BAHARIN GUZELLIGI

Pazartesi, Nisan 14, 2008 -Kategori: TEFEKKUR

Gece , sabaha karşı kalktım. Pencereden dışarıya baktığımda gördüğüm harkulade manzara karşısında büyülendim. Ay,  önüne çekilen hafif bir sis perdesi ardından, gizemli ve değerli bir mücevhermişcesine ışık saçıyordu. Bu biraz puslu havada yayılan sarımtirak ay ışığının yansımaları denizerin, ağaçların, evlerin üzerlerine vurmuştu. Bir masalı seyrediyormuş gibiydim. Geceleri , sessizlikte insan ruhunun bütün kapıları açılıyor sanki. Her zerreden daha bir anlam çıkarıyor daha derin tefekkür edebiliyor.

Sabah ise pırıl pırıl bir güne uyandık elhamdülillah. Buralara bahar çoktan gelmis. Pencereleri açıyorum hafif serin miş gibi hava… Güneş ısınları içeriye süzülüyor. Üzerine vurduğu her nesne daha bir detaylı, daha net görünüveriyor… Bütün güzelliği, ihtişamı, hatta belki tozu , eskiyen yanları ile…

Böyle zamanlarda dayanılmaz bir temizlik isteği kaplar beni… Bütün pencere ve kapıları açiyor her bir eşyanın tek tek tozunu alarak ise başlıyorum… Sonra diikat ve özenle her yani süpürüp siliyorum. Temiz bahar havası, oksijen ve iyot kokusuna mış gibi sabun kokuları karışıyor….

Her yan iyice tertemiz olup parladıkça etraf iyice aydınlanıyor, güneşin ışık hüzmeleri daha bir güzel yansıyor sanki… Ya içime doğan güneşe onun aydınlığına ne demeli peki..? El işlerken akıl boş durmuyor tabi… Tefekkür her dem her yerde olmalı değil mi? Derinlerden, az önce teybe yerleştirdiğim kasetten müthiş bir ney taksimi duyuluyor, sonra da insanı coşturan ilahiler….

Ellerimle etrafi,  düşüncelerle içimi temizliyormuşum gibi…

Bahar havası çarpar , insanda yorgunluk hissi uyandırır derler ya ; beni büyülüyor adeta. Bahar yorgunluğu doğadaki bu inaılmaz uyanısın, dirilisin temposuna yetişememekten, onları seyrederken alınan yoğun enerji ve bol oksijenden olsa gerek… Oysa dikkatle bakıp , derin düşünce insan yorgunluktan sıyrılıp, bu yenilenme rüzgarına kapılıveriyor hemde hücrelerine dek… Kendindeki ınaılmaz dirilisin her gün yaşandığını idrak edebiliyor… Ah iste her yine yeniden yaratılıyor alem. Bahar,  bunu göremeyenlere yavaşlatılarak seyrettirilen bir film gibi… Rabbım bütün nimetlerini farkedecek , göz , gönül ve akıl nasip etsin inşallah…

 

Bu sabah günlümü coşturan bu olağanüstü güzelliklerden sonra Rabbime de kadar şükretsem azdır , Nasıl yapsam da şükrükü eda edebilsem diye düşünüyorum.. Bu coşkuyu , güzelliği , duyguları paylaşabilmek için hemen bir arkadaşı çağırıp ağırlamaliyim. Duygular, güzellikler paylaşıldıkça artar, insandan insana geçer, geçip yayıldıkça çoğalır gibi geliyor bir an …

Bazen zorluklar üst üste geldiğinde, azıcık başımız sıkıştığında hemen yüzümüz asılıyor, bunalıyor, etrafımızdaki mucizelere gözlerimizi kapatıveriyoruz… Oysa gönül gözümüzü hep açık tutmalı her bir gelen zorun, musibetin bir sebep üzere olduğunu ve bize bir şekilde ya hayır , ya, ders , ya da sabır etmemiz halinde ebedi alemde bir güzelliğe dönüşeceğini unutmamiz gerekiyor… Hemen içimizi ve kendimizi karartıp otutacağımız yerde büyüteci kendimize çevirip kendimizdeki eksikleri bulup düzeltmeye , iyinin de iyisi olmaya gayrete ve Rabbimize süktermeye yönelmeliyiz değil mi?

Aklıma bir hikaye geldi (sanırım Mesnevi’den) Bir gün Lokman’in efendisine hediye olarak bir karpuz getirirler. Hizmetçiye “Git , Lokmanı çağır” buyurur. Lokman gelince efendisi karpuzu kesip ona bir dilim ikram eder. Lokman karpuzu öyle bir iştahla yer ki Efendisi ikinci dilimi sunar.. Sonra üçüncü, dorduncu derken bütün karpuz biter.  Sadece bir dilim kalmışken efendisi son dilimi de kendisi yemek ister.  Daha ısırır ısırmaz karpuzun açılığından dili ucuklar. Lokman’a “A benim canım, bu zehir gibi acı şeyi nasıl olurda sesini çıkarmadan yedin? Niye birşey söylemedin?”der.  Lokman ise: ”Senden o kadar çok iyilikler, ihsanlar, güzellikler gördüm ki elinle bana ikram ettiğin şeye, bu acıdır demeye utandim.” Diye cevap verir.

İnsanoğlu Rabbının bunca ihsanından sonra nasıl oluyor da ufacık musibetlerde, olumsuzluklarda, sıkıntılarda hemen Rabbine karşı isyan bayrağını açabiliyor. Ya da serzenişte bulunabiliyor.. Değil mi?

