve ekonomik mücadele de bizim isimiz.. Biz burada Türkiye'den üçbin km uzakta en azından satın alacağımız peyniri salçayı bile Türk markası alıyoruz... Yan yana duran onlarca salamura yapraktan, mandalınadan Türk mali olanını seçiyoruz.. Türk mali , Türk kuması satan magzalardan giyisi alıyoruz.. Medyanın günlük hayatımızda, dünyayı oturma odamızın başköşesine getirdiği, dünya televizyonlarının her türlü yorumları ile insanların beyinlerine nüfuz ettiği bu günlerde elimizin ve gücümüzün yettigince bizi ve bizim gerceklerimizi anlatmaya calisiyoruz.

...

Allah hepimizin yardimcisi olsun.

 

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : teror, asker, savas, birlik, beraberlik, vatan

BIZIM COCUKLARIMIZ


Pazartesi, Eylül 22, 2007 · Kategori: YASAM

 

SEHITLERIMIZIN HATIRASINA

 

 

“Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz anlayamazsınız.” (Kur'an-i Kerim Bakara s. 154 . ayet)

 

“Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar diridirler. Rableri katında rizıklandırılmaktadırlar” (Kur'an-i Kerim Ali Imran s. 169.ayet)

 

 

Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
BİR HİLÂL uğruna, yâ Rab, ne GÜNEŞLER batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!..
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor TEVHÎDİ...
BEDR'in arslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni târîhe!" desem, sığmazsın.

Mehmet Akif

 

 

Dualarimiz butun sehitlerimiz icin....

 

 

 

 

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : sehit, asker, turkiye, vatan

BIR BAYRAM


Cumartesi, Eylül 13, 2007 · Kategori: YASAM

Dün Akşam saatlerinde beklenen haber geldi. Yarın Bayram… Evet bu coğrafyada ulemanın çölde hilali görmesi yeni ayın girdiğine işaret ve bayramın geldiği akşam namazından sonra onaylanıp duyruluyor.

 

Haberin alınmasıyla kızlarım sevinçle havalara zıplıyor… Yarın Bayram..


Ne büyük sevinç, ne büyük mutluluk… Ah bende çocuk olsaydım şimdi… Içim öylesine coşkuyla doluverseydi … Sevgiyle kucaklayıverseydim herkesi, adrniyetsiz, barışçı, bağışlayıcı, saf ve temiz…

 

Oysa büyük olmanın dayanılmaz ağırlığı sırtıma binmis. Düşünüyorum…


Bayramın sevincini hissediyorum ama bir yanım buruk… Şu bayram gununda acı ve ızdıraplar içinde kavrulan insanlar, her sabah gazetelerin ilk sayfasından gelen zulüm haberleri gözümün önünde canlanıyor…. Ve vatanı için toprağa düşmüş askerler…


Ve Rabbım onların hepsine cennet müjdeliyor.. Onlar en güzel makamlarla ödüllendiriliyor sonsuza kadar… Ben , aslında insanlık adına üzgünüm, hüzün doluyum . Insanlığımdan utanıyor , çaresizlikle kıvranıyorum.

 

Ancak biliyorum ki Rabbım söyle buyurmuş yüce Kur’an- Kerimde “Allah yolunda öldürülenler için ‘ölüler’demeyin. Bilakis onlar diridirler. Fakat siz anlayamazsınız.” (Bakara s. 154 . ayet) ve “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanma. Bilakis onlar diridirler. Rableri katında rizıklandırılmaktadırlar” (Ali Imran s. 169.ayet)


Maneviyatın doruklarda olduğu bu çok önemli günde bütün şehitler ve zulüm görenler için duacıyım….

 

Ve bizler, bayrama eriştiğimiz için seviniyoruz gerçekten . Ancak yaşadığımız Ramazan'dan çıkmış olmanın, oruç günlerini arkada bırakmanın ve rahatça yeme-içme ve istediğimiz gibi davranma serbestliğine ermenin sevinci değil, kulluk vazifesini eda etmiş olma ve Rabbımın affına nail olabilme ümidiyle gelen gönül ferahlığı aslında. Biz, Ramazan'ı arkada bırakmanın değil, hata ve günahların ağırlığından kurtulmuş olmanın bayramını yapacağız... Evet, bizim bayramımız, başlangıcı rahmet, ortası mağfiret ve sonu da cehennem ateşinden kurtuluş olan Ramazan-ı şerifi tam değerlendirip, Allah'ın rahmetinin enginliği ve o rahmetten nasiplenme beklentisi ile kutladığımız bayramdır

 

Bütün insanlığa kutlu ve hayırlı olsun.

