Pazartesi, Nisan 14, 2008 -Kategori: TEFEKKUR

Gece , sabaha karşı kalktım. Pencereden dışarıya baktığımda gördüğüm harkulade manzara karşısında büyülendim. Ay, önüne çekilen hafif bir sis perdesi ardından, gizemli ve değerli bir mücevhermişcesine ışık saçıyordu. Bu biraz puslu havada yayılan sarımtirak ay ışığının yansımaları denizerin, ağaçların, evlerin üzerlerine vurmuştu. Bir masalı seyrediyormuş gibiydim. Geceleri , sessizlikte insan ruhunun bütün kapıları açılıyor sanki. Her zerreden daha bir anlam çıkarıyor daha derin tefekkür edebiliyor.
Sabah ise pırıl pırıl bir güne uyandık elhamdülillah. Buralara bahar çoktan gelmis. Pencereleri açıyorum hafif serin miş gibi hava… Güneş ısınları içeriye süzülüyor. Üzerine vurduğu her nesne daha bir detaylı, daha net görünüveriyor… Bütün güzelliği, ihtişamı, hatta belki tozu , eskiyen yanları ile…
Böyle zamanlarda dayanılmaz bir temizlik isteği kaplar beni… Bütün pencere ve kapıları açiyor her bir eşyanın tek tek tozunu alarak ise başlıyorum… Sonra diikat ve özenle her yani süpürüp siliyorum. Temiz bahar havası, oksijen ve iyot kokusuna mış gibi sabun kokuları karışıyor….
Her yan iyice tertemiz olup parladıkça etraf iyice aydınlanıyor, güneşin ışık hüzmeleri daha bir güzel yansıyor sanki… Ya içime doğan güneşe onun aydınlığına ne demeli peki..? El işlerken akıl boş durmuyor tabi… Tefekkür her dem her yerde olmalı değil mi? Derinlerden, az önce teybe yerleştirdiğim kasetten müthiş bir ney taksimi duyuluyor, sonra da insanı coşturan ilahiler….
Ellerimle etrafi, düşüncelerle içimi temizliyormuşum gibi…
Bahar havası çarpar , insanda yorgunluk hissi uyandırır derler ya ; beni büyülüyor adeta. Bahar yorgunluğu doğadaki bu inaılmaz uyanısın, dirilisin temposuna yetişememekten, onları seyrederken alınan yoğun enerji ve bol oksijenden olsa gerek… Oysa dikkatle bakıp , derin düşünce insan yorgunluktan sıyrılıp, bu yenilenme rüzgarına kapılıveriyor hemde hücrelerine dek… Kendindeki ınaılmaz dirilisin her gün yaşandığını idrak edebiliyor… Ah iste her yine yeniden yaratılıyor alem. Bahar, bunu göremeyenlere yavaşlatılarak seyrettirilen bir film gibi… Rabbım bütün nimetlerini farkedecek , göz , gönül ve akıl nasip etsin inşallah…

Bu sabah günlümü coşturan bu olağanüstü güzelliklerden sonra Rabbime de kadar şükretsem azdır , Nasıl yapsam da şükrükü eda edebilsem diye düşünüyorum.. Bu coşkuyu , güzelliği , duyguları paylaşabilmek için hemen bir arkadaşı çağırıp ağırlamaliyim. Duygular, güzellikler paylaşıldıkça artar, insandan insana geçer, geçip yayıldıkça çoğalır gibi geliyor bir an …
Bazen zorluklar üst üste geldiğinde, azıcık başımız sıkıştığında hemen yüzümüz asılıyor, bunalıyor, etrafımızdaki mucizelere gözlerimizi kapatıveriyoruz… Oysa gönül gözümüzü hep açık tutmalı her bir gelen zorun, musibetin bir sebep üzere olduğunu ve bize bir şekilde ya hayır , ya, ders , ya da sabır etmemiz halinde ebedi alemde bir güzelliğe dönüşeceğini unutmamiz gerekiyor… Hemen içimizi ve kendimizi karartıp otutacağımız yerde büyüteci kendimize çevirip kendimizdeki eksikleri bulup düzeltmeye , iyinin de iyisi olmaya gayrete ve Rabbimize süktermeye yönelmeliyiz değil mi?
Aklıma bir hikaye geldi (sanırım Mesnevi’den) Bir gün Lokman’in efendisine hediye olarak bir karpuz getirirler. Hizmetçiye “Git , Lokmanı çağır” buyurur. Lokman gelince efendisi karpuzu kesip ona bir dilim ikram eder. Lokman karpuzu öyle bir iştahla yer ki Efendisi ikinci dilimi sunar.. Sonra üçüncü, dorduncu derken bütün karpuz biter. Sadece bir dilim kalmışken efendisi son dilimi de kendisi yemek ister. Daha ısırır ısırmaz karpuzun açılığından dili ucuklar. Lokman’a “A benim canım, bu zehir gibi acı şeyi nasıl olurda sesini çıkarmadan yedin? Niye birşey söylemedin?”der. Lokman ise: ”Senden o kadar çok iyilikler, ihsanlar, güzellikler gördüm ki elinle bana ikram ettiğin şeye, bu acıdır demeye utandim.” Diye cevap verir.
İnsanoğlu Rabbının bunca ihsanından sonra nasıl oluyor da ufacık musibetlerde, olumsuzluklarda, sıkıntılarda hemen Rabbine karşı isyan bayrağını açabiliyor. Ya da serzenişte bulunabiliyor.. Değil mi?
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Salı, Mart 4, 2008 -Kategori: TEFEKKUR
Bu akşam koltuğuma oturmuş dinleniyordum. Gözüm karşı duvarda asili olan tabloya takıldı. Yaklaşık bir yıldır orada asili olan güzel bir ebru çalışması bu tablo. Açık , uçuk yeşil bir zemin üzerinde yine yeşilin tonları ile bulutlandırılmış , derinlik kazandırılmış; üzerine birbiri içinden çıkan iki yaprak arasından bir dal uzatılmış, bu tek dal az yukarıda simetrik olarak beşe ayrılıyor ve her bir dalın ucunda kıpkırmızı birer lale beliriyor…. Her gün baktığım bu tabloda bu gün, birden çok farklı birşeyler keşfettim. Sanki bu beş lale bana birşeyler çağrıştırıyordu… Birden gönlüme söyle zuhur oldu ki bu tablo dünyayı çağrıştırıyor.. Zaman zaman mavimtrak yansıyan açık yeşil zemin denizlere, hepsi aynı kökten çıkan beş ayrı lale ise beş kıtaya denk düşüyor… Bu beş lalenin açık yüzleri farklı yönlere bakıyor ama hepsi aslında tek , yanı tek kökten geliyor….
Birden bu beş kıtada yaşayan insanları düşündüm. Laleleri oluşturan binlerce noktacık gibi insanları…. Ne kadar farklı görünüyorlar zahiren baktığımızda… Ya gerçekten farklı mıdırlar böylesine?...