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SONUNDA GELDIM

Perşembe, Nisan 10, 2008

 
Evet bir ay kadar once Babamin by-pass ameliyati icin Turkiye'te gelmistik. Elhamdulillah hersey yoluna gitti. Basarili bir ameliyat gecirdi. Hastahanemizden , doktorlarimizda, hemsireler ve butun personelden cok memnun kaldik. Hastanede kaldigimiz gunlerde kendimizi hic kotu hissetmedik. Hepsi guler yuzlu idiler. Ameliyatin hemen arkasindan ilk gunlerdeki hassas durumlarda ve bakimda zorlandigimzda da hep yanimizdaydilar. Ustelik temiz tertemiz bir hastaneydi. Her konuda cok titiz davranildi. Odalarin kapilarinin yanina dezenfektan sivi siseleri asilmisti. Odaya girecek olan herkes ellerini onunla yikiyordu. Ziyaretciye izin vermediler. Gelenler sadece karsidan gorebildi , onlari da ikiser ikiser yukariya aldilar... Butun bu hassas tutumun karsiliginda hicbir komplikasyon olmadan rahatca eve geldik.
(Bu arada hastahanemiz Bursa Ozel Kalp ve Aritmi hastanesi - ihtiyac duyan herkese tavsiye ederim. Ssk, emekli sandigi ve diger kurumlarla da anlasmali) 
 Bu arada cabuk iyilesme gostermenin bir sebebinin de babamin sigara icmemesine bagladilar. Bu sayede akcigerler cok cabuk toparladi. Evet bedenimiz bize emanet degil mi? Ona cok iyi bakmaliyiz. Bana birsey olmaz diyerek yapilan hatalar, sigara kullanimi , yanlis beslenme  boyle bir saglik sorunu olunca iyilesmeyi olumsuz yonde etkiliyor.
 
Biz doktorlarin tavsiyesi uzerine enfeksiyon riskine karsi eve de bir hafta ziyaretci kabul edemedik. Gelenleri de ayri bir odada agirladik. Fakat arayanlar soranlar, hastahane bahcesinde ameliyat gunu gelip bizimle bekliyenler insani inanilmaz memnun ediyor. Bu sevgi cemberi butun yukleri daha da hafifletiyor. Dostluklar ne guzel.... Yillardir goremedigimiz uzaklardaki tanidiklardan bile gelen telefonlar bizleri cok duygulandirdi. Ne guzel hasletlerimiz var bizim insanimizin. Ne guzel ogretileri var bizim dinimizin. Yasami en zor aninda bile dayanilabilir kiliyor , yukleri hafifletiveriyor bu dayanisma zinciri. Bir telefon , yollanan selam, bir hatir sorma bile insana moral gucu oluyor. 
Dikkat ettim babam bu sayede daha cok moral  buldu , daha kolay yurudu, daha guzel yemeye basladi, daha cabuk iyiye yoneldi... Allah herkesten razi olsun. Bana da mail yollayip yalniz birakmayan butun gonul dostlarina cok tesekkur ediyorum.
 
Bu arada aklima takilan, dikkatimi ceken birsey oldu. Hep yaz tatillerinde gittigimizde es , dost akraba ile gorusuyoruz, gencleri, yeni yetisen cocuklari da goruyoruz ama simdiye dek pek dikkat etmemistim. Genc kusakta (tabiki hepsinde degil) bir kayitsizlik, ilgisizlik var..Bizim yasitlarimiz , orta ve yasli kusak bu dostluk ve akrabalik iliskilerine, komsuluk degerlerine sarilirken, gencler olaylara oldukca uzaklar. Sanki kendilerine baska dunyalar yaratmislar, kendilerini de oralara hapsetmisler. Daha az odalarindan cikiyor, daha az  aile sorunlari ile ilgileniyor, buyuklere daha az deger veriyorlarmis gibi, insanlarla daha az diyalog kuruyorlar ..Sanki dunyalari Tv, bilgisayar, cep telefonu vede onlarla iletisim kurduklari arkadaslarindan ibaret , tabi birde onlerindeki universite ve lise sinavlarindan... Ben mi cok inceledim, cok sey mi bekledim acaba?
 
Tabi bu arada cok iyi yetismis, ailede paylasmayi, sevgiyi, dostlugu ve birliklte yasamanin degerlerini ogrenmis, bu terbiyeyi almis genclerimiz de var elhamdulillah.  Hele bir tanidigimizin gencecik oglu babama kan vermek icin gelmisti, onu unutamiyorum. Oyle tatli sozlu , espirili, merhametli, edepli.. Cok takdir ettim, anne ve babasi da cok iyi insanlar , ne guzel evlat yetistirmisler. Hem duyarliligini gosterdi kan vermeye geldi hem de daha sonra babama "Ahmet amca bak karismam bundan sonra kisiliginde olabilecek degisiklikler icin sorumluluk almiyorum ona gore, artik yeme icme, muzik, gezme butun zevklerin degisebilir ne de olsa genc kani tasiyorsun" diye espiriler yapip butun moralleri yukselmeyi bildi. Allah hepsinden  razi olsun.
 
Evet iste boyle biz son zamanlarda dostluklarin ve sevgilerin onemini de saglik gibi daha iyi anladik. Ve o aynadan bir gun sevgilerin donup geldiginide gozlerimizle gorduk. Bu guzellikleri hepimiz daima yasayabilelim insaallah.
 

