30 Agustos ... Istiklal sehitlerimizin Ruhlari sad olsun

2014-08-30 23:25:00
30 Agustos ... Istiklal sehitlerimizin Ruhlari sad olsun |  görsel 1
Bu gün 30 Ağustos...  Zafer Bayramı
Bu millet için neler ifade eder bu tarih... 30 Ağustos bizim için çok şeydir...
 
Bu ülkenin her karış toprağında ne kahramanlık öyküleri gizlidir.. Her birimiz dedelerinden ninelerinden ecdadının kahramanlık ve şehadet öykülerini dinleyerek büyümüştür..
 
Bu anlamlı günde aşağıdaki öyküler benden.. siz de gelin etrafınızdakilere , dostlara, kardeşlere , evlatlara sizinkileri anlatın.. Unutmayalım unutturmayalım.. Bütün şehitlerimzin ruhlarına Fatihalar gönderelim...Istiklal şehitlerimizin ruhlari şad olsun...
 
Rahmetli anneannem Bulgaristan da dünyaya gelmiş Balkan Türklerinden. Anneannemin annesi rahmetli hacı annem ben üniversitede öğrenci iken vefat etmişti. Hakka yürüdüğünde 98 yasında idi. Asırlık bir çınar, yürüyen bir tarih gibiydi. Her istediğimizde hiç bıkmadan anlatırdı anılarını. Anıların en ilginçlerinden biri de anneannemin bebekliğinde yaşadıklarıydı.
 
Balkanlarda en karışık dönemler. Hacı dedem o zamanda bütün eli silah tutan erkekler gibi askere alınmış. Hacı annemiz en büyüğü üç dört yaşlarında en küçüğü alt aylık üç çocuğu ile yalnız kalıyor köydeki evlerinde. Köyün ağası sayıldıklarından evleri köyün az dışında, kocaman bahçelerin ortasında bir tepenin üzerinde. Bir sabah çok erken uyanmış günlük işlerine başlayacakken, bir bakıyor uzaktan kocaman birlik halinde Bulgar askerleri geliyor. Koyu basacaklar diye düşünüyor, evlerden epeyce uzakta olduğundan onları koruyacak kimse yok. Hemen çocuklarını birer koltuğunun altına alıyor arka patikadan tepenin öte yanındaki köye doğru tarlaların, ekinlerin arasından kaçmaya başlıyor. Evlerin yanına ulaştığında haber veriyor askerlerin geldiğini. Hepsi kadın, çoluk çocuk, samanlıklara ekinlerin aralarına saklanıyorlar. O zaman farkediyor ki en küçük evladı, bebek yani anneannem evde tavandan sarkan aşma salıncakta uyurken unutulmuş. O telase ile kaçarken, aklı başından gitmiş ve unutmuş bebeği. Ağlıyor yalvarıyor evime dönüp alayım diye, koymuyorlar gitsin. Zaten o zamana kadar asker gelmiş eve girmiş. Evde mutfak, kiler, ambar dolu. Askerler yerleşiyor eve. Bütün ekinleri, ambardakileri, yiyecek kıymetli ne varsa yüklüyorlar atlarına. Akşama kadar kalıyorlar evde. Köye gelip bakıyorlar evler boş, oradan da her şeyi topluyorlar işlerine yarayacak. Rabbimin inayeti ile saklananları bulamıyorlar. Hayvanları da önlerine katıp uzaklaşıyorlar oradan. Ortalık sakinleşip askerler tamamen uzaklaşınca ümitsizlikle evine koşuyor hacı annem. Ağlayarak bebeğini arıyor. Kesin öldürmüşlerdir diye düşünüyor. Bakıyor bütün ev talan edilmiş, eşyalar kırılıp dökülmüş, her yan darmadağın, bebekten eser yok. Bakıyor salıncak tavandan sarkıyor hala. Bebek uyuyunca yukarı çekerlermiş hala öyle yukarda duruyor. İndiriyor aşağıya bebek içinde hala uyuyor nerdeyse koca gün geçmiş, uyanmamış , ağlamamış, askerlere yerini belli etmemiş, Rabbim öylece koruyup kollamış. Ağlayarak kucaklıyor evladını….
 