Bu ülke insanları, kültürleri daha yakından tanıyabilmek için büyük nimet.. En çok bu yönünü seviyorum. Beş kıtadan , 180 değişik milletten insan iç içe yaşıyor burada.. Her an basınızı farklı yönlere çevirdiğinizde bu inanılmaz zenginliği görebiliyorsunuz… Bu inanılmaz bir kültür bileşkesi…
Geçen hafta kızlarımın okulunda International Day (Milletlerarası festival) yapıldı…. Bu arada aynı okulda 74 değişik milletten insane olduğunu öğrendik. Önce beş bölüme, yanı kıtalara ayrılan Okul bahçesinde masalar hazırlandı. Değişik ülkelerden gelen aileler kendi kültür ve ülkelerini temsilen masalar hazırlayıp ülkelerini tanıtmaya çalıştılar.. Biz de Türkiyeyi temsilen bir masa kurduk. . Festivalin başlangıcında ülkelerinin bayraklarını taşıyan öğrenciler bir resmigeçit yaptılar.Sonra gösteriler için hazırlanan sahneye tek tek çıkarak orada toplandılar ve hep birlikte (we are the world) biz dünyayız , biz çocuklarız diye başlayan şarkıyı seslendirdiler….. İnanılmaz duyglandığım bir andı… Hep birden dalgalanan 74 bayrak ve alanı dolduran 800 kadar öğrenci birlikte söylüyorlardı.. Ğözyaşlarıma hakim olamadım.. Her biri kendi yerel , milli giyişilerini , renklerini giymiş onca çocuk gün boyu birlikte gösteriler yaptılar ve bize inanılmaz anlar yaşattılar… Temelde insanların nasıl kardeş olduklarını gösterdiler…
Dediğim gibi bu ülkede her köşebaşında bize çok farklı gelebilecek giyim ve yaşam tarzları görmek mümkün… Allah’in yaratma sanatı karşısında derin bir hayrete düşüyoruz. Bu çeşitlilik aslında insana tekliği öğretiyor… Çünkü çok farklı görünebilen insanlarla bile tanışıp iletişim kurduğumuzda, hiç birimizin birbirimizden farklı olmadığımızı görüyoruz. Kültürler tabiki farklı ama derine indiğinizde kaygılar, değerler aynılaşıyor… Aynı ebru tablomdaki lalerin tek kökten cikiyor olmasi gibi…
İşte bu noktada hoşgörü ve Allah rızası için sevebilmek davranışı önem kazanıyor… Böyle yapabildiğimiz sürece anlaşamamamız , dost olmamamız için hiçbir sebep kalmıyor..Kimseyi eleştiremiyor, ayıplayamıyor, arkasından konuşamıyoruz. Ağızlarımız mühürleniyor, gönlümüz açılıyor… Ve sevgi , insan aynasından aynen yansıyarak bize geri dönüyor…. Rabbım herkese , hepimize Onun hikmetlerini, nimetlerini görebilecek gözler, hissedebilecek gönül nasip etsin inşaallah.. Amin…
Yine bu ülkede , kendi vatanından uzakta olan insanların çevreye uyum aşamalarını da rahatça gözlemleyebiliyoruz… Bu bazen hiç de kolay olmuyor… Geçen gün görüştüğüm bir arkadaşın söyledikleri beni epeyice düşündürdü. Hatta kendimle heseplasmaya kadar götürdü…
Arkadaş Türkiye’den yeni gelmişti, alışmaya çalışıyordu. Ya da pek çalışmıyordu… Çünkü sürekli şikayetçiydi… Ne bu ülkeye, ne yemeklerine, ne insanlarına ne de çevreye bir türlü ısınamamıştı. Hep olumsuzlukları sıralayıp duruyor, çok sıkıldığını, burde hiçbirşey bulamadığını, sevmediğini söylüyordu… Üzüldüm onun adına… Böyle bir hayat, hadi neyse bir yıl, birkaç ay hatta birkaç saat nasıl geçer ? diye düşündüm… İnsan böyle yoğun olumsuzluklar içinde nasıl yaşardı ki? Bu dünyası şimdiden cehenneme dönmüştü… Biraz teselli edeyim dedi;, hayır, bütün kalkanlarını kaldırmış kimseyi dinlemiyordu.. .. Şekva (yanı şikayet) sıkıntıyı arttırır, diyecek oldum, onu da anlatamadım… Benim içimi de bir karanlık kaplıyordu ki oradan ayrıldım… En iyisi eğer ikna edemiyorsam olabildiğince uzak kalmak diye düşündüm.. Kendi yaşadıklarım geçti film şeridi gibi gözlerimin önünden. İzmir’e ilk gittiğimide yeni evlenmiştik. Hiç tanıdığımız yoktu. Taşındığımız apartmanda kapımızı çalan olmamıştı. Altı aya yakın iş başvurularıma yanıt bekledim.Evde oturdum ama hiç mutsuz olmadım… İnsanin mutluluğu kendi ellerinde diye düşünüyorum.. Yaşayabildiği her dakikasını kıymetlendirmek mümkün, yeterki istesin ve inanabilsin.. Yoksa ben alışamam, ben sevmedim, beğenmedim demek kolay…. Ya sonra yaratılan suni cehennem oratımda ne kadar dayanılabilir ki yaşamaya…
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Perşembe, Kasım 22, 2007 -Kategori: TEFEKKUR
Bu sabah uyandığımda yine her yeri kalın bir sis tabakası altında buldum . Evet sisin bu mistik, gizemli havası beni büyülüyor. Hele zaman zaman açılmaya başlayıp da ardındakileri hayal meyal gösterdiğinde insan merak içinde seyre dalıyor. Sanki ilk kez görüyormuşçasına dikkatle keşfediyor her detayı. Sonra aşağılara bastıran sis perdesi yükseklerde kalan ağaçların dallarını, dağları , tepeleri (burada gökdelenleri) tam kaplamadığında ortaya müthiş bir manzara çıkıyor. Bir hayalin içinden , bir masaldan canlanmış devler gibi yükseliyorlar sis tabakasının üzerinde..
Hayatimda en güzel sis manzarasını onbeş yıl kadar önce Karadeniz de Uzungöl’e gittiğimizde görmüştüm. Uzungölün etrafını çevreleyen dağlar yemyeşil göğe yükseliyorlardı. Bembeyaz sis tabakası adeta dantel ve kupürden bir gelin duvağı gibi dağları sarmalıyarak eteklerine doğru uzanıyordu.. Dağlardan akarak gelen dereler ara ara sisin gizemli perdesi arasından sızmaya çalışan güneş ışığının yansıması ile gümüş gelin telleri gibi pırıl pırıl parlıyorlardı… Hele bir de yavaş yavaş yaylalara doğru çıkmaya başlayıp da sis tabakasinin üzerine varmaya başladınız mı aşağıdaki manzarayı seyre doyum olmuyordu… Güneş ışığının yere ulaşabilen hüzmeleri yesil ormanlar ve masmavi gol üzerinde sanki dans ediyor , her bir hareketlerinde yeryüzü ebem kuşağının yedi rengine boyanıyordu… Paha biçilmez bir mücevheri seyrediyormuşçasına heyecan duymuştum.