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

GENCLERIMIZE NE OLUYOR

Pazartesi, Nisan 7, 2008

Asagiya aynen aktardigim yaziyi 6 nisan gunu internetten okudum. Buyuk bir sekilde dogruluk payi var gibi geldi. siz ne dersiniz?

***********************

 

 

 

 

Günümüzde pek çok riskle karşı karşıya kaldığı sürekli dillendirilen Türk ailesinin yaşadığı değişim ve dönüşümü, bu konudaki en yetkin isimlerden birisiyle, Türkiye Aile ve Sosyal Araştırmaları Genel Müdürü Doç. Dr. Ayşen Gürcan’la konuştuk. Türk ailesinin direncinin azaldığına işaret eden üç çocuk annesi Gürcan, aile içi iletişimsizlik ve çözülmenin nedenlerinden birisinin de ‘mobilya sektörü’ olduğunu söylüyor. Bir Türk icadı olan ‘genç odası’ konseptinin çocuğu aileden kopardığına dikkat çeken Gürcan, bunun da Türk aile yapısını şekillendiren ‘pederşahi’ usulden ‘veledşahi’ usule geçiş sürecini hızlandırdığını söylüyor. Genç odalarında bulunan internet, cep telefonu ve televizyon gibi bireysel kullanım ve mülkiyet imkanı veren teknolojiyi ‘genç odası’ndan çıkartıp ortak kullanım alanına dahil etmek gerektiğini ifade eden Gürcan, “TOKİ bile mutfağı daracık evler yaparak Türk ailesini mutsuz ediyor. Evler ortak kullanım alanlarına göre yeniden dizayn edilmeli.” diyor. Çocuklar annelerine bıçak çekip öldürürken bunun sebepleri üzerine kafa yormayan medya Başbakan Erdoğan’ın “Üç çocuk yapın” sözünü günlerce tartıştı. Hatta bu çağrı Ak Parti’ye kapatma davası açan Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın iddianamesine bile girdi. Gürcan, Başbakan’ın ‘üç çocuk yapın’ çağrısına da destek çıkılması gerektiği görüşünde: “Aile planlamasının uygulandığı aileler eğitimli, geliri yüksek ve kaliteli yaşama sahip olanlar. Başbakanımız ‘Üç çocuk yapın’ derken bunu üç çocuğu olanlara demedi, yapmayanlara söyledi. Türkiye’de 2020 yılından sonra genç nüfus sayısı azalacak. Nitelikli insanlara ihtiyaç duyacağız…”

Gazetelere bakınca dehşete kapılmamak elde değil! Bir hafta içerisinde üç genç kız, annesini bıçaklayarak öldürdü. Ankara’da Başak Aydıntuğ (21), profesör annesi Olcay Tiryaki’nin boğazını kesti. Ardından Konya’da açık öğretimde okuyan ve yine ruhsal sorunları nedeniyle tedavi gören Benal Sönmez (33), Sebahat Gülbeyaz’ı bıçakla parçalara ayırdı. Son olarak da Bursa’da Sunay Yıldız (25), uykudaki annesini bıçaklayarak öldürdü. Sizce gençlere ve ailelere neler oluyor?

Toplumda olagelen ama olağan olmayan olaylar da bir aile üzerinden gerçekleşir. Ancak bir olayın aile içinde oluyor olması, müsebbibinin aile olmasını gerekli kılmaz. Yani bir kız evladın annesini katletmesinin arka planında ailenin oynadığı rol ne kadar etkili olabilir? Arka planda bir şeyler arıyorsak, bunu aile içine değil, aileyi aile olmaktan çıkartan başka unsurlara bakmak gerekir diye düşünüyorum.

Aileyi aile olmaktan çıkaran o unsurlar nelerdir?

Sanallaşan hayatlar; hayata, değerlere, hatta en yakınlarına bile yabancılaşma… Çocuk yetiştirmede birinci mesuliyet ailede olsa bile, çocuğun kendini biçimlendirmesinde arkadaş, okul çevresi, TV ekranı ve internet ortamı etkili. Her şey bir film karesiymiş gibi “gelecek ve geçecek” şekilde algılayan bir nesil geliyor. 80’li yıllardan bu yana bu ortamı sağlayan-besleyen değişimler geçiriyoruz. Özellikle çocuklarımıza rol model sunmada eğer yetersiz kalıyorsak, onun kendi rol modellerini internetten veya TV ekranından bulması hiç de zor olmayacaktır.

Yani modernleşiyoruz derken…

Modernleşiyoruz derken, aileyi göz ardı ediyoruz. Ailenin temel görevinin biricik (hele tek çocuklu ailelerde) evladının tüm somut ihtiyaçlarını gidermekten geçtiğini sanan düşünceden bir an önce kurtulmak lazım. Gerçek anlamda reel yaşantılar sunan ortamlarda sıkça birlikte olmak, beraber eş-dost ziyaretlerine gitmek, çevresindeki hakiki rol modellerle karşılaşmasını sağlamak ebeveynler olarak ilk başta yapmamız gerekenler olacaktır.

Hepsi bu mu?