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : ramazan bayrami

BAYRAMLARDA COCUK OLMAK


Cuma, Eylül 12, 2007 · Kategori: YASAM

 

 

 

Yillar, yillar onceydi. Ilkokul ikinci siniftaydim. Bir Ramazan Bayrami sabahi cok istememe ragmen gozlerimi acamiyor ,yutkunamiyor, kolumu bile kipirdatamiyordum. Agir bir anjin geciriyordum. Hasta yatagimin basucunda temiz bayramliklarim…. Ter icinde uyandigimda vakit oglene yakindi. Kipirdandigimi goren annem , babam hemen kosup yanima gelmisti. Ben , bana gulumseyen , elini alnima koyarak “ atesi dusmus” diyen babami gorunce: “Baba bayram namazina mi gidiyorsun?” diye sormustum. Babam gulumseyerek :”Gittim geldim evladim oglen oldu” diye cevapladi. Hickirarak ag;amaya basladim “Ama olmaz, sayilmaz bu , ben uyanamadim, bayramliklarimi giyip seni kapida karsilayamadim, elini opemedim. Boyle bayram olurmu?…” 

 

Evet bayramlar ; sabah namazinda uyanmak, tertemiz giyinmek, evi toplamaya anneye yardim etmek, bayram namazindan donen babayi sevinc icinde kapida karsilamak sonrada sirayla anne babanin ellerini operek bayramlasmak ile baslardi….  Bu torenin ardindan ailece edilen kahvaltinin lezzetine doyulmazdi. Hemen sonra da kapi calmaya baslar, neredeyse oglene kadar mahallenin butun cocuklari sirayla bayramlasmak icin akin ederlerdi.  Onlar icin ozel sekerler alinir, harcliklar onceden hazirlanirdi. Hatirlarim, rahmetli Hakki dedem bir kac gun onceden bozuk para hazirlardi. Bursa’nin Uludaga yaslanmis yamacindaki iki katli kucuk evin kapisini calan cocuklar bayram harcliklari icin siraya girerlerdi…. Pencereden baktigimda ailece tertemiz giyinmis bayramlasmaya giden aileleri gorur, onlari seyretmeye bayilirdim. Cocuklar sevinc icinde sekerek yururler, anne babalarinin ellerinden tutar heyecan icinde misafirliklere giderledi… O zamanlardaki hissedilen cosku oyle farkli oyle guzeldi ki! Evin kapisi hep calsin, hep birileri gelsin, bende tatli ve kahve sevisi yapayim , seker tutayim isterdim… Insanlar hep sevgiyle birbirlerine sarilsin, yumusak ve neseli sesle konussunlar, birbirleriyle hos sohbetler yapsinlar isterdim. Buyuklerin yuzu hic asilmasin, hep gulsunler bizim gibi mutlu olsunlar isterdim…

 

 O yuzden yillar sonar da kendi cocuklarim oldugunda yine bayramlarda cocuklar gibi seviniyorum. Dilimizde rahmetli Baris Manco’nun sarkisi, hazirliyoruz kahvaltimizi.

 

“ Bu gun bayram erken kalkin cocular/ Giyelim en guzel giyisileri / Elimizde taze kir cicekleri / Uzmeyelim annemizi…”

  

Bayram namazindan sonra Mubarek Ramazan ayini idrak etmis olmanin sevinciyle, kendimizi daha iyi tanimis, nefsimizle mucedeleyi daha bir ogrenmis olmanin coskusuyla , yeni bir bayrama daha hep birlikte kavusmus olmanin heyecaniyla dopdolu  birbirimizi kucakliyoruz.

 

Kahvalti ederken Rabbimin nimetlerine daha bir sukurediyoruz.  Sirayla anlatalim bakalim bir ay orucluyken neler hissetmistik. Simdi neler hissediyoruz.? Kendimizde nasil bir gelisme goruyoruz.?  Daha bir guclu mu hissediyoruz?. Acliga tahammul edip agzimizi tutmayi, kotu olaylara , incinmelere tahammul edip dilimizi tutmayi ogrendik. Daha bir olgunlastik . Birbirimizi tebrik ediyoruz. Allahimiza dua ediyoruz hep birlikte bize yine boyle bir Ramazani dolu dolu yasamayi nasip etsin diye…

 

 Cosku icinde edilen kahvaltiyi sukur ile bitirip bu coskumuzu butun insanlar ile paylasmak icin sabirsizlaniyoruz. Biz nasil mutluysak butun dunya mutlu olsun istiyoruz.

 

Oylesine sevincle kucaklamaliyiz ki insanlari oruc tutmayanlar da birdahaki Ramazana oruclu olmayi istemeliler….

  

Evet , bayramlarda hep cocuk olmak istiyorum....

 

 Imkansiz mi ? Zor ama imkansiz degil. Deneyelim. Onlar gibi ard niyetsiz, bagislayici olamaya calisiyorum. Sevgiyle kucaklamak istiyorum ayrimsiz herkesi. Nefsime karsi mucedelede bir adim daha attim. Artik daha da gucluyum. Rabbime sukediyorum bana bunlari nasip ettigi icin. Dua edip yardim diliyorum  bildiklerimi , hissettiklerimi diger insanlarla paylasabilmek icin.. Dunyanin pek cok yerinda aci ceken insanlarin, hayat mucadelesi veren muslumanlarin kaderini degistiremem tek basima biliyorum. Ama bir kibrit cakiyorum karanlikta … Ates bocekleri misali kendimizi aydinlatarak baslayalim isik sacmaga diyorum.. ..

 

Bu , Butun Insanligin Bayrami Olsun Istiyorum

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : bayram, cocuk

« Önceki ::