YASAM
Cumartesi, Ekim 14, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

Bu sabah uyandığımda yine her yeri kalın bir sis tabakası altında buldum . Evet sisin bu mistik, gizemli havası beni büyülüyor. Hele zaman zaman açılmaya başlayıp da ardındakileri hayal meyal gösterdiğinde insan merak içinde seyre dalıyor. Sanki ilk kez görüyormuşçasına dikkatle keşfediyor her detayı. Sonra aşağılara bastıran sis perdesi yükseklerde kalan ağaçların dallarını, dağları , tepeleri (burada gökdelenleri) tam kaplamadığında ortaya müthiş bir manzara çıkıyor. Bir hayalin içinden , bir masaldan canlanmış devler gibi yükseliyorlar sis tabakasının üzerinde..
Hayatimda en güzel sis manzarasını onbeş yıl kadar önce Karadeniz de Uzungöl’e gittiğimizde görmüştüm. Uzungölün etrafını çevreleyen dağlar yemyeşil göğe yükseliyorlardı. Bembeyaz sis tabakası adeta dantel ve kupürden bir gelin duvağı gibi dağları sarmalıyarak eteklerine doğru uzanıyordu.. Dağlardan akarak gelen dereler ara ara sisin gizemli perdesi arasından sızmaya çalışan güneş ışığının yansıması ile gümüş gelin telleri gibi pırıl pırıl parlıyorlardı… Hele bir de yavaş yavaş yaylalara doğru çıkmaya başlayıp da sis tabakasinin üzerine varmaya başladınız mı aşağıdaki manzarayı seyre doyum olmuyordu… Güneş ışığının yere ulaşabilen hüzmeleri yesil ormanlar ve masmavi gol üzerinde sanki dans ediyor , her bir hareketlerinde yeryüzü ebem kuşağının yedi rengine boyanıyordu… Paha biçilmez bir mücevheri seyrediyormuşçasına heyecan duymuştum.
Aslında kar yağarken seyretmeye de bayilirim.
Ya sağnak halinde yağan yağmura ne demeli? …. Onun öyküsü ise bambaşkadır…
Herşeyin , hepsinin çok farklı özellikleri , inanılmaz güzellikleri var ; bakmayı ve gormeyi bildikten sonra…
Bakmayı , görmeyi bildikten sonra dedim de 25 yıl kadar önce okuduğum bir hikaye geliverdi aklıma…
Bir hastahane odasında geçer olay. Çok ağır durumda iki hasta aynı odada yatmaktadır. Gri duvarlı, hastane ve ilaç kokulu bu odada ilerleyen hastalıklarına rağmen birbirlerine destek olmaya, sohbet etmeye çalışırlar. Yerlerinden kalkamamakta, her ihtiyaçları için hastabakıcıya ihtiyaç duymaktadırlar. Hastalardan birisi cam kenarında, diğeri duvar kenarındaki yatakta yatmaktadır.
Bu böyle günlerce sürer gider… Duvar kenarında yatmakta olan hasta baştan sevinerek dinlerken, gün geçtikçe inceden inceye bir kıskançlık hissetmeye başlar. Niye onun yatağı duvar kenarındadır?, neden o bu güzelim manzarayı görmemektedir? Bu haksızlık diye düşünmeye başlar. Bir gece cam kenarındaki hasta aniden rahatsızlanır. Duvar kenarındaki hasta bir bağırsa , hemşireyi çağırsa, arkadaşına yardım etse diye düsnür. Ama kıskançlık ve haset galip gelir. “Nasıl olsa ölecek, çok ağır hasta.. Kendime de bir şans tanımalıyım” diye düşünür, nefsine yenik düşer seslenip kimseyi çağırmaz.
*********
Oglen olmak uzereydi.. Elimde kahve fincanim pencerenin onune oturdum . Disarida oyle guclu bir sicak vardi ki balkona bile cikmayi goze alamamistim. Camlara elimi surdum, renkli camlar gunes isigindan isinmisti. Havada agir birde nem vardi. Gokyuzunun o guzelim mavisi , sarimtirak bir sis tabakasi ardinda kaybolmustu. Yanibasimizda hizla yukselen insaata baktim. Isciler , baslarini, yuzlerini sarmislar karincalar gibi calismaya devam ediyorlardi. Nede hizli yukseliyor bu insaat diye dusundum. Daha baslayali iki ay bile olmadi oysa. Simdiye dek hicbir yerde bu kadar hizla ilerleyen , bu kadar cok sayida gokdelen insaatini bir arada gormemistim. Isciler , is makinalari gece gunduz calisiyordu. Isciler ise Hintli, Afgan yada Bangladesli. Gulumsedim. Aslinda bu modern yuzlu yeni dunya sehrinin gercek kuruculari bu isciler diye dusundum.
Oglen ezani duyuldu. Insani etkileyen , gur ve berrak bir sesle okunuyordu. Bir kipirdanma oldu isciler arasinda . Baktim, bir karton , bir koli parcasi, bir cimento cuvali bulan , uzerinde namaza duruyordu. Yuce yaradanin huzurunda , o muthis sicak altinda , kavrulmus bedenler saflar olusturuyordu. ….Tam gun calisan klimanin serinligini daha bir cok hissettim sirtimda bir an. ……dondum……
Penceremin onune geri dondugumde adamcagizlar kucuk gruplar halinde kizgin betonlara oturmus , birer madeni kabin icersindeki yemeklerini paylasarak yiyiyor , sohbet ediyorlardi. Birden cok neseli , mutlu gorundukleri dikkatimi cekti. Yemeklerini bitirenler ise yine betonlarin uzerinde uzanmis , yorgun bedenlerini biraz da olsun dinlendirebilmek icin uyumaya calisiyorlardi… Bir iki gun once gormustum de uzun uzun dusunmustum bu manzara uzerine . : ’Aslinda belki de onlar bizden , buradaki pekcok kisiden daha mutlu ve huzurlu gorunuyorlardi. Calisacak isleri var, yiyecek ekmekleri var hatta para biriktirip memleketlerindeki ailelerine de yollayabiliyorlar. Baskaca bir kaygilari da yok. Bizim ugrastigimiz yapay problemler onlari hic ilgilendirmiyor bile. Bir araya geldiklerinde oturup sukrediyorlar ve huzur icinde muhabbet ediyorlar” . Evet findik kabugunu doldurmayacak dertler edinenlerin yapay problemlerinin , findiga can verenle ilgilenenler icin hic bir onemi olmayacagini anlamak zor degil…..
Bizim evin esyasini da dort bes Afganli tasimisti. Onlari hatirladim bir an. Bir dusunun , biz agir bir esyayi birer ucundan tutsak , tasimaya kalsak, birbirimize nasil komut yada isaret veririz, nasil sesleniriz. ‘Dur , yavas , hadi yavas yavas” falan deriz degil mi? Onlar ise her esyayi yukleniklerinde birbirlerine sadece” Sabir sabir sabir’ diyorlardi. Koca gun bir evi yerlestirdiler agizlarindan baskaca birsey cikmadi.. Ne bir ah , nede of… sadece sabir , sabir, sabir …..
Sabretmeyi biliyorlar dedim, sukretmeyi de biliyorlar, zikretmeyi de…. Birde fikredebiliyorlarsa ….. Utandim … Yasamim boyunca sarfetmis oldugum her memnuniyetsizlik ifade
Sabir ve sukurle ilgili bir hikayeyi hatirladim birden . : “ Hicretin ikinci asrinda iki Allah dostu yasarmis . Birinin adi Sakik, digeri Ibrahim Ethem… Iste bu iki veli karsi karsiya oturmus sohbet ederken , Sakik sormus:’ Nasil yasiyorsunuz? ‘ Ibrahim Ethem :’ nasil yasayacagiz.. Bulursak sukrediyoruz. Bulamazsak sabrediyoruz…’diye cevaplamis. Sakik” Bizim Horasanin kopekleri de boyle yaparlar.” Demis. Bu cevaba sasiran Ibrahim Ethem: “Ya siz ne yapiyorsunuz?’ deyince Sakik:” biz mi? Bulursak bizden daha muhtac olanlara veriyoruz . Bulamazsak sukrediyoruz. Ibrahim Ethem ayaga kalkip dostunun elini opmus. Iste marifet sirrina erenler boyle tatli tatli konusur ve birbirlerinden tatli tatli ayrilirmis. Herkes noksanini gormege, gidermeye , bilmedigini ogrenmeye calisirmis……
Iste burdaki iscilerde her daim sabrediyor , bulamadiginda sukredip buldugunda ise hep beraber paylasiyorlardi benim gozledigim. Bu hikaye canlaniverdi gozumde…
Onlardan ogrenilecek ders alinacak cok sey var diye dusundum…Kendimize dert edindigimiz anlamsiz yapay sorunlari bir tarafa birakip dusunmeliyiz biz de ….. Daha cok cok kullanmaliyiz bu uc kelimeyi sabir , sukur ve zikir . Bir de fikretmeliyiz. Dusunmeliyiz . Belki de en az yaptigimiz sey bu bu yasam kargasasinin icinde . Programlanmis robotlar gibi haraket ediyoruz. Gazete denilen kagit parcalari, televizyon proramlari , etrafimizdakilerin hic durmadan yaptiklari yorumlar ve yonlendirmeler…. Ve daha pekcok olumsuz etken programliyor bizi. Oysa bir basarabilsek dusunmeyi, farkina varmayi … etrafimiz oyle guzelliklerle mucizelerle dolu ki…. Her kotu dedigimizde de ne dersler ne guzellikler sakli….
Kardescigimin dedigi gibi “… dusunelim katiksizligi, safligi; eldegmemisligi, dokunulmamisligi ,salt olani ve guvenelim kendimize….
Salt olan, mutlak olan oyle bir ates ki, ates ustune ates. Oyle bir yag ki nerdeyse kendi kendini tutusturacak billurlukta. Ve salt guzellik nurun adi , kim ne derse desin senin icinde… Neyi gormek istersen onu gorursun, neye dokunmak istersen ona dokunursun. Sen ugrunda evrenin yaratildigisin.
Dusunelim ve artik farkina varalim bazi seylerin….
Sabahin erken saatleri… Yine penceremin onundeyim. Disariyi yogun bir sis perdesi kaplamis goz gozu gormuyor. Neredeyse onumuzdeki evi bile goremiyorum. Bulut bulut inen sis bazen hafif ruzgarla aralanir gibi oluyor. Az otedeki parkin yesilini, yada evlerin catilarini secer gibi oluyorum , sonra heresy yine o yogun beyazligin arkasinda kayboluyor. Nem, evin icinde bile hissediliyor sanki…. Kendime sicak bir cay yapiyorum, fincanimi avuclarimin icine aliyor, uzerinde dumani tuten mis gibi burcu burcu kokan cayimi yudumlayarak bu inanilmaz guzel, mucizevi manzaraya daliyorum.
Yasami dusunuyorum …. Cogumuz icin su sis tabakasindan farkli gorunmuyor. Bir adim sonrasini bile hesaplamaktan , bilebilmekten aciziz aslinda… O yaptigimiz uzun vadeli planlarin kaci gerceklesebilecektir aslinda…. Birden annecigimden duydugum bir soz aklima geliyor. "Hayat aslinda bir halinin dokunusu gibidir" demisti. "Desen bellidir gercekte ama sen goremezsin tamamini. Her an bu deseni olusturmak icin yeni bir ilmek atarsin hayata ve ilmek ilmek dokursun yasamini." Omur tamama erdiginde de halinin tamami dokunmus olur. Iste o an ortaya cikmis olur butun desen , dogrusuyla, hatalariyla…….