Değil. Kültürü sadece değerlerde bulamayız. Kültür önce metadan başlar, dile girdiğinde yerleşmiş demektir. ‘Genç odası’ mobilyasını dünyada ilk biz ürettik. Dünya şu an hızlı bir şekilde buna yöneldi. Ailenin çözülmesini hızlandırdı bu sektör. Günümüzde yaşam unsurunu belirleyen yaşlılar değil çocuklar olmaya başladı. Pederşahi’den veledşahi’ye geçiş yaşandı. Ben anneannemle yaşadım ve onun odasında tarih vardı. Bizim hiç odamız olmadı. Şimdi kent yaşamına girdiğiniz andan itibaren bir yaşlı odası tanımı yok. Hatta TOKİ yaptığı evlerde buraları yatak odası 1, yatak odası 2 diye tanımlıyor. Çocuğu merkeze alan yaşam biçiminin riskleri vardır. Yaşlıda bir tecrübe ve edinim varken bunu çocuğa bırakırsanız yerini doyumsuz istekler alır.

Çocuğun özne olması aileye zarar veriyor yani?

Çocukerkil ailelerde ebeveynler çocukları için büyük fedakârlık gösteriyorlar; ama ilişki biçimleri, geleceğe yönelik beklentileri ve mutlulukları da risk altına giriyor. Kendi başına odada büyüyen çocuk ileride aile kurmaya kalktığında aileye dönük sorgulamalara başlıyor. Geç evlenmeler, evlenmeme talepleri artıyor. Ya da evlense bile en küçük sorunda boşanma yolunu seçiyor. Çocuklarımıza bir aile ağı içinden çıkartıp, hatta onları başköşeye koyup, onlara bir mülkiyet alanı açarak üzerimizdeki yüklerinden kurtulmak adına yapayalnız odalarında bırakmak, onları dış unsurların etkisine bırakıvermek anlamı taşır. Oysa ailede “yük olmak” değil, “yükü almak” esastır.

Ne yani genç odalarını mı kapatmamız lazım?

Genç odalarını kaldıramıyorsak, kapılarını kaldıralım. ‘Girilmez’ yazısı filan da yazılıyor bir de… Bilgisayar, cep telefonu, televizyon gibi bireysel kullanım, mülkiyet imkânı veren teknolojiyi odadan çıkartmak lazım. Kesinlikle ortak kullanım gerekiyor. Şimdi çocuğumuza cep telefonuna kaçta mesaj geldiğinden haberimiz yok. Ok yaydan çıktı. Saçını süpürge etmek, onun her istediğini yapmak değildir.

Ebeveynler çocuğuyla arkadaş olamaz mı?

Bu kabul edilmeyecek bir şeydir. Çocuğun arkadaşı vardır. Çocuğun asıl anne babaya ihtiyacı vardır. Çocuğa odaklanan her şey aileyi sıkıntıya itecektir. Hele tek çocuklu ailelerde bu risk daha fazladır. Bizim aile yapımız, üç jenerasyon bir arada otursa bile hiçbir zaman geniş bir aile olmadı. Türk evlerine gidin her bir oda bir hanedir. Network’ü çok kuvvetli bir aile yapımız var. Bu yüzden güçlüyüz.

Ne demek network’ü güçlü olmak?

Kültürü dilde buluruz. Türk dilindeki aile isimlendirmelerini dokuz dil ile karşılaştırdık. Bizde 41 isim çıktı. Bunun 23’ü tamamen network’e ait isimler: Baldız, görümce, bacanak, enişte, elti… Bunun diğer dillerde karşılığı yok. Bilginin ismi varsa oturmuş demektir. Diğer dillerde ‘kardeşimin kocası’ şeklinde sıfat olarak geçiyor.

Tek çocuğun riski nedir?

Düşünsenize, torununuzun ne dayısı ne teyzesi olacak. Evlendiği kişi de tek çocuksa, o torunun halası ve amcası da olmayacak. En kötüsü senin cenazende kime sarılacak? Şimdi birçok arkadaşım kuzenini kardeş yapmaya çalışıyor. Tek çocuğu büyük bir evcilik oyunu gibi görüyorum. Tek çocuğun yetişme koşullarında onların sosyal becerileri maalesef gelişmiyor.

Yani Başbakan Erdoğan, birçok kesimden tepki de alan ‘Üç çocuk yapın’ çağrısında haklı mı?

Nüfusun kendini yenileme sayısıdır üç. Bugün aile planlamasının uygulandığı aile tipi eğitimli, geliri yüksek ve kaliteli yaşama sahip olan aileler. Başbakanımız ‘Üç çocuk yapın’ derken üç çocuğu olanlara demedi zaten, yapmayanlara söyledi. Yapmayanlar kimler? Bu nüfusun kaliteli kesimi. Oy potansiyeli olarak, suç oranları, işsizlik diye bakmayın buna. İşsizlik sorunundan ziyade kaliteli insan sorunu var Türkiye’de. Bütün nüfus politikaları göstermiştir ki, nüfusa hükmetme becerisi göstermiş bir ülke yoktur.

Başbakan’ın böyle acil çağrı yapmasını gerektirecek kadar tehlikede miyiz?