Aslında kar yağarken seyretmeye de bayilirim. Eğer gece başlamışsa kar, gökyüzü kızılımtirak bir renge bürünür. Hele güneş yeni doğuyorsa muthistir. Lapa lapa yağan kar taneleri her biri başka bir yıldız şeklinde ağır ağır süzülerek inerler yeryüzüne.. İşte böyle sabahlarda ille de taze tarhana çorbası pişmelidir. Pencerenin önündeki sofrada dumanı tute tute, buram buram tarhana çorbası ile kahvaltı yapılmalıdır. Sis nasıl gizemliyse , kar o denli saf ve yalindir. Bütün çirkinlikleri örter. Ne balcık halindeki yollar, ne gri damlar, ne de yamru yumru yapılmış evler, bakımsız bahçeler, arsalar kalir. Her yan o muhteşem beyaz örtüsü altında inanılmaz güzel görünmektedir artık…
Ya sağnak halinde yağan yağmura ne demeli? …. Onun öyküsü ise bambaşkadır…
Herşeyin , hepsinin çok farklı özellikleri , inanılmaz güzellikleri var ; bakmayı ve gormeyi bildikten sonra…
Bakmayı , görmeyi bildikten sonra dedim de 25 yıl kadar önce okuduğum bir hikaye geliverdi aklıma…
Bir hastahane odasında geçer olay. Çok ağır durumda iki hasta aynı odada yatmaktadır. Gri duvarlı, hastane ve ilaç kokulu bu odada ilerleyen hastalıklarına rağmen birbirlerine destek olmaya, sohbet etmeye çalışırlar. Yerlerinden kalkamamakta, her ihtiyaçları için hastabakıcıya ihtiyaç duymaktadırlar. Hastalardan birisi cam kenarında, diğeri duvar kenarındaki yatakta yatmaktadır. Sabah olup da hastabakıcı geldiğinde, onları biraz doğrultur. Cam kenarındaki hasta dışarıya bakar, öbürü sorar merakla ne gördüğünü.. Cam kenarındaki anlatmaya başlar. “Yemyeşil bir park görüyorum. Bankta oturan yaşlı bir adam etrafta uçuşan kuşlara ekmek kırıntıları veriyor, çocuklar neşe ile koşup oynuyor, genc bir çift geçiyor el ele”…. Ertesi gün yine anlatmaya devam eder…” Dünkü çift yine geldi şimdi bankta oturuyorlar… Şu geçen gün gelen baba oğul yine burada , babası çocuğuna uçurtma uçurmayı öğretiyor. Harika bir hava var”…..
Bu böyle günlerce sürer gider… Duvar kenarında yatmakta olan hasta baştan sevinerek dinlerken, gün geçtikçe inceden inceye bir kıskançlık hissetmeye başlar. Niye onun yatağı duvar kenarındadır?, neden o bu güzelim manzarayı görmemektedir? Bu haksızlık diye düşünmeye başlar. Bir gece cam kenarındaki hasta aniden rahatsızlanır. Duvar kenarındaki hasta bir bağırsa , hemşireyi çağırsa, arkadaşına yardım etse diye düsnür. Ama kıskançlık ve haset galip gelir. “Nasıl olsa ölecek, çok ağır hasta.. Kendime de bir şans tanımalıyım” diye düşünür, nefsine yenik düşer seslenip kimseyi çağırmaz. Sabah hemşire ve hastabakıcılar cam kenarındaki hastayı ölü bulurlar. Öğlene doğru onu alır götürürler, yatağı düzeltip temizlerler ve duvar kenarındaki hastayı o yatağa geçirirler… Onlar odadan çıkar çıkmaz hasta büyük bir heyecan ve merakla pencereye çevirir gözlerini… Önünde yandaki binanın penceresiz koyu giri duvarından başka hic birşey yoktur….
O zamanlar çok etkilenmiştim okuduğumda, şimdi de zaman zaman bulunduğu ortamdan, havadan sudan sürekli şikayet edenleri gördükçe bu hikayeyi hatırlarım…
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Pazartesi, Kasım 12, 2007 -Kategori: TEFEKKUR
Sabah erken saatlerde kızları okula , eşimi de işe uğurladıktan sonra çayımı da alıp balkona çıktım. Nefis bir hava . Bir bahar sabahı serinliği, kuş cıvıltıları, hafifçe esen rüzgar… Gökyüzü tam gök mavisi. Tek bir bulut bile yok. Bir de yoldan geçen arabaların sesi olmasa … Ama olsun, kısa bir süre sonra onları da duymaz oluyorum.Balkon demirine konan minik kuş gözlerini dikip bana bakıyor. Allahım bu ne inanılmaz güzellik. Gözlerimi palmiye ağaçlarının yeşil yaprakları ardındaki denize takiliyor, dalıp gidiyorum…. Önümüzdeki eski küçük binanın yılbaşından sonra yıkılıp , yerine koskoca bir gökdelen dikileceği haberini alalı henüz birkaç hafta oldu. O gün bu gündür daha bir özenle seyrediyorum bu muhteşem manzarayı sanki… İlginçtir ki, insanoğlu elindeki hazinenin, güzelliklerin değerini anca kaybettiğinde anlıyor…

Yok yok , aslında bu eve ilk adım attığım günden beri penceremin önünde uzanan bu muhteşem tablo her an şükür ve tefekkür içinde bulunmam için vesile oldu… Yine de bir süre sonra önümüzde yükselmesi beklenen inşaat herhalde bu günümün kıymetini daha iyi anlamama sebep oluyor.
Geçen yıl şiddetli bir göz enfeksiyonu ile doktorun kapısına dayandığımda da benzer şeyler hissetmiştim. Doktor bir saati geçen muayene sonucunda;” Nerdeyse gözü kaybediyormuşuz, şu anda görmenizde yüzde otuz kayıp var.” dediğinde gözlükle bile görebilmenin ne büyük bir nimet olduğunu kendime itiraf etmiştim. O her zaman dilimizden düşmeyen “Allahım verdiğin sağlık ve afiyet için şükürler olsun” sözlerinin gerçekten de içimiz titriyerek, anlamına vararak, gönülden ve her an yeniden söylenmesi gerektiğini anca idrak etmiştim… Duanın ve şükürün sadece dilde değil her an gönülde olması gerektiğini anlamıştım… Bir yılı aşkındır süren tedavi sonucu her gün bir parça geri kazanılan sağlık ise her an şükür etmeye vesile oluyor. Aslında bu bile ne büyük nimettir... değil mi?
Etrafımızı saran nimetler ne kadar çok… Aslında ne kadar zengin olduğumuzun farkında değiliz. Kaybettiğimiz sağlığımızı , bir gözümüzü , ya da organımızı hangi maddi servet geri getirebilir ki?.