Bu zorlu hayat yolculugunda her an, her davranis cok onemli bizler icin. Cunku sarfettigimiz her soz. attigimiz her adim olusturuyor bu yasam halisini. Soyledigimiz her soz uzayda cinlayarak dolasmaya basliyor, yok olmuyor. Yaptigimiz hatalari zamani geri alarak duzeltme imkanimiz yok. Elimizden geldigi kadar az hata ile dokumaliyiz onu….
En kolay yaptigimiz hata nedir? diye dusunuyorum. Bence kendi isimizden cok baskalarinin ne yaptigi ile, nasil oldugu ile, onlarin hatalariyla ilgileniyoruz hep….. Kulaklarimda Peygamber Efendimizin (SAV) su Hadisi Serifi cinliyor. " Bir mu'min diger bir mu'min kardesinde gordugu bir ayiptan oturu onu kinarsa, kinayan o kinadigi ayibi islemeden can vermez" Urperiyorum:
Bu konuyla ilgili bir hikaye okumustum: Yalova Vaizlerinden Mevlud Karakus Hoca Efendi anlatiyordu: " Istanbul'da taninmis hocalardan Hafiz Mehmet Efendi 'nin derslerinde bulunuyordum. Her biri inci mercan kadar kiymetli sozlerini dikkat ve alaka ile dinliyor cok istifade ediyordum. Merhum Hoca o kadar guzel konular secerdi ki hayran olmamak mumkun degildi. Fakat cok acele konusur , adeta kelimeleri birbirine karistirirdi. Bu nedenle dersleri dinlemek. Hele kulagi biraz az isitenler icin hayli zor oluyordu. Bir gun yine onu dinlemistim. Kendi kendime : - Ah ne olurdu , su hoca efendi biraz agir konussa, kelimelerin ve cumlelerin hakkini verse , soyledikleri daha iyi anlasilirdi diye icimden gecirdim. Aradan zaman gecti, nasil oldu anlamadim , O gune kadar tane tane konusmak aliskanliginda olan fakir de, tipki Hoca Mehmed Efendi gibi acele konusmaya, kelimeleri karistirmaya basladim. Sanki, Onun hali bana giydirilmisti. O gunden beri bunu duzeltemiyorum……"
Evet bir kimsede hata , kusur ayip gordugumuz zaman, once kendimizi bir yoklamaliyiz degil mi?
Ne demis Koca YUNUS
" Cumleler dogrudur sen dogru isen,
Dogruluk bulunmaz sen egri isen"
Yavas yavas sis perdesi aralanmaya basliyor, Sicak simsicak gunes isinlari uzaniyor beyaz pamuk yiginlarinin arasindan. Aydinlatiyor isitiyor dunyayi. Butun guzellikleri ve ihtisamiyla ayaklarimizin altina seriliveriyor Yuce Rabbimizin bize sundugu nimetler….
Cok yolumuz var daha alacak , cok…. Sukrederek Rabbime , kalkiyorum yerimden , karisiyorum hayata…...
Durum boyle olunce findik kabugunu doldurmayacak tasalarin , yapay problemlerin, findiga can verenle ilgilenen bizler icin hicbir anlami olmadigi ve hicbir sorun yaratmiyacagini anlamak zor degil! degil mi?
Dusunelim hep birlikte ; katiksizligi, safligi, eldegmemisligi, dokunulmamisligi,kullanilmamisligi, salt olani, mutlak olani dusunelim! Ve guvenelim kendimize...
Salt olan, mutlak olan, oyle bir atestir ki , ates ustune ates,... Oyle bir yag ki, nerdeyse kendi kendini tutusturacak billurlukta...Ve salt guzellik nurun adi... Kim ne derse desin hep bizimle , icimizde ...
Neyi gormek istersek onu goruyoruz, neye dokunmak istersek ona dokunuyoruz...
O zaman parmaklarimizin ucunda yasam. Asil olan butun olumsuzluklari , kotulukleri bizim sinirimiza geldiginde durdurabilmektir , iste en buyuk sir burda degil mi?
Biz butun enerjimizi , gucumuzu, zamanimizi ve bize bahsedilen butun guzellikleri ve hasletleri Hz. insan olmak icin kullanmak icin ugrasacagiz ve Rabbimize tevekkul edip gerisini ona birakacagiz. Ve o zaman seyreyleyecegiz cihani bakacagiz hersey nasil kolaylasiyor, icimiz mutmain, huzur dolu her iki dunyamiz da cennete donmus , sevinc ve huzur icinde , cosku icinde kucakliyacagiz yasami...
sevgili kardesimin gibi
"yasamaktan o kadar buyuk zevk aliyorum ki
Icimden aglamak geliyor"
ve de
Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken.
Ya hayattır, yahut kefen
Narın da hoş, nurun da hoş
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana sefa
Narın da hoş, nurun da hoş
Kahrın da hoş, lütfun da hoş
Ne mutlu Sen'i bulabilene!...
İşte yine sıcak ama gerçekten sıcak bir yaz sabahına günaydın diyoruz. Bu coğrafyada çoktan yaz ortası oldu bile.. Artık gökyüzü kum rengi, o güzelim maviyi görebilmek çok zor.... Sarı , puslu , nemli bir sıcak kaplamış her yeri... Dürüstçe söylemek gerekirse bazen düşünüyorum niye burdayım diye.. Oysa ben masmavi gökyüzüne . yemyeşil ağaçlara çimenlere aitim. Öyle bir ortamda mutlu hissederim kendimi. O zaman daha bir ilham gelir, içim kıpır kıpır , dudaklarımda sevdiğim şarkının melodisi kendimi kuşlar gibi özgür hisseder , sevinç dolu olurum.
Evet bu gördüğüm sarı puslu , kum rengi gökyüzü , duru mavisi bulanmış deniz ve yaprakların yeşili solmuş palmiyeler için ne hissediyorum acaba... Mutlu olmak , şükretmek, sevinmek için yeşile ve maviye kavuşmayı mı beklemeliyim....??
Ama hani an bu andı yaşanacak ... Belki bir an sonrası olmayacak... Mutuluğu kurallara ve mekanlara bağlamaya, sevinci,sevmeyi ve elimizde olana şükür etmeyi ertlemeye ne zamanımız ne de hakkımız vardi hani.
Her güzellik kendi mekanında ve zamanında, ortamında güzel... Eğer öyle olmasa Rabbim öyle yaratmazdı değil mi. ? Neyi neyle kıyaslıyoruz ki... Yeşil yağmurla, çöl sıcakla güzel... Kar dağlarda ve soğukla var... Deniz ise her haliyle gizemli ... Tıpkı bir ayna gibi .... Kurşuni iken hüzünlü, masavı sevinçli, yeşil iken romantık ve dinlendirici , bulanik iken saklar bütün içindekileri, gizemli.... Ama her hali bir başka duruştur, başka bir deyiş, bir başka güzellik...
Bu güzellikleri göremeden hep aynı hayalin peşinde koşmak ve mutluluğu hep orada sanmak ne kadar doğru ki... ?? Mutluluğu ertelemeye zaman var mi...??
Rabbimın yarattığı her bir atomdan elektrondan, gözle görülemeyecek en minik varlıktan güneş sistemlerine, bütün kainata kadar her şeyi görüp algılamak, anlamak, insan denilen varlığa dönüp bakmak, kainatı içinde barındıran bu muhteşem varlığın farkına varmak için daha ne bekliyoruz ki..?? Rabbimın azameti ve büyüklüğü, güzelliği, cömertliği, bütün evreni kaplayan rahmetini idrak edebilmek için , fikretmek ve şükretmek için illa ki herşey bizce yolunda mı gitmeli....??
Bulunduğumuz ani inci dakikasına , mekanı ise cennete çevirecek yine biz değilmiyiz? Neyi görmek istersek onu görürüz, neye dokunmak istersek ona dokunuruz... . Ne kimlik kaygısı , ne yalnızlık, ne bunalımlar, ışığın özünde kaybolur kaygılar..
Öyle ise nedir bu memnuyetsizlik... İliklerimize işleyen sıcağın gücünü , sararmış gökyüzünün ve bulanik denizin gizemli güzelliğini farketmek , hissetmek, tadına varıp şükretmek varken nasıl böyle gaflet içinde olabiliyoruz ki...??
Haydi , muhteşem güzel bir dünyanın , harkulade sırları içinde bulunduran bu inanılmaz güzel coğrafyasında hayata yine, yeniden merhaba ...
Bu Güzel Cuma sabahında Rabbime söyle dua ediyorum:
Ey sıkıntı vr dara düştüğümde dayanağım olan,
Musibet zamanında yegane umut kaynağım olan
Yalnızlık ve kimsesizlik anımda beni her daim huzrunda olduğumu hissetirerek yanlızlıktan kurtaran
Elimizdeki her çeşit nimetin yegane yaratıcı ve sahibi olan
Keder ve sıkıntılar altında ezildiğimde onları üzerimden kaldıran,
En muhtaç hale düştüğümde bana yardım eden
En dar ve zor durumda olduğumda, her korkumda yegane sığınağım olan
Hayret ve şaşkınlığa düştüğümde bana yol gösteren
Ayıp kusur ve çirkinliklerimi örten
Kalp yaralarını tedavi eden ve olmuş kalpleri nuruyla dirilten
Zulme ve haksızlığa uğrayanların yegane sığınağı olan
Ey mülkün gerçek sahibi olan Rabbim
Sen her türlü noksan ve kusurdan munezzehsin, Senden başka ilah yok ki bize imdad etsin. El aman ., cehennem azabından bizleri muhafaza eyle .
Bize her iki dünyada da güzellikler ihsan et, Yaratılışımızı güzelleştirdiğin gibi ahlakımızı da güzelleştir, Bize senin sevgini, senin yanında sevgisi bize fayda vereceklerin sevgisini ver Nimetlerin de hayırlısını ver. , Allahım, seni anmak, sana şükretmek,sana güzelce kulluk etmekte bize yardım et . Fayda vemeyen ilimden, husu duymayan kalpten, Kabul olmayan duadan sana sığınırız, Ey kalpleri halden hale çeviren Rabbim kalplerimizi dinin üzere sabit kıl !
AMIN
Tam gün batımı , güneşin kızıl sarı ısınları ile boyanmış yeryüzü.... Denizin mavisı, gökyüzü, çatılar, göğe doğru yükselen camla kaplı binalaların yüzleri hep turuncu ışın hüzmeleri ile kaplanmış. Yangın yeri …
Hafif bir serinlik çökmüş ortalığa, gündüzün nemi sıcağında nefes alamayanlar sokaklara dokulmuş.. Akşam ezanı yankılanıyor minarelerden… Bir gün daha sona eriyor… Akşamın alacakaranlığı çökerken yavaş yavaş insanın gönlüne de bir hüzün , bir ürperti düşüyor. Gecenin sessizliğinde kendini daha mı iyi dinliyor insan… Ondan mıdır bu ürperti… kendiyle başbaşa kalması zordur aslında… Kendine dönüp vicdan aynasından bakabiliyorsa insan en değerli vakitlerdir bunlar..