2000 yılı itibarıyla ideal gruptayız. Böyle kalırsak iyi. Çalışma nüfusumuz yoğun, ancak doğurganlık azalmaya başladı. Yani 2020’den sonra işler tersine dönmeye başlayacak. 2020’de çalışan nüfus ve yaşlı nüfus birbirine yaklaşmaya başlayacak. Genç nüfusun olmaması demek, toplumun yok olması demek. Nüfus projeksiyonlarında 23-30 arasındaki jenerasyon yaşını şimdiden hesaplayamazsanız sonrasına müdahaleniz mümkün olmaz. Biz 2050’leri planlıyoruz. Türkiye bu tehditle karşı karşıya değil bir zihniyetle karşı karşıya. Geleceği gören bir liderin bu noktadaki projeksiyonu diye bakıyorum buna. Batı ülkelerinin yaşadığı temel sorun budur zaten. Japonya, İsviçre, Fransa’da çocuk yapmaya teşvik var. Bakımevlerinde, çocuk evlerinde, kadın sığınma evlerinde, beş yıldızlı hizmeti sağlayın, hiçbiri en kötü ailenin verdiği huzuru veremiyor.

Eğitim ve gelirimin artması, evlilikleri ve çocuk sayısını azaltıp yaşlı nüfusu da artırıyor. Batı’nın yaşadığı sancıları bizde mi çekeceğiz?

Evet. Batı’nın zaten hiç nüfus artısı sorunu olmadı. Sadece gelişmekte olan ülkelere baskı yaptılar. Oysa insan gücü teknolojiden her zaman güçlüdür. Teknoloji üretim yapamaz ama insan gücü yapar. Ekonomik kaynaklarla nüfusun birbirine zıt olarak algılanma olgusu teorisinin tersine döndüğü ispat edilmiştir. Nüfus arttıkça kalkınmanın ya da ekonomik gelişmenin düştüğü ülkeler yoktur. Bu bir yanılgıdır. Nüfusun olsun yeter ki! Bunu ülkenin gücü haline getirebilirsiniz. Doğurganlık oranı 2’nin altı demek nüfusunuzun artık yaşlanması demek.

Devletimizin 1960’lardan sonra uyguladığı nüfus politikası yanlış mıydı ki, denizi tüketip karayı bu kadar erken gördük?

Bu politikalar 1980’lerden sonra katılığını kaybetti. Biraz daha kadın ve özürlüye dönük politikalar geliştirilmeye başladı. Yanlıştan ziyade istenilmeyen yerde etkili olmuş politika… Nicelikten ziyade niteliği önemseyerek politika yapılabilirdi ama nüfus üzerine nüfuz etmek çok zordur.

Sokakta bu kadar çocuk ve işsiz genç nüfus varken üç çocuk da nereden çıktı deniyor ama?

Dezavantajlı gruplarda nüfus politikasını uygulamak zaten zordur, bu grup üzerinde başarılı olmuş ülkede yoktur. Eğitimli insanların ortalama çocuk sayısı birin altına düştü. Bu geliri ve eğitimi yüksek kişilere yönelik bir çağrıdır. Nüfus politikası gibi önemli bir konunun ülkenin beyin takımı, karar mekanizmaları ve medyası tarafından hâlâ 1960’ların paradigmalarıyla (az çocuk, çok çocuk, bakacağın kadar çocuk) tartışılıyor olması, toplumumuz için önemli bir zaman kaybıdır.

Başbakan’ın üç çocuk önerisini az bulduğunuza kanaat getireceğim neredeyse?

Bir tekilliktir, iki partnerliktir, üç grup yani toplumdur. İlişkiler açısından üç idealdir. Tekil çocuk, duyuları olmayan çocuktur. Network’ü kuvvetli olan aile sağlıklı ailedir. Çocuk eğitiminde en büyük yanlışımız 7 yaşına kadar onun her dediğini yapıp sonra doğru yanlışı öğretmeye çalışmamız. Oysa evdeki disiplinin sınırları 7 yaşına kadar öğretilir. Biz yanlış ve ters uyguluyoruz. Aş eren hanıma uygulanan proje gibi çocukların her dediğini yapıyoruz.

Yani hep online olunacak?

Evet aynen öyle. Hatlar hep açık olacak.


TOKİ'nin ev dizaynı Türk ailesini mutsuz ediyor

Mutfağı daracık evler, Türk ailesini mutsuz ediyor. TOKİ bu noktayı dikkate alarak yeni ev tasarımı ortaya çıkarabilir. En az kullanılan salonu bu kadar geniş yapmanın mantığı ne? Depo niyetine kullandığımız küveti niye koyarsınız? Ortak kullanım alanlarını ona göre yeniden dizayn etmek gerekiyor, yeni bir mimarî tasarımına ihtiyaç var.


Aile içi şiddet yoktur; şiddet varsa aile yoktur zaten

Bana göre aile içi şiddet yoktur. Şiddet varsa orada aile yoktur. Aile sıcaklık, yuva ve huzur demektir. Şiddet ise soğuk katı ve keskindir. Yaptığımız araştırmada gelecekte huzurevinde yaşamak isteyenlerin arasındaki şiddet ve geçimsizliğin yüksek olduğunu görüyoruz. Ayrıca şiddet kavramını paradigma olarak yeniden tanımlamak lazım. Mesela yalan söyleyen çocuğunuz ağzına vurmanız batı literatüründe şiddettir. Ama bizde anne bunu geleceği düşünerek şefkat için de yapabilir

 

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TURKIYE'YE GELIYORUM

Çarşamba, Mart 12, 2008

Sevgili Dostlar

 

Persembe gunu Turkiye'ye geliyorum.

Pazar gunu Babam By-pass ameliyati olacak. Insallah hayirlisi ile olumlu sonuc aliriz. Sizler de dualarinizi eksik etmeyin rica ediyorum. Sevgiler.