Evet maalesef çoğu zaman Rabbımızın bize sunduğu o muhteşem güzelliklerin, sayısız nimetlerin, sağlığın, gönül zenginliğinin, gözlerimizin önün bulunan ve her biri inanılmaz ibretler içeren , sayılamayacak kadar çok çeşitli türleri bulunan bitki ve hayvanlar aleminin farkında olamıyoruz… Günlük hayat dediğimiz koşuşturma bizi kendi ellerimizle inşaa ettiğimiz bir hapisanenin içine kapatıyor.. Kısıtlanıyor, bunalıyoruz.. kapasitemizin, zenginliğimiz farkında bile olamadan, kısır çekişmeler, basit ihtiyaçlar, başkalarının hayatları, sonuçta bize fayda sağlamayan işler içinde mücadele edip duruyoruz.. Aslında bu günlük koşuşturma içindeyken hapisane avlusunda volta atan mahkumlar gibiyiz.. Tek farkımız ancak kendimiz istersek ve dışarıdaki güzellikleri , manayı, huzuru keşfedersek bir anda bu hapishaneden kurtulacak olduğumuz..
Bu dünya hayatı geçici, biz ise gelip geçen yolcularız.. İnsan bir geceliğine konakladığı otel odası ne denli lüks olursa olsun hiçbir eşyasını sahiplenip , sırtlanıp götürmeye kalkar mi, gönlünü oraya bağlar mi? Sabah çıkıp giderken güzeldi ve bitti der gerçek yurduna doğru yola koyulur değil mi? İşte hayat da bizim için böyle… Dünyadaki tüm güzelliklerin de bir sonu var.. Zaman zaman elimizdeki nimetlerin önemini anlayabilmemiz ve şükrümüzü arttırmamız için onlardan mahrum kalmamız gerekiyor.
Balkonun demirlerinden hızla havalanan kuşlara takıldı gözlerim. Dün sabah deniz kıyısında yürüyüş yaparken sürü halinda yüzen balıkları seyretmiştim dakikalarca.. Deniz altı ise bambaşka bir dünya.. daha adını bile duymadığımız görmediğimiz milyonlarca tür var… Ya ayaklarımızla basıp geçtiğimiz çimenlerin toprağın altındaki canlı hayat.. Her birinin bir varoluş sebebi var. Bir türü yok ettiğinizde tüm denge bozuluyor.. Geçen yıl kuş gribi var diye yok edilen kanatlı hayvanlardan sonra kene vakalarında nasıl da artış oldu. Çünkü tavuklar ve kanatlılar keneleri avliyorlarmıs… Hiç bir zerre boş ve sebepsiz yaratılmamış…
Bu muhteşem denge ve duzen içinde ya bizim yerimiz… Rabbım bizi insan olarak yaratarak en büyük şerefi vermis. Şimdi o şerefe layık olabilmek için ne yapıyoruz.. ? İnsanlığımızı nerede nasıl kullanıyoruz..? Neyin ne kadar farkındayız? Farkındalığımızı arttırmak için neler yapıyoruz.. Kendimizi geliştirmek, bahsedilen kapasiteyi hakkıyla kullanmak için bir çabamız var mı? Önümüzde uzanan sonsuz nimetlerin şükrünü edebiliyor muyuz? Etrafınıza bir bakın; her ailede bir en umutsuz durumdayken kurtulan, yeniden hayata sarılıp başarıya ulaşan bir insanın öyküsü vardır.. Biz içimizdeki cevheri keşfedebildik mi?
Bir insan; bu çocuk uyumsuz , okuyamaz dendiği halde büyük bir bilim adamı olabiliyor. Bir başkası; iflas etti, battı denirken tekrar düştüğü noktadan kalkıp dimdik iş hayatında başarıya koşabiliyor. Bir bakıyorsunuz bir kazadan sonra artık yürüyemez denilen kişi takma bacağı ile maraton koşabiliyor. Sağır olan birisi inanılmaz besteler yapabiliyor. Gözleri görmeyen ve elleri olmayan bir genç, ağzıyla tuttuğu fırçasıyla harika resimler yapıyor.. Bizi tutan , başarıdan alıkoyan, şükürsüzlüğümüze sebep olan nedir peki ?
Gönül gözümüzü açalım güzelliklere.. Rabbımızın nimetleri sınırsız. Elimizde öyle bir cevher var ki işlenmeyi bekliyor… Sadece karar verip başlıyacağız bugün.. Gülümseyerek başlıyalım.. Şükrederek herşeye.. Geçmişteki başarısızlıklara , sevgisizliklere, aldığımız darbelere yanmayı bırakalım. Geçmişi düzeltemeyiz.. Gelecekte kaybetmemiz muhtemel şeyleri düşünerek, başımıza gelebilecek olumsuzlukların ihtimallerinden cekinerek , yada olamıyacak şeylerin hayellerine kapılarak zamanımızı öldürmeyelim. Gelecek bilinemez.. Şu andan başlayalım. Ve şu an ne yapıyorsak en iyisini yapalım. Ve tek bir an unutmayalım ki her olanda bir hayır vardır. Şükür ve teffekür içinde olalım.
Şimdi benim için de bu harika manzaraya ve tertemiz havaya veda zamani. Günün yapılması gereken işleri beni bekliyor. Az sonra şehrin sokaklarında koşuşturan insanlar arasına karışacağım inşaallah. Her baktığımda güzeli görmeye çalışacağım, ilk selami veren ben olmaya gayret edeceğim, İçim daraldığında şikayet değil, şükür etmeyi deniyeceğim.. Allah yardımcımız olsun … Rabbım bütün insan kardeşlerime ve bana gerçekleri görecek gözler nasip etsin.
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Salı, Haziran 5, 2007 -Kategori: TEFEKKUR

Son zamanlarda pek kafamı toparlayıp birkaç satır yazamıyorum. Nedendir??? Hızla bastıran sıcaklar… Okulların son döneme yaklaşması… Tatilin kapıya dayanması…Internetten takip edebildiğim kadarıyla Türkiyemin içinde bulunduğu siyasi durum…. Kafamı karıştıran, duygu ve düşüncelerimi bir türlü düzenlememe fırsat vermeyen sebepler zinciri..
Şu anda sabah saatleri… Siddetle hissediyorum ki dışarıda şimdiden 45 dereceyi bulan hava sıcaklığı ve nem oranı bu konuda basılıca sorumlu.. İnsan kolunu kıpırdatmak bile istemiyor.. Boşuna değil bu ikimlerin insanlarının rehavetli yapısı… Bizde buralarda dinamikliğimizi mı kaybediyoruz nedir..
Birden farkettim ki insan iradeli davranmadıktan sonra onu yapacağı isten alıkoyan sebepler çok.. Bahaneler saymakla bitmiyor.. Sadece bu bile bizim hedeflerimizden vazgeçmememize, yılmamamıza basılıca bir sebep değilmidir..
O zaman hadi bakalım, silkinelim şu rehavetten, bir bardak demli çay elimde oturayım penceremin önüne..
İki yıl önce ev değiştireceğimiz zaman bu daireye bakarken, ilk bu pencereden baktığım günü hatırladim.. Aman Allahım bu ne muhteşem güzellik, ne harika manzara ,bana kısmet olurmu acaba burada oturup bir bardak cak içmek demiştim.. İki yıldır gün doğusunu, günbatımını sayısız kez seyretmek nasip oldu.. acaba artık sıradanlaştı mı ?..