Yedi küsur milyar insanın yaşamını sürdürdüğü bir dünyadayız. Nefes alıp veriyoruz. Öyle yada böyle bir topluluğun içindeyiz, sosyal ilişkilerimiz , bir çevremiz var. Yiyip içiyor, temel ihtiyaçlarımızı , hatta fazlasini karşılıyor, kimi etrafımızdakilerle anlaşıp mutlu oluyor, bazen seviyoruz onları ve de sevildiğimizi düşünüyoruz kimi zaman… Bazen mutlu bazen üzgün hissediyoruz kendimizi… Kırıldığımız gücendiğimiz anlar da oluyor, hatta öfke , kıskançlık, pişmanlık gibi duyguları bile barındırıyoruz içimizde…
Sabahları uyanıyoruz ya yeni güne… Selamlıyoruz ya bütün mahlukatı, insanları ve doğayı.. Demek ki yaşamamız gereken anlar var daha… Yoksa her ne kadar düşünmek istemesek de bu yaşamın bir sonu olduğunu , dünya hayatının geçiciliğini hatta ne zaman konup göçeceğimizin de belirsiz olduğunu çok iyi biliyoruz… Biliyoruz da hatırlamak istemiyoruz. O kadar çok iş var ki yapacak zahirde görünen.. Gidilecek yerler, alınacak mallar, görüşülecek insanlar, sevilecek insanlar, kızılacak, kırılacak insanlar, görülecek hesaplar… Çok meşguluz çok…
Oysa alınan her nefes bize bir armağan öylesi bir armağan ki altın değerinde, asla boşa harcanılmaması gereken.. İnsan olabilme yolunda bir iğne ucu çaba sarfedeceğimiz, kullukta bulunabilmek için bir fırsat her alınan nefes, yaşanan her an… Yoksa terket dünyayı emri ilahisi geldiğinde diğer kaygıların , meşgalelerin, duyguların ne önemi ola ki…
İnsan olabilmek dedik ya; ne kadar düşünüyoruz nasıl insan olunur diye.. Ya da insan olabilmek nedir diye… Herkesin kendi yaşamı , kendi düşünceleri , kendi alışkanlıkları ve içinde bulunduğu toplumun adetleri hoş gelmez mı nefsine?
Nasıl dönüp bakabilecek ki kendine doğru bir insan modeliyim diye,; neyle kıyaslayacak ki kendini, nasıl ulaşacak mükemmeliyete, kemalata… Eğer bu dünya yaşamı bir imtihan ise nerede bu imtihanın cevap anahtarı diye sormaz mı insan..
Aslında çok karmaşık değil bunun cevabı öyle imkansızlıklarda , karmaşık felsefelerde aramaya da gerek yok. Ne demiş sevgili Rasulumuz “En mükemmel iman çölde yaşayan bir yaşlı kadının imanıdır “ O kadar yalın, o kadar sade, o kadar katışıksız… kim tahmin eder ki en kompleks olanın en sadenin perdesi arkasında beklediğini... Sonsuzluğun, hıçliğin gözünden gülümsediğini...
Madem alabildiğimiz her nefes bir armağan bize insan olabilme yolunda bir fırsat daha; bakalım imtihanımızın cevap anahtarı olan Yüce Kur’anımız nasıl tanımlamış insani.. Sevgili peygamberimiz nasıl ahlaklanmış Kur’an ahlaki ile. Nasıl örnek olmuş bizlere… Bu yaşamda yaşadığımız ve yaşıyacağımız bütün zorluklar, meşakkatler, darbeler, haksızlıklar, iftiralar, kayıplar, kırgınlıklar, sevgiler, sevgisizlikler, aldatılmalar, aşağılanmalar …. Hepsini yaşamış Sevgili Peygamberimiz ve nasıl yaşamış, nasıl karşılamış bütün bunları.. Neden yaşamış … İşte sır burada… Rabbi onu bütün insanlara insan olmayı örneklesin diye imtihan etmiş her biriyle…
Öyleyse dönüp bakalım kendimize.. Çareyi nerelerde arıyoruz… Kişiliğimizi geliştirirken, olaylara sevinirken, tepki verirken nerden alıyoruz desteği, dersi, aklı… Oysa ne kadar açık ne kadar kolay… Şifre bile yok. Cevap anahtarımız elimizin altında bu imtihanda , her an bakmak , görmek, tefekkür etmek de serbest… hala nasıl bu kadar kör olabiliyoruz ki?
Bir insan ne kadar ağır bir musibete , belaya, diğer insanlardan gelen iftira yada benzeri olaylara maruz kalırsa kalsın ona aynı şekilde kötülük ile karşılık vermemeli, tövbe ve iştiğfara devam ederek, sabır ve tahammüle çalışmalı, başına gelen olaylardan ibret ve ders çıkarmaya çalışmalıdır, degil mi? … Kendisine bunu reva görenlerle aynı şekilde , onların seviyesine inerek uğraşmamak kemalatın özelliklerindendir ve ancak veliler, enbiyalar ahlaki ile ahlaklanmaktır.
Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek, başkalarının büyük kusurlarını küçük görmek çok yüksek b ir fazilettir. Takvada doğrulukta , edep ve ahlakta kendisi iyi ve mükemmel olmaya çalışmak , başkalarının ne yaptığı ile uğraşmamak ya da onlara ikaz ve hatırlatmalarda yumuşak bir üslup kullanmak gerçekten din kardeşlerine hizmet adına büyük bir adımdır.
İnsan beşerdir şaşabilir. Dış etkilerle yada nefsinin esiri olup hata yaptığında , gördüğümüz bu kusuru ona ama sadece ona söylemeliyiz. Bu davranış şekli ruh , kalb , akıl ve ferasetin eseridir . Yoksa ona fayda verir diye ayıp kusurlarını başkalarına anlatmak ; fayda vermek niyetiyle aslında zarar vermektir . Kişi bir dönüp kendine bakmalı ; herkes için bir kusur buluyorum acaba kusursuz bir ben mı kaldım diye kendini sorgulamalı . İyi olmak istiyorsak öncelikle kötü yönlerimizi bulup çıkarmali, kendi kusurlarımızı görmeliyiz. Asıl insan olan başkasına nasihat edilirken bundan kendine pay çıkarıp ibret alan değil midir? Kendini ıslaha ve derse muhtaç görmeyen , bilmeyen gafletten uyanmalıdır.. Başkalarını ıslah için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Yoksa herkesin bir kusurunu bulup kendi kusurlarını görmeyen, dostlarını terkeden , terk edilir. Bizi bize methedenlere aldanmayacağız. Dost acı söyler , Yanlışlarımızı açık yüreklilikle bize söyleyenler hakiki dostlarımızdır. Acı nasihat , faydalı serbet hükmündedir çünkü..
Allah yumuşak huylu , insanlara sevkat ve merhamet eden kulu sever. Başkalarını sık sık affedelim ama kendimizi ve nefsimizi asla.. Rifk ve merhametten mahrum olan , bütün hayırlardan iyiliklerden mahrum olur.. Merhamet tohumunu eken muhakkak ki huzur ve saadet harmanını biçer..
Bir hadisi kutside dediği gibi “Hiddete getirilince kızmayıp hilm ve sabır gösteren kimse, Allah’in sevgisine mazhar olur.
Terbiyenin en makbul olanı önce kendimizi terbiye etmektir. İnsanın düşünce ve niyeti ne ise , o insan ancak onlara göre bir insandır. Zihindeki olumsuz dusunceleri cikarip atmak bedendeki urlari cikarmaktan daha onemlidir. Yeknesak dünyevi meşguliyetler, insanın sahib olduğu ülvi melekeleri köreltir. Kabiliyetleri de verimsiz kalir, gelişemez. Yüksek bir amaç üzerine fikirlerimizi odaklandırırsak ancak hedefe varabiliriz.
Rabbım bizi önce düşünüp sonra söyleyenlerden , insanlara Rifk ile muammele edenlerden ve önce kendini terbiye etmeye uğraşanlardan , Ya hayır söyle ya sus hadisi şerifi üzerine olanlardan eylesin..
Amin..

İster nârına garket İster nuruna
Aşk da tıpkı elif gibidir, isminde gizlidir, ama okunmaz. O olmadan da besmele sese gelmez. O her şeyin içindedir, ama hiç bir şeyde görünmez. Hz. Mevlana
İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.
Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.
İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer. Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir. Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır. 
Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram Gaflet vaktinde
Gel gönlümün üstüne Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân'a
Demem o ki Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya Dolunayın hilale dönüştüğü zamana
Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna 
Meşhur bir hikayedir:
Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş'a geçecektir.
Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur.
Kayıkçıya; 'efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın' der. Kayıkçı yüzünü ekşi tip söylenerek yazıyı alır.
Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya.
Satıcı yazıyı alır almaz 'Hafız Osman vav'ı' diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata 'vav'ı satar kayıkçı.
Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu 'vav' ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır.
Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı 'efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter' der.
Hafız Osman gülümseyerek ; 'efendi o 'vav' her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım' der...Ruhları şâd olsun üstadların.
'Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir' Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.
İşte o ayet: 'Secde et, yaklaş!' Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde
VELiLERDEN NASiHATLER
Lokman Hekim ogluna söyle nasihat etmis :
Yavrum, Allah kuru topraga yagmur ile hayat verdigi gibi ariflerin hikmetli sözleriyle de ölü kalpleri de öyle diriltir,onlara hayat verir.Onun için onlarin sohbetinde bulun.
Yüce bir himmet, saglikli bir sevgi ve samimi bir irade, mutlu bir hayati temin eder.
Siirt evliyasindan Seyh Turki hazretlerine gencin biri sordu;
-Efendim, ben namazlarimi muntazam kiliyorum, ama hiç lezzet alamiyorum,Sebep nedir acaba?
Mübarek , sefkatle bakti gence :.
-Rabbini , yalniz namazda degil, her zaman hatirla evlâdim.
Genç anlayamadi:
-Nasil hocam ?
-Günahlari terk edersen, namazlarindan lezzet alirsin.
Beyazid-i Bistami Hazretlerine, Hakk ile kul arasindaki mesafenin ne kadar oldugu soruldu, söyle cevap verdiler:
“Kul ile Hakk arasinda dört adim vardir.
Kul ilk adiminda dünyadan,
ikinci adiminda halktan,
üçüncüsünde nefisten ,
dördüncüsünde ise ahiretten geçer.
Bu adimlari attiktan sonra Allah ile her dem beraber olur.”
Câfer-i Sâdik Hazretleri talebelerine sunlari nasihat etmistir:
Bir sâlih amel isleyince onu gözünde küçültesin ve gizli tutasin. Çünkü küçük görürsen seni kendini begenmeye götürmez. Gizlersen, eksigi tamam olur, fazîleti artar. Salih bir amel islemek istedigin zaman acele et, zira nefs zayifliga kapilip onu geciktirebilir veya seni ondan vazgeçirebilir.
Mümin kardesine âit sevmedigin bir sey duyarsan, israrla onun bir mâzeretinin olabilecegini düsün. Bulamazsan, belki benim anlayamadigim bir özrü vardir, de ve ayibini ört!
Cüneyd-i Bagdadi Hazretleri söyle buyurmus:
Allah adaminin üç vasfi vardir:
1-Toprak gibidir; iyi kimseye de, kötü kimseye de verir.
2-Bulut gibidir; herseyi gölgelendirir.
3-Yagmur gibidir; sevdigini de, sevmedigini de sular.
Abdülkâdir Geylânî hazretleri felsefe ile mesgûl olmayi hos görmezdi, ondan men ederdi. Seyh Muzaffer Mansur der ki:
Birkaç kisi ile Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yanina gitmistik. Elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardi. Bizi süzdükten sonra kitabi görmeden bana; "O elindeki kitap ne kötü bir arkadastir." buyurdu. Bu esnâda oradan ayrilip kitabi bir yere koymak ve bir daha tasimamak hatirima geldi. Kitabi çok seviyordum. Içerisindeki çok seyi de ezberlemistim. Tam kalkacaktim, bana dikkatli dikkatli bakmaya basladi. Sasirip kalkamadim. "Su kitabi bana versene."buyurdu. Vermek için kitabi açtim. Bir de ne göreyim kitabin sahifeleri bembeyaz olmustu, hiçbir sey yazili degildi. Kitabi kendisine verdim. Tek tek sahifelerine baktiktan sonra bana geri verdi. "Iste Ibn-i Dâris'in Fedâil-ul-Kur'ân (Kur'ân-i kerîmin fazîletleri) kitabi." buyurdu. Kitabi elime alip baktim, gerçekten onun güzel bir hatla yazilmis bir nüshasi idi. Bana; "Kalb ile tövbe etmek ister misin?" buyurdu. "Evet." dedim. "Öyleyse kalk!" dedi. Kalktim. Zihnimde felsefe ile ilgili bütün ögrendiklerimi unuttum. Daha önce onlari hiç okumamis gibi oldum.
Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanlari gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardir. Bunlardan bazilari sunlardir:
Kötü arkadaslari terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev.
Yakinin bile olsa, kötü arkadastan uzak dur.
Uzak bile olsa, iyi arkadaslarla berâber ol.
Kimi seversen, seninle onun arasinda bir yakinlik hâsil olur.
Bu bakimdan, sevgi besledigin kimsenin kim olduguna iyi bak.
Rabbine itaatte bütün gayretinle çalis.
Sana vermeyene sen ver.
Sana gelmeyene sen git.
Sana zulmedeni affet.
Niyetinde kullarla, kalbinde ise kullarin Rabbi ile beraber olmaya bak.
Sadik olmaya, yalanci olmamaya gayret et.
Büyük âlimlere tâbi olunuz;
bid'at yoluna, dinde olmayip, sonradan çikarilan seylere sapmayiniz.
Sabrediniz, sizlanmayiniz.
Sâbit kaliniz, ayrilip dagilmayiniz.
Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz.
Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz.
Hele Rabbinizin kapisindan hiç ayrilmayiniz.
Hz Musa (a.s) bir münacatinda:
“Ya Rabbi! Seni bulduktan sonra senden vazgeçene sasarim!” diye niyaz eder. Sonra Allah-u Teâlâ söyle karsilik verir: “Ey Musa! Beni bulan hiç benden vazgeçer mi? Benden ancak yoldan dönenler vazgeçer!”
Mevlam bizleri her daim kendisi ile beraber olanlardan eylesin, Hakk dostlarinin sohbetleriyle riziklandirsin, gönüllerimizi onlarin nuruyla aydinlatsin.
Allah’a emanet olun.
EY NEFSİM! Yıllardır beni uyuttun. Hep yarına bıraka bıraka koca bir ömür heder oldu. Gecelerim teheccütsüz heyecansız gündüzlerim semeresiz başarısız geçti. Acaba yarın yarın diye uyuttuğun yarınlarımı, meçhul bir yarında nasıl doldurabileceksin? Ne zaman beni çevreleyen basitliklerle bağımlılıklara bir darbe vurup hür dünyaya açılmak istesem, granitten dağlar gibi karşıma dikildin. Olmadık vesveseler verdin, vaadlerle beni kandırdın, sen daha ne guzelliklere layiksin dedin, dunyayi hos gosterdin, sen cok daha iyisini hakediyorsun dedin, daha cok sevilmelisin dedin beseri sevgilere düsürdün, . Bitmeyen isteklerle beni aldattın. Yıllardır taam (yemek), kelam (konuşma) menam (uyku) hapisanesinde, inim inim inlettin, ızdıraplarımı, bana ney gibi dinlettin. İrademi, rehavet, meskenet zincirleriyle sımsıkı sardın. Bana sunulan saat altınlarını değerlendiremedin. Hepsini heva ve heveslerime kurban ettirdin, hayatimi zayi ettin. Kimbilir, içinde ne hediyeler saklayan günlerin ve ayların zarfını açamama bile müsaade etmedin. Hepsi boşa gitti. İçlerinde neler sakladığını anlayamadan. Söyler misin; ALLAH aşkına, senin yaşayan bir cenazeden ne farkın var? İnsan süresini ağlaya ağlaya okudun. Amma o muhteşem sarayın kapılarını bir türlü aralayamadın. Kendini, kendi çevreni tanıdığın kadar tanıyamadın. Kendi içinde kendine yabancı kaldın. Kendi kendine hapisane yaptın. Fetih süresini okudun, bırak dışarıyı, içinde bir tek fetih bile yapamadın. Konuşma, yemek, uyku esaretinden kurtulamadın. İradeni feth edemedin. Namazla cenneti takas etmeyi çalıştın, ayetleri bir teyp gibi ezberledin amma uyguladıkların hep adetlerin oldu. Peygamberimizin saçlarını ağartan Hud süresiyle karanlık gecelerin bir türlü aydınlatamadın. Gayreti hep birilerinden bekledin. Senin de birileri olduğunu hep unuttun. Bir fikir uğruna hayatı hakir gören peygamberlerin hayatını, uzun kış gecelerinde kıssa niyetiyle okudun. Fakat hayatındaki kışları, bir türlü baharlara çeviremedin. Çünkü onları anlayamadın. Yusuf’u düşündün mü hiç? Kuyu diplerini sultanlığa sıçrama rampası yaptığını, hapisaneleri nasıl medreseye çevirdiğini anlayabildin mi? Dünya ve içindeki her şey ayaklarının ucundayken hayatı istihkar edip ölümü özlemesini anlayabildin mi? Anlayamadın evet anlayamadın... onun içindir ki Yusuf’ta boğulan dünyada, boğulmak üzere ölüm çığlıkları atıyorsun. Ateşler içindeki İbrahim’in ateşleri bir baharistana çevirdiğini, bıçak altındaki İsmail’in yeniden doğduğunu, Sefine-i Nuh’u batırmak isteyen tufanların ancak sahili selametle çıkmasına hizmet ettiğini suikastlar içinde İsa’nın, denizler ortasında Musa’nın nasıl vuslata erdiğini anlayabildin mi? Anlayamadın ... Ya çelikten duvarlara çarpmış gibi bir örümcek ağı karşısında beyinleri dumura uğrayan müşriklerin düştüğü perişan halde yatan gizli hikmeti çözebildin mi? Bir gergef gibi ömrünün her anın çile yumağıyla dokuyan Hz. Muhammed (S.A.V) “Ümmetim” darken, sen nefsim dedin. O davam darken sen hevam , heveslerim dedin. O davasını yüceltirken sen hevanda cüceleştin. Onun çağları peşinden sürükleyen davasından ne yazık ki kala kala sarığı, sakalı, tesbihi, umresi, namazı kaldı. Ne yazık ki; onları da bir türlü anlayamadın. Kokularla süslediğin sakalın ruhunu, ruhunla mecz edemedin. Başındaki sarık beyaz kefenin iken, yastığının altındaki ölümü çok uzaklarda zannettin. Dünyanın oyuncaklarıyla evcilik oynarken, dünyanın elinde, oyuncaklaştığının farkında bile olamadın. Bir adet halinde getirdiğin beş vakit namazın aynı safta omuz omuza namaz kıldığın kardeşini gıybet etmekten seni kurtaramadı. Kalbine gözüne kulaklarına el ve ayaklarına tutturamadığın oruçların sadece midene münhasır kaldı. Oruç tuttuğunu zannettin amma, aç kaldığını anlayamadın. Başına taç ettiğin başörtüsü sadece başını örtebildi. Başının altındakiler ne yazık ki başörtüsünden nasibini alamadı. Çünkü başörtüsünü takva örtüsüyle birlikte örtmedin. Gözlerin, kalbin ve duyguların çıplak kaldı. Kendini fark ettirebilmek için aynanın karşısında çeşit çeşit kılıklara girdin.. Ruhunun çığlıklarına bedel sen gülüyordun.. Aynı camii de birlikte namaz kıldığın kardeşinin fakr-u zaruretini görmezden geldin. Onu ihtiyaçları pençesinde kıvranırken, zevkle seyrettin. O kuşların dondurucu soğuklarını kemiklerinde ısıtırken, sen buğulu camların arkasında tesbih çekiyordun. Dünya cennet kevserlerine denk bir lezzeti, kardeşinin acılarını dindirme lezzetini tadamadın. O lezzeti falan duayı şu kadar okuyarak alacağını zannettin. Aldandın. Elindeki elmasları birkaç şekerlemeye değişen ahmak çocukları gibi aldandın. Hani hepimiz mümindik, hani birimizin ızdırabı hepimizin ızdırabıydı. Hani şarkta bir müminin ayağına diken batsa, garptaki mümin rahatsız olacaktı. Hani bir mümin öldüğü zaman, sema ve arz onun ölümüne gözyaşı dökerdi. Hani mümin yeryüzünün zinetiydi. Hani müminler bir vücudun azaları gibiydi. Hani göz ağrısa, bütün vücud o acıyı içinde hissedecekti. Hani Hz. Ebubekir’in teslimiyeti? Hani Hz. Ömer’in destanlaşan adaleti? Hani Hz.Osman’ın dillerden düşmeyen hayası? Hani Abdurrahman gibi zenginler? Hani Ebuzer gibi fakirler hani Ensar Muhacır gibi kardeşlikte yarışanlar nerede, nerede hani? Anlayamadın. Ne yazık ki bunları anlayamadın! Anla artık!... Ne olur anla! Anla ki; İsmail’ler gibi bıçak altına yatmadan, İbrahimler gibi YA ALLAH deyip kendine ateşlere atmadan olmaz. Sefine-i Nuh gibi tufanları yara yara hedeflere gitmeden olmaz! Ve Anla ki; bir ömür boyu gözyaşlarını ceyhun edip alın teriyle mecz ederek ümmeti için an be an, dem be dem, çile çeken Hz. MUHAMMED (s.a.v.) gibi çekmeden olmaz! Ve şunu çok iyi anla ki; başkalarının hayata Aşık olduğu kadar Ölüme Aşık olmadan Olmaz, Ve Anla ki Allahim seni, sadece seni sonra da senin rizan icin butun kainati seviyorum demeden olmaz !!!!!! |
|
DORT MEVSİM SABİR
Rabbin diyor ki;
" Rabbinize karşı gelmekten sakının, bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. yalnız sabredenlee mükafatları hesapsız verilecektir." Zümer s. a.10
"Şüphesiz biz sizi biraz korku, açlık , mal, can ve ürün eksikliği ile imtihan edeceğiz! Sabredenlere müjdele" bakara s. a 155
Ve emin ol ki
Şüphe edilen altını ateşe atarak muayene ettikleri gibi Cenab-ı Hakk da insanları dertle, musibetle imtihan eder. Bazısı bela ateşinden halis olarak çıkar, bazısı imtihani kaybeder...

Hergün etrafımızda gelişen yeni olaylar var. Hepimiz sürekli olarak Rabbimiz tarafından karşımıza çıkarılan yeni bir olayla sınanıyoruz. Bu bazen bir kişinin sözü oluyor, bazen en sevdiklermizden gelen inanilmaz aci bir darbe , bazen bir hastalık, bazen bir kaza oluyor. Etrafımız güllük gülistanlık değil. Diğer taraftan, düşününce bize acı gelen olaylar aslında nefsimizi tanımamıza yardımcı oluyorlar ve bizler ancak nefsimizi tanıdıkça onu terbiye etme yoluna girebiliyoruz. Yani, diyebiliriz ki yaşanan acılı olaylar aslında nefsaniyetimizden kurtulmanın birer ilacı. Her şey olumlu olsa ne ben nefsimi bilebileceğim, ne de onu terbiye etme yoluna girebileceğim. Olumsuz yaşantılar insanı belli bir edebe girme yoluna sokuyor.
Kalbin edebi sükut ile başlar dersiniz. Benim anladığım bu susuş gerek iş yerinde gerekse evde, tüm yaşantımız içerisinde pasif bir susuş değil. Aksine tam bu nokta, nefsin susup, Allah’ın bize verdiği aklımızın aktif bir şekilde kullanılacağı yer. Bize hep pilin çalışması için artı ve eksi kutubun gerekliliğinden bahsedersiniz. İşte insanda da edep yolunda düşünme faaliyetinin başlayabilmesi için, yaşantısında olumsuzluklarla karşılaşması gerekiyor. Dendiği gibi "Rabbimizin nuru da güzel, narı da güzel."