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BIZ BIRIZ

Salı, Mart 4, 2008 -Kategori: TEFEKKUR

Bu akşam koltuğuma oturmuş dinleniyordum. Gözüm karşı duvarda asili olan tabloya takıldı. Yaklaşık bir yıldır orada asili olan güzel bir ebru çalışması bu tablo. Açık , uçuk yeşil bir zemin üzerinde yine yeşilin tonları ile bulutlandırılmış , derinlik kazandırılmış; üzerine birbiri içinden çıkan iki yaprak arasından bir dal uzatılmış, bu tek dal az yukarıda simetrik olarak beşe ayrılıyor ve her bir dalın ucunda kıpkırmızı birer lale beliriyor…. Her gün baktığım bu tabloda bu gün, birden çok farklı birşeyler keşfettim. Sanki bu beş lale bana birşeyler çağrıştırıyordu… Birden gönlüme söyle zuhur oldu ki bu tablo dünyayı çağrıştırıyor.. Zaman zaman mavimtrak yansıyan açık yeşil zemin denizlere, hepsi aynı kökten çıkan beş ayrı lale ise beş kıtaya denk düşüyor… Bu beş lalenin açık yüzleri farklı yönlere bakıyor ama hepsi aslında tek , yanı tek kökten geliyor….


 Birden bu beş kıtada yaşayan insanları düşündüm. Laleleri oluşturan binlerce noktacık gibi insanları…. Ne kadar farklı görünüyorlar zahiren baktığımızda… Ya gerçekten farklı mıdırlar böylesine?...


Bu ülke insanları, kültürleri daha yakından tanıyabilmek için büyük nimet.. En çok bu yönünü seviyorum. Beş kıtadan , 180 değişik milletten insan iç içe yaşıyor burada.. Her an basınızı farklı yönlere çevirdiğinizde bu inanılmaz zenginliği görebiliyorsunuz… Bu inanılmaz bir kültür bileşkesi…


Geçen hafta kızlarımın okulunda International Day (Milletlerarası festival) yapıldı…. Bu arada aynı okulda 74 değişik milletten insane olduğunu öğrendik. Önce beş bölüme, yanı kıtalara ayrılan Okul bahçesinde masalar hazırlandı. Değişik ülkelerden gelen aileler kendi kültür ve ülkelerini temsilen masalar hazırlayıp ülkelerini tanıtmaya çalıştılar.. Biz de Türkiyeyi temsilen bir masa kurduk. . Festivalin başlangıcında ülkelerinin bayraklarını taşıyan öğrenciler bir resmigeçit yaptılar.Sonra gösteriler için hazırlanan sahneye tek tek çıkarak orada toplandılar ve hep birlikte (we are the world) biz dünyayız , biz çocuklarız diye başlayan şarkıyı seslendirdiler….. İnanılmaz duyglandığım bir andı… Hep birden dalgalanan 74 bayrak ve alanı dolduran 800 kadar öğrenci birlikte söylüyorlardı.. Ğözyaşlarıma hakim olamadım.. Her biri kendi yerel , milli giyişilerini , renklerini giymiş onca çocuk gün boyu birlikte gösteriler yaptılar ve bize inanılmaz anlar yaşattılar… Temelde insanların nasıl kardeş olduklarını gösterdiler…


Dediğim gibi bu ülkede her köşebaşında bize çok farklı gelebilecek giyim ve yaşam tarzları görmek mümkün… Allah’in yaratma sanatı karşısında derin bir hayrete düşüyoruz. Bu çeşitlilik aslında insana tekliği öğretiyor… Çünkü çok farklı görünebilen insanlarla bile tanışıp iletişim kurduğumuzda, hiç birimizin birbirimizden farklı olmadığımızı görüyoruz. Kültürler tabiki farklı ama derine indiğinizde kaygılar, değerler aynılaşıyor… Aynı ebru tablomdaki lalerin tek kökten cikiyor olmasi gibi…


 İşte bu noktada hoşgörü ve Allah rızası için sevebilmek davranışı önem kazanıyor… Böyle yapabildiğimiz sürece anlaşamamamız , dost olmamamız için hiçbir sebep kalmıyor..Kimseyi eleştiremiyor, ayıplayamıyor, arkasından konuşamıyoruz. Ağızlarımız mühürleniyor, gönlümüz açılıyor… Ve sevgi , insan aynasından aynen yansıyarak bize geri dönüyor…. Rabbım herkese , hepimize Onun hikmetlerini, nimetlerini görebilecek gözler, hissedebilecek gönül nasip etsin inşaallah.. Amin…

 

Yine bu ülkede , kendi vatanından uzakta olan insanların çevreye uyum aşamalarını da rahatça gözlemleyebiliyoruz… Bu bazen hiç de kolay olmuyor… Geçen gün görüştüğüm bir arkadaşın söyledikleri beni epeyice düşündürdü. Hatta kendimle heseplasmaya kadar götürdü…