İnsanoğlu ne ilginç bir varlık.. En imkansız görülen , en çok isteği şey bile ,sahip olduğu an o büyüsünü yitiriyor. Zamanla önemsizleşiyor, göz alıştığı şeye öyle hayran bakmıyor artık…
İşte yaşamın , mutluluğun, sevginin, inancin, şükrün, ve ilahi aşkın sırrı burada yatıyor galiba… Bakmak ile görmek arasındaki farkta.. Baktiğini görmek , gördüğünde güzelliği sezmek, güzellikte ilahi kudreti keşfetmekte… İnsan her güzellikte, hatta her güzel olmadığını düşündüğü zerredeki ilahi kudretin sırrına erse, farkına varsa , gözündeki o at gözlüğünü çıkartmayı başarsa da işin özune dalsa; nasıl uyuşuk oturabilir, nasıl ruhsuz ve sevgisizce etrafına bakınabilir, nasıl heyecan duymadan bir su zerresini, uçuşan kum tanelerini seyredebilir ki…
Bu gün kum taneleri uçuşuyor penceremin önünde… Rüzgarın nereden estiği belli değil. Durmadan yön değiştiriyor.. Kum taneleri adeta dansediyor rüzgarla.. Arada bir hızlanıyor, acımasızca savruluyor sağa sola.. Aynen bizlerin zaman zaman hayatta yediğimiz darbeler , hissettiğimiz acılarla oradan oraya savrulduğumuz gibi.. Sonra birden ters yönden esiveriyor ruzgar. Yavaşça yerden kaldırıyor kumları .. Yumuşak bir ahenk içinde göğe doğru yükseliyorlar, bembeyaz güvercinlerin dansederek uçuşları gibi.. Sanki bizlerin zaman zaman içine düştüğümüz umutsuzluklardan sıyrıldığımız, ruhumuzun yaradanımıza doğru kanat çırptığı, ilahı güzellikleri keşfettiği anlardaki hafiflememiz gibi… Sonra duruluyor ortalık.. Güneş sıcak sımsıcak yüzünü gösteriveriyor. İşte herşey durgunlaşıp sakinleşiveriyor böylece…
Bakıyorum insanlar yok denecek kadar az sokaklarda. Dolaşanların elinde birer şemsiye kızgın güneşten kendilerini korumaya çalışıyorlar.. Oysa dünyanın bir yüzünde insanlar güneşe hasret. Demek ki herşeyin fazlası zarar. Herşeyin bir denge noktası var… Fazla soğuk dondurduğu gibi fazla sıcak da kavuruyor… Soğukta yaşıyanlar güneş hasreti ile yaşarken, buradakiler soğuğa özlem duyuyor.. İnsan elinde olanın kiymetini sahipken bilemiyor da kaybedince mı anlıyor..?
Oysa dünyanın bizzat kendisi denge üzerinde duruyor.. Fizik olarak bu müthiş denge insanın hafızasının, aklının alamıyacağı kadar ince bir çizgi…İnsanın üzerinde bulunduğu yüce yaradanımızın bu muhteşem yaratma gücünün göstergesi yerküre…. Denge doğal ve olması gereken yaşama yapılan müdahlelerle nasıl da bozuluyor… mevsimler değişiyor, canlı türleri yokoluyor… Demek ki her şey kendi yerinde ve dengesinde güzel… her canlının, her olayın, her var olan zerrenin bir varoluş nedeni var… Ufak bir değişiklik bile yıllarca onarılamayacak yaralar açıyor …
O zaman daha dikkatlı bakmalıyım çevreme.. her minik zerreye nazar etmeliyim.. İnsanın canı sıkılabilirmi bu durumda?... Sıradan , olağan, değersiz diye niteleyebilirmi olayları?... Kotu ,çirkin, yararsız diyebilirmi yardılmışlara sebebini bilmeden,? Önyargıyla yaklaşabilirmi insanlara, olaylara, geleceği düşünmeden…?
Kumlar hala dansediyor penceremin dışında.. Elimde buram buram tüten demli çay… Şükrümü nasıl edebilirim bilmiyorum Rabbime? Sanki bu sabah ilk kez görüyorum bu manzarayı.. Kum fırtınasında kum rengine bulanmış görünen yeşil parktaki palmiyeleri, yeşillenmiş rengiyle denizi, inen sisin, nemin ardında kaybolmuş ufuk çizgisini…Güneşin sıcağını daha bir çok yansıtan beton bloku binaları… Karıncalar gibi ağızlarını burunlarını kapıyarak oradan oaraya hızla gitmeye çalışan insanları.. Kimbilir herbirinin kafasında neler var.? Kimi sevdiklerini düşünüyor, kimi işini, kimi kazanacağı parayı, kimi üzgün kırgın, kimi neşeli… Her bir insan ayrı bir dünya…
Neşeli dedim de son günlerde aklıma takıldı.. Asya insanı çoğunlukla güleryüzlü, daha neşeli., sevgi dolu, insana daha kolay hizmet edebiliyor.. Oysa daha yoksul, imkansızlıklar içinde, açılar içinde.. Hayatları çok ama çok zor Avrupa ya da batı insanında kıyasla.. Tuhaf değil mi?... Galiba acılar , zorluklar insanı olgunlaştirip direncini artırırken ruhunu yumuşatıyor … Bilemiyorum. Yoksa nasıl açıklanabilir Medeni batı dünyasının insanının kibar, zarif ama soğuk, somurtkan, mesafeli yapısı…
Güneş yüzünü gösteriyor… İçim sıcacık gün ışığı ile sevgi doluyor… İçimde bir enerji hissediyorum,. Günlerden beridir hissedemediğim.. İçimde bir istek bütün yarım işlerimi bitirmeliyim….Hatta birdaha yarım iş bırakmamaliyim.. Hayat her an geldi geçiyor.. Ah öf, şikayetle kaybedecek bir anımız bile yok… Koltuğumdan kalkıyorum elimdeki çay fincanını yıkayarak başlıyorum işe.. Özenle severek, sevinerek dinliyorum suyun çıkardığı sesi.. Şükretmeyede hemen başlıyorum musluğu çevirdiğimde mutfağıma kadar ulaşan su damlaları için…Dünyada bir yudum suya muhtaç milyonlarca insanı , tarlalarda suzuzluktan kuruyan ekinleri düşünerek şükrümü arttırıyor , musluktaki suyu dahi ziyan etmek istemiyorum… Cok dikkatli olmamiz gerekli cook…
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Çarşamba, Mart 28, 2007 -Kategori: TEFEKKUR
Yarin sevgili Peygamberimiz (SAV) in doğumu münasebeti ile mevlid kandilini kutlayacağız… Bu maneviyatı yüksek gün yaklaşırken ben de kendi hesabıma herzamankinden daha fazla araştırmak , okumak, anlamak istedim sevgli Peygamberimizi (SAV) İnsan okudukça, yaşadıklarını , davranışlarını çeşitli kaynaklardan öğrendikçe öyle büyük bir hayranlık duyuyor ki. Hatta bazen çıkardığı insanlık dersleri karşısında sarsılıyor..