Herşeyin hareket ve yeni bir oluşum içerisinde olduğu evrende insanın pasif olması düşünülemez. İnsanı insan yapan, onu hayvandan ayıran, Allah'ın ona verdiği düşünme faaliyeti. Bu faaliyet durdu mu insanlıktan da uzaklaşılıyor. Benim anladığım Hz. İnsan olma yoluna nefsi susturup, aklımızı sürekli olarak Allah'a yakın olmak için kullanmak ile giriliyor. Pek çok olaya karşı doğru tavrı alabilmek bir zeka kıvraklığını gerektiriyor. Olaylar karşısında duygusallaşıp, alınganlaşıp, üzülmenin, münakaşa etmenin bir çözüm olmadığını bundan önceki yaşantımda gördüm. Şimdi bakıyorum da hayatın tadı aslında insanın zekasını kullanıp, olaylar karşısında Allah'ın razı olacağı tavrı alabilmesinde.
Bütün mesele kötülüklerin bizim sınırımıza geldiğinde durabilmesinde. Bunu başarabilenlere ne mutlu.
İnsan olumsuzluklar ile karşılaşınca genelde kolay olanı seçiyor ve birden nefsine kapılıyor. İçinde kin, nefret, öfke, kızgınlık gibi olumsuz duygular kabarıyor. Önemli olan bu ateş gibi duyguların bizi yakmasına izin vermeden, bir zeka kıvraklığı ile karşımızdaki olayı nasıl karşılayabileceğimizi düşünmek. Öyle bir söz, öyle bir bakış belki öyle bir suskunluk sergileyeceğiz ki o ateş bizi yakmadan geri savrulacak. Bu kolay bir iş değil tabi karşıdan ateş geliyor sen yanmadan güzel bir tavır ile onu karşılayacaksın. Ama insanoğlu inanıyorum ki bunu yapabilecek zeka gücüne fazlası ile sahip.
Kur'anı-ı Kerim'de Rabbimiz buyuruyor;
"Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp saptırdı. Hala akıl erdiremiyor musunuz?" (Yasin 62)
"(Resulüm!) De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Doğrusu ancak akıl sahipleri bunları hakkıyla düşünür." (Zümer 9)
"O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler,sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır. "(Zümer 18)
"(Ey müminler! Ahiret için) azık edinin. Bilin ki azığın en hayırlısı takvadır. Ey akıl sahipleri! Benden (emirlerime muhalefetten) sakının. (Bakara 197)"
"Dünya ve ahiret hakkında (lehinize olan davranışları düşünün ve ona göre hareket edin)." (Bakara 220)
"Hala Kur'an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi?" (Nisa 82)
"De ki: Kör ile gören hiç bir olur mu? Hiç düşünmez misiniz?" (En’am 50)
"Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir."(Enfal 22)
"Muhakkak ki Allah, adaleti, iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder, çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor. "(Nahl 90)
"Hiç düşünmüyor musunuz? "(Saffat 155)
"Körle gören, inanıp iyi amellerde bulunanla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!" (Mü’min 58)
"Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah'a sığın. Çünkü O, işiten, bilendir. "(Fussilet 36)
Bu noktada "Ya hayır söyle yahut sus" hadisinin önemini daha iyi anlıyorum ve düşünüyorum da nefse uyup da konuşmak ateşe körükle gitmekten başka bir şey değil. Ayrıca, Peygamber Efendimiz "Bir saat tefekkür, bir yıl nafile ibadetten daha hayırlıdır" diyerek, tefekkürün nafile ibadetten daha kıymetli olduğunu bizlere vurgulamış. Rabbimize yakın olmak istiyorsak aklımızı kullanacağız, düşüneceğiz.
Tabi tüm bunları anlamak ve yazmak güzel olmakla beraber, uygulaması hiç de kolay değil. İnsan zamanla bu yolun çetin bir yol olduğunu daha çok anlıyor. Rabbim, her an büyük bir dikkat ve uyanıklık içerisinde, aklımızı en güzel şekilde kullanabilmeyi ve O'nun razı olacağı hal ve hareketlerde olabilmeyi cümlemize nasip etsin inşallah. AMIN
Gul Ucar Hanimefendiden alintidir.

Eflatun'a iki soru sormuşlar...
Birincisi; "insanoğlunun sizi en çok şaşırtan davranışları nelerdir?"
Eflatun tek tek sıralamş:
- Çocukluktan sıkılırlar ve büyümek için acele ederler. Ne var ki çocukluklarını özlerler...
- Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler. Ama sağlıklarını geri almak için de para öderler...
- Yarından endişe ederken bugünü unuturlar. Dolayısıyla ne bugünü ne de yarını yaşarlar...
- Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar. Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler...
Sıra gelmiş ikinci soruya ; "Peki siz ne öneriyorsunuz bu durumda?"
Bilge yine sıralamış;
- Kimseye kendinizi "sevdirmeye" kalkmayın! Yapılması gereken tek şey,
sadece kendinizi "sevilmeye" bırakmaktır...
- Önemli olan; hayatta "en çok şeye sahip olmak" değil, "en az şeye ihtiyaç duymaktır".
- Sizi seven çok kişi vardır ama onlar duygularını nasıl ifade edeceklerini bilmeyebilirler.
- Bazen başkaları tarafından affedilmek yetmez, siz de kendinizi affedebilmelisiniz.
Geçenlerde bir yazı okuyorum , dikkatimi çekiyor... Aynen söyle:
""Benim mutluluk üzerine okumadığım kitap kalmadı desem yeridir.Okuduğum her bir kitap kendine göre mutluluğun reçetesini veriyordu.Her bir kitap bu reçeteleri uygularsan mutlu olursun hesabı kimya formulü gibi mutluluk formulleri sunuyordu.
Sonra bu mutluluk yazarlarının hayatlarına baktığım zaman kelin merhemi olsa başına sürermiş misali kendilerine hayırlarının olmadığını gördüm. Leo Buscaglia’yı bilirsiniz,bir zamanlar çok popülerdi.Yaşamak, sevmek ve mutluluk üzerine bir çok kitabı vardır.Bir gün gazetede intihar ettiğiyle ilgili bir haber okudum.Bu haber ne kadar doğru bilemiyorum fakat doğruysa dünyanın en trajikomik olaylarından birisi. Dale Carneige’in “ Dost kazanmak ve insanları etkileme sanatı” adlı kitabı da dünyada en çok satan kitaplardan birisidir.Bu adamcağız da öldüğünde mezarında bir tane dostu yokmuş. Kabre konulurken dört kişi varmis. Biri papaz, üçü de mezarlık görevlisi hamallar. Bazen insanlara yaşam dersi verenlerin sonları trajikomik bir şekilde bitebiliyor.Allah cümlemize böyle bir son göstermesin. Zira Peygamberimiz (s.a.v.) Efendimiz bir gerçeği şöyle beyan eder:
"İnsan nasıl yaşarsa öyle ölür; nasıl ölürse öyle dirilir; nasıl dirilirse öyle haşrolur
Sonunda mutluluğun formulünü buldum. Hz Ali’nin bir sözü vardır. “İlim bir nokta idi,cahiller çoğlattı ”diye .Meğerse mutluluğun formulü sadece bir noktaymış.Ben ararken çok yoruldum.Eğer arayan varsa benim kadar yorulmasınlar diye buraya yazıyorum:
İnsan, Allah’a ne kadar yaklaşırsa hem bu dünyasında, hem ahiretinde mutlu olur. İnsan, Allah’dan ne kadar uzaklaşırsa hem bu dünyasında, hem ahiretinde perişan olur.""""
Bu yazıyla bir silkiniyorum.... Sanki kuzey buz denizinden bir rüzgar esiyor , yüzüm buz kesiyor ve beni uykumdan uyandırıyor.
Evet bu dünyada her yapılan iş niyetine göre değer ve anlam kazanıyor. Niyetlerin en başında da ne yapıyorsak onu ancak Allah rızası için yapmak geliyor değil mi. ?
İyilik ediyorsak, iyilik bulmak yada aman ne iyi insan desinler diye değil sadece Allah rızası için….. Dostumuzu, evladımızı , esimizi , ailemizi seviyorsak onlar da bizi sevsin bize baksın diye değil Allah rızası için…. Calışıyorsak çok mal mülk, çok para , kariyer, mevki makam için değil sadece Allah rızası için faydalı olmak, Allah rızası için evimize helal rizik götürmek için….. Evimizi temizliyorsak, yemek yapıyorsak zorla değil, aman ne becerikli , ne marifetli kadin , ne iyi bir es, ne iyi bir anne desinler diye değil, Allah rızası için ev halkına gıda olsun, üzerimize düşen vazifeleri Allah rızası için yerine getirmek arzusuyla……. Bu liste uzar gider… Hayattaki her adim, her söz , her davranış, her uygulama için bu listeye ek yapabiliriz.
İşte o zaman hayatın anlami önemi, insanların bize karşı ve yaşanan olaylara karşı davranışları ve tepkileri de farklı anlam kazanıyor değil mi? Burada hemen sevgili Sabri Babamin çok sıklıkla tekrarladığı bir sözü hatırlıyorum. Önemli olan olaylar değil olaylar karşısında takındığınız tavırdır
Eğer dostum dediğimiz birisini Allah rızası için dost edindiysek ondan incinmemiz mümkün mü. İncinsek de bunu ondan değil Rabbimden gelen bir sevkat tokadı olarak algılar ve davranışlarımızı ona göre yönlendirir, kendimize bir döner bakar, belki de kendimizle hesaplaşırız. Demekki var bir hatam ki bana bu sözü söyledi , yada bana bunu yaptı, ya da vardır bununda bir hikmeti der , hayata küsmez yine bildiğimiz doğru yolda , Allah rizasi icin heyecan , umut ve mutlulukla devam ederiz. Çünkü biliriz ki Rabbım izin vermeden bir yaprak bile kıpırdamaz, O en adil olandır ve de bir gün adaleti elbet tecelli edecektir.
Bizi ve tüm kainatı yaradan Rabbim sevdi de Habibini (Peygamber SAV.) kainata sevdirdi. Biz de herkesten , herşeyden çok , en önce Rabbimizi sever de onun rızası için yaşarsak bizi de sevilen kullarından eyler inşallah. Sevilmek için sekiz, on maddelik listeleri takip etmeye gerek kalmaz, insanları etkilemeye çalışarak zaman kaybetmek yerine , Rabbimizin rızası için çalışırız biz de…
Burada gülümsiyerek hatırlıyorum ki .Leo Bascalia nin butun kitaplarini da, Dost kazanma sanatı adlı kitabı da okumuştum. ... Ve şaşırarak görmüştüm ki maddelerin hepsi aslında İslamin özünde bulunan maddeler. Karşısındakine değer vermek, ona değerli olduğunu hissettirmek , önce ben değil sen demek, saygı göstermek … bu maddeler uzayıp gidiyor. Bunlar zaten bizim o güzel dinimizin özünde olan, Sevgili Peygamberimizin uygulayıp öğrettiği davranışlar. Yazar bunları yüzyılın başında ele alıp en çok okunan yazar olmuş. Ama meselenin özüne vakıf olamayınca, sadece maddiyatta kalınca ve de insanların sevgisini Allahın sevgisine tercih edince akıbeti de düşündürücü ve vahim olmuş. Bunda da bize ibret var elbet.