 Arkadaş Türkiye’den yeni gelmişti, alışmaya çalışıyordu. Ya da pek çalışmıyordu… Çünkü sürekli şikayetçiydi… Ne bu ülkeye, ne yemeklerine, ne insanlarına ne de çevreye bir türlü ısınamamıştı. Hep olumsuzlukları sıralayıp duruyor, çok sıkıldığını, burde hiçbirşey bulamadığını, sevmediğini söylüyordu… Üzüldüm  onun adına… Böyle bir hayat, hadi neyse bir yıl, birkaç ay hatta birkaç saat nasıl geçer ? diye düşündüm… İnsan böyle yoğun olumsuzluklar içinde nasıl yaşardı ki? Bu dünyası şimdiden cehenneme dönmüştü… Biraz teselli edeyim dedi;, hayır,  bütün kalkanlarını kaldırmış kimseyi dinlemiyordu.. .. Şekva (yanı şikayet) sıkıntıyı arttırır, diyecek oldum, onu da anlatamadım… Benim içimi de bir karanlık kaplıyordu ki oradan ayrıldım… En iyisi eğer ikna edemiyorsam olabildiğince uzak kalmak diye düşündüm.. Kendi yaşadıklarım geçti film şeridi gibi gözlerimin önünden. İzmir’e ilk gittiğimide yeni evlenmiştik. Hiç tanıdığımız yoktu. Taşındığımız apartmanda kapımızı çalan olmamıştı. Altı aya yakın iş başvurularıma yanıt bekledim.Evde oturdum ama hiç mutsuz olmadım… İnsanin mutluluğu kendi ellerinde diye düşünüyorum.. Yaşayabildiği her dakikasını kıymetlendirmek mümkün, yeterki istesin ve inanabilsin.. Yoksa ben alışamam, ben sevmedim, beğenmedim demek kolay…. Ya sonra yaratılan suni cehennem oratımda ne kadar dayanılabilir ki yaşamaya…

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

YARIS

Saturday, Şubat 23, 2008 -Kategori: YASAM

Dün bir ara mutfakta meşgul iken kızlarım seslendi;'Anne koş televizyonda İstanbul'u gösteriyor ' diye. Bir bakayım dedim. Haftalarca süren bir yarışma programının bir ayağı İstanbul'da çekilmiş, onu gösteriyor.. Bu programın diğer bölümlerini sürekli takip etmiyorum ama konu İstanbul olunca oturdum başına... Özlemişiz güzelim İstanbul'u...
Yarışma on iki ekibin dayanıklılık, efor, analiz ve düşüncelerini ölçmeye çalışıyor, her bölümde sonuncu olan bir ekip eleniyor.. Bu bölümde artık dört ekip kalmış. He hafta dünyanın başka bir ülkesine , bir şehrine gidiyor, orada tarihi yerlerde saklanmış ip uçlarını bularak dolaşıyorlar... İstanbulumuzun o güzelim tarihi dokusu içinde de yol almaya başladılar..Kızkulesinde başlayan maceraları , tarihi yarımada, Galata Kulesı, Yerebatan sarnıcı ile devam etti. En sonunda ise Rumeli Hisarı'nda sona erdi.. Burada takımların ikisi büyük farkla etabı önce
tamamlayarak ilk iki sırayı aldılar. Sonraki iki ekip epeyce yakın ve kıran kırana mücadele ediyorlardı. Ancak Kızkulesine ulaşmak için motora binen son sıradaki ekip ötekilerin kendinden önce oraya gidip donduğunu öğrenince adeta yıkıldı... Birbirlerine mahvolduk, sonuncu olacağız dediler, ama yine de ellerinden geldiğince hızla ipucunu bulup yollarına devam ettiler. Ancak Rumelihisarına ulaştıklarında kendilerine hazırlanmış olan ip merdivenden burçlara tırmandıklarında Hisarın ortasında bütün takımların yarısı tamamlamış olduklarını gördüler. Oradan son ekibin de varışa ulaştiğini seyrettiler.. Artık umutlarını yitirmişler ve orda pes edecekler gibi geldi bana.... Ama etmediler.. Rumelihisarındaki zorlu etabı da geçtiler ve varis çizgisine ulaştılar... İşte o herşeyin bittiğini düşündükleri an ne oldu biliyormusunuz.. Kızkulesinden getirdikleri ipucu olan heykelciğin altında bir uçak resmi basılı imiş. Bunu hiçbir yarışmacı bilmiyormuş ama , uçak resimli heykelciği bulup
getirene özel ödül olarak 20 bin dolar, bir tatil vede yarışta sonuncu da olsa yarışa devam hakkı veriliyormuş... Yani herşey bitti sonuncu olduk elendik derken... onlar kazandı biz kaybettik derken yarısı terketmemenin , azimle varis çizgisine gelmenin ödülü böyle oldu...

Şimdi diyeceksiniz ki bu hikayeyi niye anlattım. Bilmiyorum neden ben bu maddiyat üzerine kurulmuş oyundan, oyunun bu son perdesinden çok etkilendim., manevi dersler çıkardım.. . Eğer o takım arkadaşlarının oyunu bitirdiğini karşıdan izlerken biz zaten kaybettik diye yarısı bıraksalar , tamamlamasalardı ödülü alamayacaklardı... Yarışı önde bitirdiklerini sananlar da resimsiz ipucunu getirmiş elenmekten kurtulmuşlardı ama ödülleri kaybetmişlerdi... Demek ki karar vermek için çok erkendi.. Kimin kazandığı kimin kaybettiği zahiren göründüğü gibi değildi...
 