Hz. Muhammed (SAV) Allah ile insanlar arasında elçilik yapan o özel insanların peygamberlerin sonuncucu olmakla birlikte bir insandı..Bu insani özellikleriyle de önemli bir misyona sahipti. İnsanlara kendilerini son derece rahat hissedebilecekleri bir din getirmiş, ruhbanlık içermeyen bir yaşama biçimi öğretmişti. İslam dini ve sevgili Peygamberimizin sünneti her insanın yaşamına uygulayabileceği bir sadeliğe ve kolaylığa sahiptir…
Burada sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed ile ilgili anlatılagelen menkibelerden birkaç tanesine yer vermek istiyorum . Böylece O’nu daha yakından anlayabileceğimizi, tanıyabileceğimizi umuyorum..
Vefatından sonra eşi Hz. Ayşe’ye sorarlar. “Allah’in Elçisinin evdeki hali nasıldı?” Hz. Ayşe cevaplar:” O kendi işini kendi görmekten hoşlanırdı. Arkadaşları bütün işini yapmaya hazır olmalarına rağmen bunu istemezdi. Evdeyken elbiselerini yamar, evi süpürür, keçileri sagar,develeri bağlar ve yemlerini verirdi.. Ayrıca ayakkabılarını ve delik su kırbalarını tamir eder, hizmetçilere de yardım ederek onlarla birlikte hamur yoğururdu. Çarşıdan kendi yiyeceğini taşırdı.. Birısı:”Ey Allah’in Elçisi izin ver ben taşıyayım”dediğinde “Her mümin taşıyabiliyorsa kendi yükünü kendi taşısın “derdi..
Yeni müslüman olmuş ve kendisini ilk kez gören bir göçebe arap, heyecanından karşında titremekteyken Hz. Muhammed “Arkadaş sakin ol!” der “ Ben kral değilim Kureys kabilesinden kurutulmuş et yiyen bir kadının oğluyum!”
Bir yolculuktadırlar , yemek için mola verilir. Arkadaşlarının her biri bir iş tutar. Hz. Muhamed (SAV) de “Ben de ateş için odun toplayayım”der Arkadaşları önüne geçip iş yaptırmak istemezler. O bütün ciddiyetiyle cevaplar. “ Ben bir topluluk içinde ayrıcalıklı bir durumda olmaktan hoşlanmam, bunu Allah ‘da sevmez.” Ve .. odunları toplamaya koyulur.
Medine’de bir anne sokakta oynayan çocuğunu eve çağırmak için seslenir.”Gel bak sana ne vereceğim?” Olaya sahid olan Hz. Muhammed SAV sorar. “çocuğa ne verecekesin” ve uyarır. “Dikkat et sana gelir de ona birşey vermezsen senin için büyük bir yalan günahı yazılır.. “ der!!!
Kızının katilini bağışlar, Amcasının katilini bağışlar, yardım istemek için gittiği halde kendisini taş ve tükürük yağmuru ile karşılayan Taif’ i de bağışlar. Elinde fırsat olmasına rağmen intikam hissine daima uzak duruşu , bağışlama ve hoşgörüşüyle de ayrı bir insanlık zirvesindedir..
Rasullullah SAV mescidde arkadaşlarıyla beraberdir. İçeri hızla yabancı bir ulak girer. Elinde önemli bir diplomatik mektup bulunmaktadır. Medine’nin ve müslümanların tamamen yabancısı olan haberci soluk soluğa sorar. “Bu halkın efendisi kimdir?” O sırada Hz. Muhammed SAV ayaktadır ve oturmakta olan arkadaşlarına elleriyle ikramda bulunmaktadır. Hiç duraksamadan cevaplar: “Bir halkın efendisi ona hizmet edendir.” Hiç düşünmeden verdiği bu cevapla hem habercinin sorusunu cevaplamış , hem bütün müslümanlara önemli bir ders vermiştir..
Ebu Mahzure isimli bir çocuk müezzinin taklidini yaparak ezanla alay etmektedir. Hz. Muhammed SAV onu görür yanına çağırır. Ezanla alay ettiğini farketmemiş gibi ciddi ve yumuşak bir tavırla. : “ Hadi bir ezanda burda bana oku “der. Utanç içindeki çocuk bütün yeteneğini zorlayarak güzel bir ezan okumaya çalışır. Eksik ve yanlışlarını düzelten Hz. Muhamed SAV cebine birkaç kuruş koyar , eliyle sırtını sıvazlar ;” Mübarek olsun “ der. Ebu Mahzure gördüğü iltifat karşısında hala şaşkındır. Mekke’de müezzinlik yapmak için uğraş verir, izin ister ve sonunda Mekke’de çok uzun yıllar müezzinlik yapmak ona kısmet olur..
Bütün hayatı boyunca en zor görünen sorunları çözerken bile rahat, sakın bir tavra sahip olmuştur. O’nun bu özelliği karşınında Bernard Shaw “İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak nerdeyse çözülmez hal aldığı günümüzde Hz. Muhammed’e her zamankinden daha fazla muhtaçiz. Eğer O aramızda olsaydı bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdi” diyecektir…
Bu maneviyatı yüksek günlerde sevgli Peygamberimiz SAV) in adını çokça zikredelim, sonra arastiralim, dusunelim .. Biz kimin ummetiyiz ve O’na ne kadar layik olabiliyoruz? Ya da yolunda bulunmak icin neler yapiyoruz?
Hepimizin Mevlid kandili mubarek olsun!
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Cuma, Şubat 9, 2007 -Kategori: TEFEKKUR
Son gunlerde yine insanlarin kendilerinden cok baskalarinin isleriyle ugrasmalarini dusunur oldum. Olabildigince olaylardan hatta dusunceden bile uzak durmama ragmen bazen dinleme mecburiyetinde kaliyorum bulundugum ortamda. Dinlemek , sozu degistirmeye calismak yada mekani terk yapilabilecek en iyi seyler. Bazen bu dedikodu , hikayaler oyle bal tadinda geliyorki , anlatanin anlatacagi, dinleyenin tasdikleyecegi yada zevkle dinlemeye devam edecegi geliyor.

Oysa bir farkina varabilsek bizim icin ne buyuk tehlike bu yapilanlar.. Yuregimizi karartiyor zamanla… Insanlara saygimizi , sevgimizi kaybettiriyor. Ne demisti kudsi Hadis’i serifte “Ya hayir soyle ya da sus” …
Hele ki bir insanin ayibini ortaya cikarmak, bir kardesini yanlislarindan dolayi yermek, kucuk dusurmek, boylece kendi egosunu tatmin yoluna gitmek…
Bu konuda cok soz soyleyecek degilim. Okudugum bir kissayi aktarmakla yetinecegim bu gun.
Hz Musa alehisselam zamaninda , yagmursuzluktan korkunc bir kitlik basgosterir. Halk Musa Alehisselama yagmur duasina cikilmasini rica ederler..Uc gun sira ile yagmur duasina cikildigi halde bir damla yagmur ihsan edilmez. Musa Alehisselamin duasina icabet tehir olunur.Kendisi bundan dolayi huzne kapilip Rabbine niyazda bulunur.
“Ya Rabbim , karinca ve boceklerinden itibaren butun mahlukat , kitlik ve darlik icinde. Susuzluktan mahvoluyorlar. Uc gundur niyaz ediyoruz, lutfen duamizi kabul buyurmadinve bizi mahzun eyledin.”