Zaten sevgiler iki çeşittir diye bilirim. Aşağıdan yukarıya doğru , ve yukarıdan aşağıya doğru..
Bu anlattığım yukarıdan aşağıya doğru olan gerçek ve en güzel sevgiye örnek. Yani Rabbını seveceksin herşeyden önce, ve herşeyden çok , işte ondan sonra herşeyi, bütün mahlukatı, insanları, kainatı ve canlı cansız tüm zerreleri O’nun rızası için seveceksin. İşte bu halde tereddüt yok, mutsuzluk, kırgınlık, yorgunluk, küskünlük , umutsuzluk , yalnızlık yok. Çünkü ne olursa olsun Rabbım var.
Diğeri ise önce insanlardan, eşyadan, canlılardan , düyadan hatta kendimizden , nefsimizden sevmeye başlamak . Sonra onları severek, hayran olarak yaratıcıyı arayıp bulmak. Bu uzun meşakkatlı ve de tehlikeli bir yol. Böyle de Hakkı bulanlar var elbet ama bu engebeli yolda ilerlerken kayıp gitmek de mümkün.
Onun için Allahım inşallah hepimize tüm kainatı O’nun rızası için sevecek kocaman bir kalp, gözü açık bir gönül, doğruyu ve güzeli konuşan bir dil ve de Allah dostlarindan dostlar nasip etsin inşaallah.
Sabah uyandığınızda kendinizi yine yorgun ve bezgin mı hissediyorsunuz?. Hayatla mücadele etmek sizin üzerinizde ağır bir yük mü oluşturuyor.? Çoğu zaman herşey istediğiniz gibi gitmiyor mu. ? Çok emek ve çaba sarfettiğiniz halde yaptıklarınız istediğiniz sonucu vermiyor mu? İşteki başarınız birileri tarafından engelleniyor mu? Yoksa bütün çabalarınız en yakınınızdakiler tarafından bile takdir edilmiyor mu? Ağır ekonomik prolemleriniz mı var . Kimse sizin fikirlerinizi önemsemiyor sözünüzü dinlemiyor mu? Artık size kimsenin umursamadığını mı düşünüyorsunuz.? Bulunduğunuz yerden uzaklaşmak mı istiyorsunuz.?
Evet bütün bunlar günlük yaşamımızda bizi sıklıkla sarıp sarmalayan duyglar. Unutmayın bu zorlu yaşam mücadeesinde bunları tek hisseden siz değilsiniz. Hele son yüzyılda bu tur duygu çatışmalarına ve onların insan ruhu ve bedeni üzerinde yaptığı etkiye kısaca stress deyivermişiz.
Bu hissedilen baskı bazen öyle ağırlaşıyor ki insan çığlık atarak bağırmak , kaçmak kurtulmak, uyuyup tüm sorunlar hallolduktan sonra uyanmak istiyor.
Ancak bütün bu sıkıntı ve baskıdan kurtulmak da mümkün. Çok çetin bir süreç bizi bekliyor gibi gelebilir ama belki de nefes almak kadar kolay olabilir !!!
Öncelikle kabul etmemiz gereken en önemli nokta başımıza gelen hiçbirşeyin sebepsiz olmadığı . Belki bütün sorunlar bizden kaynaklanmıyor. Belki en ummadık şekilde belalar bizi buluyor, bazen en sevdiklerimizden en inanilmaz , en aci darbeler geliyor... Ama ne olursa olsun sebepsiz değil !!! En önemli sebep ise dünyanın ve bu dünyadaki yaşamın bir imtihan oluşu... Öyle ya zorluklar olmasa , musibetler olmasa doğru ile yanlis, iyi ile kötü, hak eden ile etmeyen, gercekten inanan ile inanmayan birbirinden nasıl ayrılacak. Altin atese atilmadan ayrisir mi pisliklerinden???
Bütün bunları bildiğimiz halde , uygulamaya çalıştığımız halde yine de bu yaşam kargaşasında içine düştüğümüz kısır döngüden kurtulamıyorsak, çemberi kırıp ruhumuzda yaşama sevincini ve coşkusunu hissedemiyorsak ; gönül gözümüzün önündeki perdeleri yırtıp atamıyoruz demektir.
Demek ki uygulamada birşeyleri değiştirmemiz gerekiyor. Bir yerde biz de yanlış yapıyoruz. Faturayı başkalarına kesmek hep mümkün. Trafikte hızlı giden, hatalı sollayan başkası, iş yerinde hakkımızı vermeyen patron, söz dinlemeyen çocuklar, saygısız ve umursamaz bir aile , bizi arkadan vuran dostlar, bazen ruhumuzu kanatan hatta olduren darbeler .... Hepsi suçlular. Ya biz??? Biz bir yerlerde yanlış yapıyormuyuz once ona bakmaliyiz ...
Her isimizi Allah rızası ile mı yapıyoruz. Yoksa çıkarlarımız doğrultusunda mi? Rabbim dedi diye mi uyguluyoruz dinimizi , yoksa nefsimizin oyununa mi geliyoruz....? İlla ki ısrar ediyor muyuz hep benim istediğim olsun diye ...
Madem ki hayatımızdan memnun değiliz. Düzeltmek için kendimizden başlamaya ne dersiniz. Hiç hayatımıza radikal değişiklikler yapmayı denedik mi? Örneğin uyku saatlerimizi , yeme alışkanlıklarımızı, insanlara olan davranışlarımızı değiştirmeyi denedik mi... Ya ibadetlerimizi gözden geçirdik mi. Onlardaki samimiyetimizi sorguladık mi?
Bizi yaratan Rabbimızın bizi herkesten çok sevdiğini , Rahman ve Rahim esmaları ile kuşattığını biliyoruz da öyle ise neden dualarımız kabul olmuyor diye üzülebiliyoruz. Dua etmeyi kısmet eden Rabbim bütün duaların kabul olduğunu da müjdeliyor. Sadece zamanı gelmeli. O zaman bu umutsuzluk, moralsizlik, üzüntü, stress niye?
Gelin derin bir nefes alalım ve hayatımızı küçük değişiklikler ile stressten ve dertlerden temizleyip arındıralım. Güne erken başlayalım. Sabah ezanının sesi ile kalkıp Allah’ımıza bize yeni bir güne daha uyanmayı nasip ettiği için şükredelim önce. Sonra Bizim için yarattığı dünya ve emrimize verdiği bütün mahlukat için şükredelim. Mümkün ise sabah namazını cemaatle yada bir mescitte eda edelim. Bakın o maneviyattaki yükselme ve iç huzuru ile güne başlamak bizi nasıl güçlü kılacak. Sonra kabul olacağı Rabbim tarafından vaad edimiş olan dualarımızı büyük bir husu ve inanç ile edelim. Rabbimin indinde imkansız yok. O ol derse olur. Sonra her işte her ilişkide hep iyi için çaba sarfedelim ama inat etmeyelim. Rabbimden hayırlısını isteyelim. Hele ki ben yaptım ben başardım hiç demeyelim. Rabbım nasip etti oldu. Ya da hayırlı değilmiş olmadı diyelim... İnsanlara gülümseyelim. Unutmayalım ki en kolay sadaka gülümsemektir. Alçakgönüllü ama vakur ve adaletli olalım. Namaz vakitlerimizi geçirmeyelim. Mümkün mertbe mescitlerde eda edip cemaat ruhundan ve sevabından faydalanalım. Aksamlari erken yatip uykumuzu tam olarak alalim. Elimizden geldiğince; ya yatmadan önce ya da gece kalkarak gece namazı kılalım. Gecenin sessizliğinde , bütün gözlerden ve riyadan uzak kılınan gece namazı nafile ibadetlerin en hayırlısı değil midir.?? O vakitte yapılacak duaların kabulü için kesin vaad ve müjde vardir. Her güne bir zikrimiz ve duamız olsun. Rabbim ihlasla iste kulum vereyim diyor. Sadece ve sadece ondan isteyelim. Hemde gönlümüz ferah ve inanmış olarak isteyelim.
Evimize girerken ailemizi selamlayarak girelim. Onlar olumsuzluklarına devam etseler de göreceğiz ki bir süre sonra bizdeki huzur ve pozitif enerji onlara da geçecektir. Mutluluk bulaşıcıdır ama stres ve mutsuzluk da bulasicidir unutmayalım.
Üstelik bu dünya hayatının o sonsuz ahiret yaşamına göre sadece bir an nisbetinde olduğu hatırlanacak olursa hangi sıkıntının önemi kalır ki?
Rabbim her daim , her an bizimle ve yaptiklarimizladir. Her anin degerini verebilmek nasib olsun insaallah.
Dua ile..

Gece , sabaha karşı kalktım. Pencereden dışarıya baktığımda gördüğüm harkulade manzara karşısında büyülendim. Ay, önüne çekilen hafif bir sis perdesi ardından, gizemli ve değerli bir mücevhermişcesine ışık saçıyordu. Bu biraz puslu havada yayılan sarımtirak ay ışığının yansımaları denizerin, ağaçların, evlerin üzerlerine vurmuştu. Bir masalı seyrediyormuş gibiydim. Geceleri , sessizlikte insan ruhunun bütün kapıları açılıyor sanki. Her zerreden daha bir anlam çıkarıyor daha derin tefekkür edebiliyor.
Sabah ise pırıl pırıl bir güne uyandık elhamdülillah. Buralara bahar çoktan gelmis. Pencereleri açıyorum hafif serin miş gibi hava… Güneş ısınları içeriye süzülüyor. Üzerine vurduğu her nesne daha bir detaylı, daha net görünüveriyor… Bütün güzelliği, ihtişamı, hatta belki tozu , eskiyen yanları ile…
Böyle zamanlarda dayanılmaz bir temizlik isteği kaplar beni… Bütün pencere ve kapıları açiyor her bir eşyanın tek tek tozunu alarak ise başlıyorum… Sonra diikat ve özenle her yani süpürüp siliyorum. Temiz bahar havası, oksijen ve iyot kokusuna mış gibi sabun kokuları karışıyor….
Her yan iyice tertemiz olup parladıkça etraf iyice aydınlanıyor, güneşin ışık hüzmeleri daha bir güzel yansıyor sanki… Ya içime doğan güneşe onun aydınlığına ne demeli peki..? El işlerken akıl boş durmuyor tabi… Tefekkür her dem her yerde olmalı değil mi? Derinlerden, az önce teybe yerleştirdiğim kasetten müthiş bir ney taksimi duyuluyor, sonra da insanı coşturan ilahiler….
Ellerimle etrafi, düşüncelerle içimi temizliyormuşum gibi…
Bahar havası çarpar , insanda yorgunluk hissi uyandırır derler ya ; beni büyülüyor adeta. Bahar yorgunluğu doğadaki bu inaılmaz uyanısın, dirilisin temposuna yetişememekten, onları seyrederken alınan yoğun enerji ve bol oksijenden olsa gerek… Oysa dikkatle bakıp , derin düşünce insan yorgunluktan sıyrılıp, bu yenilenme rüzgarına kapılıveriyor hemde hücrelerine dek… Kendindeki ınaılmaz dirilisin her gün yaşandığını idrak edebiliyor… Ah iste her yine yeniden yaratılıyor alem. Bahar, bunu göremeyenlere yavaşlatılarak seyrettirilen bir film gibi… Rabbım bütün nimetlerini farkedecek , göz , gönül ve akıl nasip etsin inşallah…

Bu sabah günlümü coşturan bu olağanüstü güzelliklerden sonra Rabbime de kadar şükretsem azdır , Nasıl yapsam da şükrükü eda edebilsem diye düşünüyorum.. Bu coşkuyu , güzelliği , duyguları paylaşabilmek için hemen bir arkadaşı çağırıp ağırlamaliyim. Duygular, güzellikler paylaşıldıkça artar, insandan insana geçer, geçip yayıldıkça çoğalır gibi geliyor bir an …
Bazen zorluklar üst üste geldiğinde, azıcık başımız sıkıştığında hemen yüzümüz asılıyor, bunalıyor, etrafımızdaki mucizelere gözlerimizi kapatıveriyoruz… Oysa gönül gözümüzü hep açık tutmalı her bir gelen zorun, musibetin bir sebep üzere olduğunu ve bize bir şekilde ya hayır , ya, ders , ya da sabır etmemiz halinde ebedi alemde bir güzelliğe dönüşeceğini unutmamiz gerekiyor… Hemen içimizi ve kendimizi karartıp otutacağımız yerde büyüteci kendimize çevirip kendimizdeki eksikleri bulup düzeltmeye , iyinin de iyisi olmaya gayrete ve Rabbimize süktermeye yönelmeliyiz değil mi?