Hacı dedem ise askerde esir düşmüş o sıralar. Hacı dedemiz Hakka yürüdüğünde ben lise son sınıfa gidiyordum, o ise 103 yasında idi. Koca bir çınar gibi sapasağlamdı. Sadece son yıllarda etrafındakileri tanımaz olmuştu. Sadece geçmişi ve savaş yılları kazınmıştı belleğine hep onları anlatırdı. Esir düştüğü yılları, nasıl işkenceler gördüğünü, tırnaklarının sokulduğunu (hala izlerini taşırdı o işkence günlerinin) , tam idama götürülürken idam mangasından kaçışını, uzun ekin başakları arasında nasıl süründüğünü, biçilmiş ekin yığınlarının içinde saklanıp günlerce çıkmadığını, bir köye yaklaşıp içinden Kur’an okunduğunu duyduğu bir evin bodrumuna saklandığını ama yine de başları derde girmesin diye kendini göstermediğini, bodrumdaki elma çuvallarından elma yediğini haram olmasın diye yerine boynundaki künyeyi bıraktığını ….
Sonra köyüne dönüşünü ve askerlerin artık oralara kadar geldiğini öğrenince de çiftini çubuğunu, evini herşeyini öylece bırakıp bir gece Edirne’ye geçtiklerini ve hayata yeniden başlamalarını….
 
 
Büyükbabamın dayıları ve amcaları da Çanakkale’ye gidip dönmeyen kahramanlardan. Büyükbabamın annesini kocababanneyi hatırlarım. Kocaman kara gözlüklerinin ardındaki yaşlı gözlerini unutmam. Sessiz sessiz ağlayarak ” Çanakkale içinde aynalı çarşı Ana ben gidiyom düşmana karşı….” Diye başlayan türküyü mırıldanışını. Orada şehit düşen kardeşlerinin en küçüğü 16sında imiş. Gidip dönmedi onlar derdi…masal isteyince onları anlatırdı masal yerine…
Her kandılde mahallenin fırınından beyaz tereyağlı kurabiyeler alır mahellenin çocuklarına dağıtırdı kardeşlerinin ruhuna fatiha isterdi onlardan. Şimdi ben bayılıyorum beyaz tereyağlı kurabiyelere ve alıp dağıtıyorum çocuklara ve fatiha okuyorum bütün isimsiz kahraman şehitler için.
 
Rahmetli Babannem hep anlatırdı. Bizde ana yok, baba yok, kardeş yok hepsi kaldı geride hiçbirini görmedik derdi. Babası şehit düştüğünde doğmamışmış daha. Üç kez evini yurdunu terketmiş "Öylece kurulu düzenim kaldı, tenceremde yemeğimi, ahirda şağılmamış köyünümü, tarlamda biçilmemiş ekinimi, ambar dolusu yiyeceğimi öylece bıraktım, aldık çocuklarımızı bir gece yarısı göçtük "derdi. Üç kez hayata sıfırdan başlamak. Türkiye'ye vardıklarında nasıl öpmüşler toprağı anlatırken ağlardı.
Rahmetli Hakkı dedemin bir gün camide abdest alırken cüzdanını çalmışlardı da günlerce ağlamıştı. "Ben buralara geldim, Yunanın , Bulgarın zulmünden canıma tak demişti ama hiç biri beni bu kadar yakmamıştı, üzmemişti diye. İçindeki paraya değil Türkiye'de hem de cami önündeki şadırvanda hırsızlık yapıldığı için ağlamıştı.
 
Hikayeler çok, duygular yoğun. Hiç bir şey kolay elde edilmiyor… Ancak medeniyet dediğin tek dışı kalmış canavar da boş durmuyor, o tek dişiyle içimizi kemirmeye devam ediyor. Ne yapalım diyoruz şimdi. Bir fidan dikermiş gibi çocuklarımızı eğiterek başlıyalım. Bir kibrit çakalım karanlıkta. Kimliğimizi, kültürümüzü, dinimizi, tarihimizi anlatalım onlara, anlatabildiklerimize, inandığımız gibi yaşayalım önce… Maddi dünya nimetleri için taviz vermeden….
 

0
0
0
Yorum Yaz