Rabbinden soyle yanit bulur.
“Ya Musa aranizda bir gammaz var , o aranizda bulundugu surece duaniz tehir edilecektir.”
Hz. Musa sorar.
“Ya Rab o gammaz kimdir?”
“Ya Musa o gammazin kim oldugunu size bildirecek olsam ben gammazlik etmis olmazmiyim, gammazlari ve gammazligi asla sevmedigim halde , kendim gammazlik ederek onu size nasil bildiririm.”
Birkac gun sonra Hz. Musa ya yine hitab-i ilahi varit olur.
“Ya Musa o gammaz oldu. Cenazesi hazirdir var onun namazini kildir.”
Hz. Musa emir ilahi uzerine tarif olunan yere varir ki, ne gorsun , kirk tane cenaze hazir bekliyor. Bunun uzerine cenazelerden hangisinin gammaz oldugunu anlayamaz ve yine munacatta bulunur.
“Ya Rab! kirk cenazeden hangisi gammazinkidir? Bana bildir. “
Allah-u Tealanin cevabi: “Benim bir sifatim da SETTAR dir … Yani ayiplari ortucudur. O gammazi size bildirmemek icin cenazesini digger otuzdokuz cenaze ile karistirdim…”
Bu kissa dan sonra bos konusmalara, kendine donup bakmadan baskalarinin ayiplari ile ugrasanlara soyleyecek hicbir soz kalmiyor… Ne dersiniz?
.
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Cuma, Ocak 26, 2007 -Kategori: TEFEKKUR
Son gunlerde dostlar arasinda epeyce gundeme gelen karsilikli anlasabilme, konusarak anlasabilme, birbirini yanlis anlama , veya anlayamama uzerine dusunuyorum bu kez. Etrafimiza bir bakalim belki de en yakinlarimizla, kardes, ana baba dost ve akraba ne cok insanla sadece acik acik konusulamadigi, duygular ve dusunceler acikca , net bir sekilde ifade edilemedigi ya da ifade edilen seylerin onyargilara, yanlis anlamalara kurban gitmesi sonucunda ne cok kirginliklar yasanmakta. Dostlar, kardesler, evlatlar, sevgililer darilmakta, incinip uzulmekte. Oysa kimse, hic kimse kasitli olarak birini incitmek uzere yola cikmaz. Simdi buna itirazi olanlar olacaktir belki. Bildikleri bazi sahislari akillarina getirerek hayir ben oyle insanlar bilirim ki baskalarini incitmek, elestirip kirmak, uzmek onlar icin normal hatta olmazsa olmaz diyeceklerdir. Olabilir elbet. Ama ben de diyorum ki “Bilselerdi yapmazlardi” Hani su basimizin taci Kur’an-i Kerim imizin O muhtesem Yasin Suresinde 26. ayetinde denildigi gibi “Bilselerdi Yapmazlardi” ….. Burada anlatilan kissa da kisaca; sapkin olan bir halki Allah yoluna davet icin rasuller gelir, ancak topluluk onlara inanmaz ve reddeder. Iclerinden biri kosarak onlara dogru gelir ve onlardan rasullere inanmalarini uymalarini ister, kendisi de iman ettigini belirtir ancak inancsiz ve zalim olan topluluk tarafindan katledilir. Obur dunyada ona cennet mujdesi verildiginde ve cennete gir denildiginde ise kendini katledenler icin soyledigi ne bir yakinma ne de lanet okumadir sadece der ki “Bilselerdi Yapmazlardi!!!” Iste bu iki kelime benim butun tuylerimi diken diken etmeye, gozyaslarimi sel gibi akitmaya yetiyor….
Ya sonra, bu tur insanlar bir gun farkina varirlarsa yaptiklarinin ne denli vahim bir hata oldugunu ve icten, ihlasla inanarak tovbe ederlerse kim bilebilir kimin daha ustun olabilecegini. Rabbimin tovbe ve af kapilari hep ardina kadar acikken biz nasil nefret edip yargilayabiliyoruz ki ....Elbet ki haksizliklari sineye cekip oturacagiz anlamina gelmiyor soylenenler ancak temkinli ve insafli olmaliyiz. Sevmeyi ve affetmeyi de hic unutmamaliyiz ki bir gun biz de sevilen ve affedilen kullardan olabilelim degil mi?
Bundan uzun yillar onceydi lise son sinifa gidiyorum. Bursa’ya yeni tasinmisiz yillar suren memuriyet gurbetinden sonra … Ben sudan cikmis balik gibiyim, o gune kadar hep kucuk kasabalarda yasamisim. Evimiz okulumuza uzak otobusle gidip geliyorum. Okul buyuk ve cok kalabalik kimseleri tanimiyorum. Dersaneye baslamisim bir yandan universite sinavlarina hazirlanmaya calisiyorum. Velhasil kafam epey karisik. Her sabah erkenden evimizin onundeki otobus duraginda bekliyorum yaklasik 30-40 dakikalik okul yolculugum icin. Hava nerdeyse yeni aydinlaniyor, kis ve soguk bir yandan, otobus dolu geliyor ayakta , tutunarak zor gidiyoruz. Sabahlari bir kadin dikkatimi cekiyor. Bir asagidaki sokaktan geliyor otobus duragina, annemin yaslarinda, bakimli , hos bir hanim. Gozlerini dikiyor bana otobus gelene kadar bazen otobuste de bastan asagi suzuyor. Ama bakislar hic de sevecen, dostca degil. Rahatsiz oluyorum, gozlerimi kaciriyorum, olabildigince uzak duruyorum. Hatta o duraga yaklasirken basimi baska yone cevirip gormemezlige geliyorum zamanla. Bir gun otobus biraz gecikmis, biz de erken gelmisiz duraga. O hanim butun heybeti ile karsima dikiliyor basliyor bagirmaga “Sen ne bicim ogrencisin, bu genclik ne hallere dustu, hic utanmaniz yokmu sizin, saygizislar…. “ ve daha hatirlayamadigim birsuru itham. Sok oluyorum bir an. Ne yaptim anlamiyorum. Bisey demedim, otobuste yer bulup oturamiyorum ki yer vermedim diye soylesin bunlari , tanimam etmem. Ellerim titremeye basliyor, gozlerimde yaslar. “Ne oldugunu anlamadim diyorum. Hatam nedir ki!... “ O hala cok sinirli. “Siz zaten ogretmenlerinizi hic saymiyorsunuz , bir selami bile cok goruyorsunuz “diyor hiddetle.Herkes bize bakiyor. Otobus geliyor biniyoruz. Olabildigince arkaya ilerleyip yokolmak istiyorum ortadan. O benden once iniyor otobusten dikkatle takip ediyorum bizim okulun ondeki kapisindan giriyor. Aman Allahim bizim okuldaki yuzden cok ogretmenden birisiymis meger. Benim uzerimde okulun armali formasi var o benim nerenin ogrencisi oldugumu anlamis ama ben gormemisim okulda bilmemisim… Arkasindan gidiyorum hizla sesleniyorum. “ ozur dilerim ama ben yeniyim sizin burada ogretmen oldugunuzu bilmiyordum “diyebiliyorum zorla… “Tamam tamam “ deyip susturuyor beni ve okula giriyor…
Eve gelince anlatiyorum olanlari. Uzulme diyor ailem senin bir sucun yok. Olur boyle yanlis anlamalar…. Aradan zaman geciyor Annem ev gezmesine gidiyor yeni hanimlarla tanisiyor. Birisi benim okulda ogretmen oldugunu soyleyince annem de benim kizim da o okulda diyor ve karsilikli muhabbet ilerliyor. Bir kac gun sonra yine goruyorum ogretmen hanimi yanima yaklasiyor. Yumusak bir sesle ozur diliyor yanlis anlamasindan oturu. Benim kasitli haraket ettigimi sandigini soyluyor. Annemle tanisinca ogrenmis kim oldugumuzu nerden geldigimizi. Sarilip opuyor yanaklarimdan. O gunden sonra birlikte gidiyoruz her sabah. Eksik oldugum dersler icin calistiriyor beni. Anliyorum ki cok iyi bir insan aslinda …Asabi bir anina gelmis hatali davranmis ama kimbilir neler yasamis boyle bir ithamda bulunabilmek icin.