Aklıma bir hikaye geldi (sanırım Mesnevi’den) Bir gün Lokman’in efendisine hediye olarak bir karpuz getirirler. Hizmetçiye “Git , Lokmanı çağır” buyurur. Lokman gelince efendisi karpuzu kesip ona bir dilim ikram eder. Lokman karpuzu öyle bir iştahla yer ki Efendisi ikinci dilimi sunar.. Sonra üçüncü, dorduncu derken bütün karpuz biter. Sadece bir dilim kalmışken efendisi son dilimi de kendisi yemek ister. Daha ısırır ısırmaz karpuzun açılığından dili ucuklar. Lokman’a “A benim canım, bu zehir gibi acı şeyi nasıl olurda sesini çıkarmadan yedin? Niye birşey söylemedin?”der. Lokman ise: ”Senden o kadar çok iyilikler, ihsanlar, güzellikler gördüm ki elinle bana ikram ettiğin şeye, bu acıdır demeye utandim.” Diye cevap verir.
İnsanoğlu Rabbının bunca ihsanından sonra nasıl oluyor da ufacık musibetlerde, olumsuzluklarda, sıkıntılarda hemen Rabbine karşı isyan bayrağını açabiliyor. Ya da serzenişte bulunabiliyor.. Değil mi?
Bu akşam koltuğuma oturmuş dinleniyordum. Gözüm karşı duvarda asili olan tabloya takıldı. Yaklaşık bir yıldır orada asili olan güzel bir ebru çalışması bu tablo. Açık , uçuk yeşil bir zemin üzerinde yine yeşilin tonları ile bulutlandırılmış , derinlik kazandırılmış; üzerine birbiri içinden çıkan iki yaprak arasından bir dal uzatılmış, bu tek dal az yukarıda simetrik olarak beşe ayrılıyor ve her bir dalın ucunda kıpkırmızı birer lale beliriyor…. Her gün baktığım bu tabloda bu gün, birden çok farklı birşeyler keşfettim. Sanki bu beş lale bana birşeyler çağrıştırıyordu… Birden gönlüme söyle zuhur oldu ki bu tablo dünyayı çağrıştırıyor.. Zaman zaman mavimtrak yansıyan açık yeşil zemin denizlere, hepsi aynı kökten çıkan beş ayrı lale ise beş kıtaya denk düşüyor… Bu beş lalenin açık yüzleri farklı yönlere bakıyor ama hepsi aslında tek , yanı tek kökten geliyor….
Birden bu beş kıtada yaşayan insanları düşündüm. Laleleri oluşturan binlerce noktacık gibi insanları…. Ne kadar farklı görünüyorlar zahiren baktığımızda… Ya gerçekten farklı mıdırlar böylesine?...
Bu ülke insanları, kültürleri daha yakından tanıyabilmek için büyük nimet.. En çok bu yönünü seviyorum. Beş kıtadan , 180 değişik milletten insan iç içe yaşıyor burada.. Her an basınızı farklı yönlere çevirdiğinizde bu inanılmaz zenginliği görebiliyorsunuz… Bu inanılmaz bir kültür bileşkesi…
Geçen hafta kızlarımın okulunda International Day (Milletlerarası festival) yapıldı…. Bu arada aynı okulda 74 değişik milletten insane olduğunu öğrendik. Önce beş bölüme, yanı kıtalara ayrılan Okul bahçesinde masalar hazırlandı. Değişik ülkelerden gelen aileler kendi kültür ve ülkelerini temsilen masalar hazırlayıp ülkelerini tanıtmaya çalıştılar.. Biz de Türkiyeyi temsilen bir masa kurduk. . Festivalin başlangıcında ülkelerinin bayraklarını taşıyan öğrenciler bir resmigeçit yaptılar.Sonra gösteriler için hazırlanan sahneye tek tek çıkarak orada toplandılar ve hep birlikte (we are the world) biz dünyayız , biz çocuklarız diye başlayan şarkıyı seslendirdiler….. İnanılmaz duyglandığım bir andı… Hep birden dalgalanan 74 bayrak ve alanı dolduran 800 kadar öğrenci birlikte söylüyorlardı.. Ğözyaşlarıma hakim olamadım.. Her biri kendi yerel , milli giyişilerini , renklerini giymiş onca çocuk gün boyu birlikte gösteriler yaptılar ve bize inanılmaz anlar yaşattılar… Temelde insanların nasıl kardeş olduklarını gösterdiler…
Dediğim gibi bu ülkede her köşebaşında bize çok farklı gelebilecek giyim ve yaşam tarzları görmek mümkün… Allah’in yaratma sanatı karşısında derin bir hayrete düşüyoruz. Bu çeşitlilik aslında insana tekliği öğretiyor… Çünkü çok farklı görünebilen insanlarla bile tanışıp iletişim kurduğumuzda, hiç birimizin birbirimizden farklı olmadığımızı görüyoruz. Kültürler tabiki farklı ama derine indiğinizde kaygılar, değerler aynılaşıyor… Aynı ebru tablomdaki lalerin tek kökten cikiyor olmasi gibi…
İşte bu noktada hoşgörü ve Allah rızası için sevebilmek davranışı önem kazanıyor… Böyle yapabildiğimiz sürece anlaşamamamız , dost olmamamız için hiçbir sebep kalmıyor..Kimseyi eleştiremiyor, ayıplayamıyor, arkasından konuşamıyoruz. Ağızlarımız mühürleniyor, gönlümüz açılıyor… Ve sevgi , insan aynasından aynen yansıyarak bize geri dönüyor…. Rabbım herkese , hepimize Onun hikmetlerini, nimetlerini görebilecek gözler, hissedebilecek gönül nasip etsin inşaallah.. Amin…
Yine bu ülkede , kendi vatanından uzakta olan insanların çevreye uyum aşamalarını da rahatça gözlemleyebiliyoruz… Bu bazen hiç de kolay olmuyor… Geçen gün görüştüğüm bir arkadaşın söyledikleri beni epeyice düşündürdü. Hatta kendimle heseplasmaya kadar götürdü…
Arkadaş Türkiye’den yeni gelmişti, alışmaya çalışıyordu. Ya da pek çalışmıyordu… Çünkü sürekli şikayetçiydi… Ne bu ülkeye, ne yemeklerine, ne insanlarına ne de çevreye bir türlü ısınamamıştı. Hep olumsuzlukları sıralayıp duruyor, çok sıkıldığını, burde hiçbirşey bulamadığını, sevmediğini söylüyordu… Üzüldüm onun adına… Böyle bir hayat, hadi neyse bir yıl, birkaç ay hatta birkaç saat nasıl geçer ? diye düşündüm… İnsan böyle yoğun olumsuzluklar içinde nasıl yaşardı ki? Bu dünyası şimdiden cehenneme dönmüştü… Biraz teselli edeyim dedi;, hayır, bütün kalkanlarını kaldırmış kimseyi dinlemiyordu.. .. Şekva (yanı şikayet) sıkıntıyı arttırır, diyecek oldum, onu da anlatamadım… Benim içimi de bir karanlık kaplıyordu ki oradan ayrıldım… En iyisi eğer ikna edemiyorsam olabildiğince uzak kalmak diye düşündüm.. Kendi yaşadıklarım geçti film şeridi gibi gözlerimin önünden. İzmir’e ilk gittiğimide yeni evlenmiştik. Hiç tanıdığımız yoktu. Taşındığımız apartmanda kapımızı çalan olmamıştı. Altı aya yakın iş başvurularıma yanıt bekledim.Evde oturdum ama hiç mutsuz olmadım… İnsanin mutluluğu kendi ellerinde diye düşünüyorum.. Yaşayabildiği her dakikasını kıymetlendirmek mümkün, yeterki istesin ve inanabilsin.. Yoksa ben alışamam, ben sevmedim, beğenmedim demek kolay…. Ya sonra yaratılan suni cehennem oratımda ne kadar dayanılabilir ki yaşamaya…

Yok yok , aslında bu eve ilk adım attığım günden beri penceremin önünde uzanan bu muhteşem tablo her an şükür ve tefekkür içinde bulunmam için vesile oldu… Yine de bir süre sonra önümüzde yükselmesi beklenen inşaat herhalde bu günümün kıymetini daha iyi anlamama sebep oluyor.
Geçen yıl şiddetli bir göz enfeksiyonu ile doktorun kapısına dayandığımda da benzer şeyler hissetmiştim. Doktor bir saati geçen muayene sonucunda;” Nerdeyse gözü kaybediyormuşuz, şu anda görmenizde yüzde otuz kayıp var.” dediğinde gözlükle bile görebilmenin ne büyük bir nimet olduğunu kendime itiraf etmiştim. O her zaman dilimizden düşmeyen “Allahım verdiğin sağlık ve afiyet için şükürler olsun” sözlerinin gerçekten de içimiz titriyerek, anlamına vararak, gönülden ve her an yeniden söylenmesi gerektiğini anca idrak etmiştim… Duanın ve şükürün sadece dilde değil her an gönülde olması gerektiğini anlamıştım… Bir yılı aşkındır süren tedavi sonucu her gün bir parça geri kazanılan sağlık ise her an şükür etmeye vesile oluyor. Aslında bu bile ne büyük nimettir... değil mi?
Etrafımızı saran nimetler ne kadar çok… Aslında ne kadar zengin olduğumuzun farkında değiliz. Kaybettiğimiz sağlığımızı , bir gözümüzü , ya da organımızı hangi maddi servet geri getirebilir ki?.
Evet maalesef çoğu zaman Rabbımızın bize sunduğu o muhteşem güzelliklerin, sayısız nimetlerin, sağlığın, gönül zenginliğinin, gözlerimizin önün bulunan ve her biri inanılmaz ibretler içeren , sayılamayacak kadar çok çeşitli türleri bulunan bitki ve hayvanlar aleminin farkında olamıyoruz… Günlük hayat dediğimiz koşuşturma bizi kendi ellerimizle inşaa ettiğimiz bir hapisanenin içine kapatıyor.. Kısıtlanıyor, bunalıyoruz.. kapasitemizin, zenginliğimiz farkında bile olamadan, kısır çekişmeler, basit ihtiyaçlar, başkalarının hayatları, sonuçta bize fayda sağlamayan işler içinde mücadele edip duruyoruz.. Aslında bu günlük koşuşturma içindeyken hapisane avlusunda
Bu dünya hayatı geçici, biz ise gelip geçen yolcularız.. İnsan bir geceliğine konakladığı otel odası ne denli lüks olursa olsun hiçbir eşyasını sahiplenip , sırtlanıp götürmeye kalkar mi, gönlünü oraya bağlar mi?
Balkonun demirlerinden hızla havalanan kuşlara takıldı gözlerim. Dün sabah deniz kıyısında yürüyüş yaparken sürü halinda yüzen balıkları seyretmiştim dakikalarca.. Deniz altı ise bambaşka bir dünya.. daha adını bile duymadığımız görmediğimiz milyonlarca tür var… Ya ayaklarımızla basıp geçtiğimiz çimenlerin toprağın altındaki canlı hayat.. Her birinin bir varoluş sebebi var. Bir türü yok ettiğinizde tüm denge bozuluyor.. Geçen yıl kuş gribi var diye yok edilen kanatlı hayvanlardan sonra kene vakalarında nasıl da artış oldu. Çünkü tavuklar ve kanatlılar keneleri avliyorlarmıs… Hiç bir zerre boş ve sebepsiz yaratılmamış…
Bu muhteşem denge ve duzen içinde ya bizim yerimiz… Rabbım bizi insan olarak yaratarak en büyük şerefi vermis. Şimdi o şerefe layık olabilmek için ne yapıyoruz.. ? İnsanlığımızı nerede nasıl kullanıyoruz..? Neyin ne kadar farkındayız? Farkındalığımızı arttırmak için neler yapıyoruz.. Kendimizi geliştirmek, bahsedilen kapasiteyi hakkıyla kullanmak için bir çabamız var mı? Önümüzde uzanan sonsuz nimetlerin şükrünü edebiliyor muyuz? Etrafınıza bir bakın; her ailede bir en umutsuz durumdayken kurtulan, yeniden hayata sarılıp başarıya ulaşan bir insanın öyküsü vardır.. Biz içimizdeki cevheri keşfedebildik mi?
Bir insan; bu çocuk uyumsuz , okuyamaz dendiği halde büyük bir bilim adamı olabiliyor. Bir başkası; iflas etti, battı denirken tekrar düştüğü noktadan kalkıp dimdik iş hayatında başarıya koşabiliyor. Bir bakıyorsunuz bir kazadan sonra artık yürüyemez denilen kişi takma bacağı ile maraton koşabiliyor. Sağır olan birisi inanılmaz besteler yapabiliyor. Gözleri görmeyen ve elleri olmayan bir genç, ağzıyla tuttuğu fırçasıyla harika resimler yapıyor.. Bizi tutan , başarıdan alıkoyan, şükürsüzlüğümüze sebep olan nedir peki ?
Gönül gözümüzü açalım güzelliklere.. Rabbımızın nimetleri sınırsız. Elimizde öyle bir cevher var ki işlenmeyi bekliyor… Sadece karar verip başlıyacağız bugün.. Gülümseyerek başlıyalım.. Şükrederek herşeye.. Geçmişteki başarısızlıklara , sevgisizliklere, aldığımız darbelere yanmayı bırakalım. Geçmişi düzeltemeyiz.. Gelecekte kaybetmemiz muhtemel şeyleri düşünerek, başımıza gelebilecek olumsuzlukların ihtimallerinden cekinerek , yada olamıyacak şeylerin hayellerine kapılarak zamanımızı öldürmeyelim. Gelecek bilinemez.. Şu andan başlayalım. Ve şu an ne yapıyorsak en iyisini yapalım. Ve tek bir an unutmayalım ki her olanda bir hayır vardır. Şükür ve teffekür içinde olalım.
Şimdi benim için de bu harika manzaraya ve tertemiz havaya veda zamani. Günün yapılması gereken işleri beni bekliyor. Az sonra şehrin sokaklarında koşuşturan insanlar arasına karışacağım inşaallah. Her baktığımda güzeli görmeye çalışacağım, ilk selami veren ben olmaya gayret edeceğim, İçim daraldığında şikayet değil, şükür etmeyi deniyeceğim.. Allah yardımcımız olsun … Rabbım bütün insan kardeşlerime ve bana gerçekleri görecek gözler nasip etsin.
Son zamanlarda pek kafamı toparlayıp birkaç satır yazamıyorum. Nedendir??? Hızla bastıran sıcaklar… Okulların son döneme yaklaşması… Tatilin kapıya dayanması…Internetten takip edebildiğim kadarıyla Türkiyemin içinde bulunduğu siyasi durum…. Kafamı karıştıran, duygu ve düşüncelerimi bir türlü düzenlememe fırsat vermeyen sebepler zinciri..
Şu anda sabah saatleri… Siddetle hissediyorum ki dışarıda şimdiden 45 dereceyi bulan hava sıcaklığı ve nem oranı bu konuda basılıca sorumlu.. İnsan kolunu kıpırdatmak bile istemiyor.. Boşuna değil bu ikimlerin insanlarının rehavetli yapısı… Bizde buralarda dinamikliğimizi mı kaybediyoruz nedir..
Birden farkettim ki insan iradeli davranmadıktan sonra onu yapacağı isten alıkoyan sebepler çok.. Bahaneler saymakla bitmiyor.. Sadece bu bile bizim hedeflerimizden vazgeçmememize, yılmamamıza basılıca bir sebep değilmidir..
O zaman hadi bakalım, silkinelim şu rehavetten, bir bardak demli çay elimde oturayım penceremin önüne..
İki yıl önce ev değiştireceğimiz zaman bu daireye bakarken, ilk bu pencereden baktığım günü hatırladim.. Aman Allahım bu ne muhteşem güzellik, ne harika manzara ,bana kısmet olurmu acaba burada oturup bir bardak cak içmek demiştim.. İki yıldır gün doğusunu, günbatımını sayısız kez seyretmek nasip oldu.. acaba artık sıradanlaştı mı ?..
İnsanoğlu ne ilginç bir varlık.. En imkansız görülen , en çok isteği şey bile ,sahip olduğu an o büyüsünü yitiriyor. Zamanla önemsizleşiyor, göz alıştığı şeye öyle hayran bakmıyor artık…
İşte yaşamın , mutluluğun, sevginin, inancin, şükrün, ve ilahi aşkın sırrı burada yatıyor galiba… Bakmak ile görmek arasındaki farkta.. Baktiğini görmek , gördüğünde güzelliği sezmek, güzellikte ilahi kudreti keşfetmekte… İnsan her güzellikte, hatta her güzel olmadığını düşündüğü zerredeki ilahi kudretin sırrına erse, farkına varsa , gözündeki o at gözlüğünü çıkartmayı başarsa da işin özune dalsa; nasıl uyuşuk oturabilir, nasıl ruhsuz ve sevgisizce etrafına bakınabilir, nasıl heyecan duymadan bir su zerresini, uçuşan kum tanelerini seyredebilir ki…
Bu gün kum taneleri uçuşuyor penceremin önünde… Rüzgarın nereden estiği belli değil. Durmadan yön değiştiriyor.. Kum taneleri adeta dansediyor rüzgarla.. Arada bir hızlanıyor, acımasızca savruluyor sağa sola.. Aynen bizlerin zaman zaman hayatta yediğimiz darbeler , hissettiğimiz acılarla oradan oraya savrulduğumuz gibi.. Sonra birden ters yönden esiveriyor ruzgar. Yavaşça yerden kaldırıyor kumları .. Yumuşak bir ahenk içinde göğe doğru yükseliyorlar, bembeyaz güvercinlerin dansederek uçuşları gibi.. Sanki bizlerin zaman zaman içine düştüğümüz umutsuzluklardan sıyrıldığımız, ruhumuzun yaradanımıza doğru kanat çırptığı, ilahı güzellikleri keşfettiği anlardaki hafiflememiz gibi… Sonra duruluyor ortalık.. Güneş sıcak sımsıcak yüzünü gösteriveriyor. İşte herşey durgunlaşıp sakinleşiveriyor böylece…
Bakıyorum insanlar yok denecek kadar az sokaklarda. Dolaşanların elinde birer şemsiye kızgın güneşten kendilerini korumaya çalışıyorlar.. Oysa dünyanın bir yüzünde insanlar güneşe hasret. Demek ki herşeyin fazlası zarar. Herşeyin bir denge noktası var… Fazla soğuk dondurduğu gibi fazla sıcak da kavuruyor… Soğukta yaşıyanlar güneş hasreti ile yaşarken, buradakiler soğuğa özlem duyuyor.. İnsan elinde olanın kiymetini sahipken bilemiyor da kaybedince mı anlıyor..?
Oysa dünyanın bizzat kendisi denge üzerinde duruyor.. Fizik olarak bu müthiş denge insanın hafızasının, aklının alamıyacağı kadar ince bir çizgi…İnsanın üzerinde bulunduğu yüce yaradanımızın bu muhteşem yaratma gücünün göstergesi yerküre…. Denge doğal ve olması gereken yaşama yapılan müdahlelerle nasıl da bozuluyor… mevsimler değişiyor, canlı türleri yokoluyor… Demek ki her şey kendi yerinde ve dengesinde güzel… her canlının, her olayın, her var olan zerrenin bir varoluş nedeni var… Ufak bir değişiklik bile yıllarca onarılamayacak yaralar açıyor …
O zaman daha dikkatlı bakmalıyım çevreme.. her minik zerreye nazar etmeliyim.. İnsanın canı sıkılabilirmi bu durumda?... Sıradan , olağan, değersiz diye niteleyebilirmi olayları?... Kotu ,çirkin, yararsız diyebilirmi yardılmışlara sebebini bilmeden,? Önyargıyla yaklaşabilirmi insanlara, olaylara, geleceği düşünmeden…?
Kumlar hala dansediyor penceremin dışında.. Elimde buram buram tüten demli çay… Şükrümü nasıl edebilirim bilmiyorum Rabbime? Sanki bu sabah ilk kez görüyorum bu manzarayı.. Kum fırtınasında kum rengine bulanmış görünen yeşil parktaki palmiyeleri, yeşillenmiş rengiyle denizi, inen sisin, nemin ardında kaybolmuş ufuk çizgisini…Güneşin sıcağını daha bir çok yansıtan beton bloku binaları… Karıncalar gibi ağızlarını burunlarını kapıyarak oradan oaraya hızla gitmeye çalışan insanları.. Kimbilir herbirinin kafasında neler var.? Kimi sevdiklerini düşünüyor, kimi işini, kimi kazanacağı parayı, kimi üzgün kırgın, kimi neşeli… Her bir insan ayrı bir dünya…
Neşeli dedim de son günlerde aklıma takıldı.. Asya insanı çoğunlukla güleryüzlü, daha neşeli., sevgi dolu, insana daha kolay hizmet edebiliyor.. Oysa daha yoksul, imkansızlıklar içinde, açılar içinde.. Hayatları çok ama çok zor Avrupa ya da batı insanında kıyasla.. Tuhaf değil mi?... Galiba acılar , zorluklar insanı olgunlaştirip direncini artırırken ruhunu yumuşatıyor … Bilemiyorum. Yoksa nasıl açıklanabilir Medeni batı dünyasının insanının kibar, zarif ama soğuk, somurtkan, mesafeli yapısı…
Güneş yüzünü gösteriyor… İçim sıcacık gün ışığı ile sevgi doluyor… İçimde bir enerji hissediyorum,. Günlerden beridir hissedemediğim.. İçimde bir istek bütün yarım işlerimi bitirmeliyim….Hatta birdaha yarım iş bırakmamaliyim.. Hayat her an geldi geçiyor.. Ah öf, şikayetle kaybedecek bir anımız bile yok… Koltuğumdan kalkıyorum elimdeki çay fincanını yıkayarak başlıyorum işe.. Özenle severek, sevinerek dinliyorum suyun çıkardığı sesi.. Şükretmeyede hemen başlıyorum musluğu çevirdiğimde mutfağıma kadar ulaşan su damlaları için…Dünyada bir yudum suya muhtaç milyonlarca insanı , tarlalarda suzuzluktan kuruyan ekinleri düşünerek şükrümü arttırıyor , musluktaki suyu dahi ziyan etmek istemiyorum… Cok dikkatli olmamiz gerekli cook…