Karsilikli kirginliklar unutulup gidiyor geriye dostluk kaliyor. Bir de sevgi…
Karsimiza neler cikabilir buna benzer degil mi.. Belki biz de kiriyoruz insanlari baska bir seye moralimiz bozulmusken… Bazen davranislari yanlis algiliyor sorup sorusturmadan hukum veriyoruz haklarinda... Bazen bize soyledikleri dogal bir elestiryi bile ters anliyabiliyoruz, ya da iyi niyetli bir uyariyi kasitli bir davranis diye niteliyebiliyoruz. Bazen de biz soyleyiveriyoruz birseyleri istemeden. hemen sonrasinda uzuluyoruz pisman oluyoruz, ya da hatali yaklastiysak farkina variyoruz hatamizin. Ancak dil yarasi cok derin oluyor bazen.. Zor iylesiyor .. O nedenle “ Ya hayir soyle ya da sus” hadisi serifi ile haraket edebilmeye calismaliyiz… Bir de; birgun gelir de biz de benzeri bir hata yapar da affedilmeye muhtac oluruz diye af kapisini hep acik tutmaliyiz… Ne dersiniz?
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı
Salı, Ocak 23, 2007 -Kategori: TEFEKKUR

Bazen derinden hissediyorum ki bu dunya hayatinin ve yasamin gizi olan imtahanimiz zaman zaman siddetleniyor. Oyle ya, her zaman gulluk gulistanlik degil yasam. Yorgunluklar bazen had safhaya variyor. Insanin tahammul gucu azaliyor boyle zamanlarda . Normal akis icinde etkilenmeyecegi olaylara bile daha hassas yaklasiyor. Dusunceleri ile hisleri daha bir birbirine karisiyor. Saglikli analiz yapamadigindan dugusal davraniyor pekcok konuda. Bazen belki bogazina bir yumruk oturuyor. Her andan daha cok destege ihtiyac duyuyor. Ancak kendini gucsuz ve yalniz hissettigi bu anlarda her kim olursa olsun , ne denirse densin ic huzurunu geri dondurecek olan yine de kendisi oluyor. Iste bu noktada iman gucu en buyuk yardimci olarak ortaya cikiyor… Eger dert, sorun, kirginlik her ne ise Allah ‘a siginabiliyorsak ve sadece ondan yardim umuyorsak , yardim hic umulmadik kadar net bir sekilde geliyor. Ancak burdaki ince nokta su ki; vuku bulan olaylar ve sonuclar bizim icin hayirli olanlardir deyip ona inanabilmek.
Bir sevgili dostum hatirlatti gecen gun Kehf suresindeki Hz. Musa ile Hizir aleyisselamin kissasini. Ne de guzel aciklar o kissa bizim olaylara bakis acimizin zahiri oldugunu. Herseyi tek boyutlu degerlendirdigimizi. Oysa bir bilebilsek olaylarin altinda yatan sirlari , gercek sebepleri ve dogurabilecegi sonuclari. Burada Rabbimize tam teslimiyet butun kapilari acan anahtar degil mi:?
Zaman zaman, herseyi basarabildigimizi, kontrolu elimize aldigimizi ve yasamimizi yonlendirebildigimizi, yeteri olgunlaga eristigimizi sanirken nasil da nefsimizin eline dusuveriyoruz aslinda…
Epey onceleri bir kucuk hikaye okumustum; bir gururlu kendini begenmis sinek varmis , zerre kadar varligini gunes gibi gormekteymis. Bir gun bir pislik birikintisinin uzerindeki saman copunun uzerine konmus. Kendi kendine ;’Denizler uzerinde yuzen gemilerden soz ediliyordu, iste bu deniz , bu da gemi , ben de dirayetli bir kaptanim diye dusunmus. O pislik birikintisi ona ucsuz bucaksiz bir umman oluvermis. Herkesin alemi kendi gorusune gore olur degil mi? Sinekte onu oldugu gibi gorebilecek goz nerede…Gozu gorusu ne kadarsa denizi de o kadar..
Ah !!simdi aklima bir minik oyku daha geldi… Bir nahiv bilgini bir gemiye binmis. Az biraz kendini begenen, bilgisiyle gururlanan birisiymis. Gemiciye sormus; Sen hic nahiv okudun mu diye.. Gemici hayir diye yanitlamis. “ Vah , vah yazik, omrunun yarisi gitmis “demis. Gemici incinmis biraz, kalbi kirilmis ama sesini cikarmamis. Denizde giderken aniden bir firtina kopmus, ruzgar gemiyi adeta bir hortumun icine surukleyivermis. Gemici bu kargasada nahiv bilginine bagirmis. “Yuzme bilirmisin” diye.. Adam caresiz “Bilmiyorum” diye yanitlamis. “Cok cok yazik “diye bagirmis gemici “Omrunun tamami gitti cunku gemi batiyor”…
Annecigimin surekli tekrarladigi bir soz vardir "Bildigimin alimi , bilmedigimin cahiliyim " diye cok severim de tekrarlamaya icime sindirmeye calisirim elimden geldigince..
Gururu , kibiri birakip bu cihanin ve bu cihandaki herseyin faniligini bir gorebilirsek… Deniz bile oluyu basinda tasiyor. Diri kimse ise onun elinden kolay kolay kurtulamiyor. Eger baslarda tasinmak istiyorsak, gururlu, kibirli olmadan tevazuyu elden birakmadan nefsimizi oldurmaye calismaliyiz. Degil mi?
Iste o zaman bizi zorlayan ne olursa olsun, elimizi ayagimizi kesen, aklimizi karistiran, hislerimizi kamcilayan, bizi inciten , kiran, uzen, basacikilmaz gibi gorunen her ne ise bir derin ic gecirip diyebiliriz ki:
Hostur bana senden gelen
Ya hilat u yahut kefen
Ya taze gul yahut diken
Kahrin da hos lutfun da hos.
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
Ikisi de cana safa
Kahrin da hos lutfun da hos
Yorum yaz!
Kalıcı Bağlantı