Şimdi bu oyunu yaşama uyarlayınca ne gördüğüme gelelim.. Biz pek çok zorlu etap ile karşı karşıya kalıyoruz yaşamda... Yılmadan yorulmadan yaşam yolunda ilerlemeye ve üzerimize düşen vazifeleri eksiksiz yapmaya devam etmeliyiz, bazen tökezlesek, bazen geciksek, bazen yenildiğimizi sansak, bazen başkalarınızı önümüze geçmiş bizden daha iyi hissetsek de biz doğru bildiğimiz yolda kimseyle değil kendimizle yarışarak devam etmeliyiz... Bikmadan, pes etmeden, vazgecmeden surdurmeliyiz yasami... Yolun sonunda sebatla yoluna devam edenler ve doğru işler yapanlar mutlaka kazanıyor..
 

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SEVGI

Çarşamba, Şubat 13, 2008 -Kategori: YASAM

Bu sabah yine aydınlık , güzel bir sabaha uyandık. Güneş doğarken gökyüzü alacakaranlıktan sarıya, maviden turuncuya binlerce renkle bezenmişti. Hangi ressam paletinde bu tonları böylesine güzel karıştırabilir ki. Allah’in yaratma sanatı karşısında bir kez daha dilim tutuldu. Yemyeşil çimenlerin üzeri bembeyaz marti sürüleriyle doluydu. Hep birden havalanmaları, gökyüzünde kavisler çizerek yükselmeleri, sonra bir anda inişe geçmeleri görülmeye değerdi… Evren hep bir ağızdan zikir ediyordu yine…

 

Kızlarımı okula uğurlarken kapıya bırakılmış gazetemi aldım. İçeri döndüm, bir bardak çay doldurup penceremin önündeki koltuğumda gazetenin sayfalarını çevirmeye başladim… Dünya , bölge, ülke haberleri… Çoğu insanı umutlandırmaktan çok ürkütüyor, üzüyor.. Sonra sayfa sayfa reklamlar.. hepsinde kırmızı , pembe renkler, kalp desenleri… Ne oluyoruz demeye kalmadan çözdüm.. Yarın sevgililer günü .. Sevgi , evet bu kelimeye ne kadar çok ihtiyaç duyduğumuz bu sayfalardaki haberlerden belli zaten… Ama yanılgı şurada ki, bizim maddi olarak alınıp satılacak, değeri biçilecek sevgiye değil, ilahi aşka ihtiyacımız var… İlahi aşk ile tüm evrene duyulacak sevgiye…

 

Sevdiklerim düştü gönlüme… yanımda olanlar, uzakta olanlar… alemini değiştirip hakka göçmüş olanlar…Yanımdakilere sevgiyle sarılmak , gözlerinin içine bakmak, her an iyisiyle kötüsüyle yaşamı paylaşmak mümkün… Uzaktakilere duygularımızı ses yada görüntü ile yollayabiliyoruz elhamdülillah… Ya gerçek aleme uyanmış olanlar… Onlar için de dualarımız var gönderecek değil mi?... Onlar çoktan en sevdiklerine yürüdüler…

 

Düşünüyorum da yaşarken dünyasını cennete çevirenler, hakkın yolunda yürüyüp sadece onun sevgisini dileyenler, hem her iki alemde sevgilerin en güzeline, en büyüğüne kavusuyor , hem de layığı ile seviliyorlar ...

 Nasıl yaşarken çevrelerindekilere , konu komşu, tanıdık tanımadık herkese faydalı olup gönülleri feth ediyorlarsa, alemlerini değiştirdikten sonra bile onların manevi etkisi bizler üzerinde devam ediyor. İnsanlara faydalı olmaya , onlara yol göstermeye ,  ışık olup yollarını aydınlatmaya devam ediyorlar…

Rahmetli kardeşim Murat Gülen Hakka göçeli 9 yıl oluyor nerde ise onu anmadan, yaptığım her iste yanımda hissetmeden, onun davranış ve sözlerini örnek almadan bir günüm bile geçmedi.. Sevgili annanem 11 yıl sonra hala hikayeleri, davranışları, insan sevgisi, hanımlığı, yardımseverliği ve sabrı ile hepimize örnek olmaya devam ediyor..

 

Rana annemi de Hak’ka uğurlayalı iki yıl oluyor yarın… Kendisi ile bu alemde yüzyüze görüşmek kısmet olmadı Ancak okuduğum günlüğü, anlatılanlar ile sanki doğduğumdan beri tanıyormuşum gibi hissediyorum.. Sanki hep beraberdik ve birlikte yaşadık bütün güzellikleri…Rana annem su anda da günlüğünde verdiği yaşam dersleri ile, çizdiği sabirli, anlayışlı, sevgi dolu, zarif, hassas,hanımefendi portresi ile her an bizimle yaşıyor ve bize yol göstermeye devam ediyor…Annem, Rana annenin günlüğünü okumaya başladıktan sonra günlük tutar oldu…. Rana annem gibi ince düşünür, her sesi, her haraketi yorumlar oldu.. Gözlerimize inen kalın perdeleri bir nebze de olasun kaldırmaya onun sayesinde başladık biz… Rabbım binlerce razı olsun.Rahmetini esirgemesin. Mekanı cennet olsun inşaallah…

 

Evet yarın sevgililer günü… Sadece maddi bir hediye ile senede bir gün gönül almaya, gönül kazanmaya çalışanlar gibi yanılgıda olmayalım.. Gönlümüzü sevgimizi açalım herkese, daha bir sıkı sarılalım sevdiklerimize, birlikte olduğumuz her anın kıymetini bilelim. Beşeri aşklarımız , ilahı aşka giden yolda bir basamak olsun bizlere… Ancak o zaman sevgi gerçek sevgi olur değil mi? Allah için, Allah rızası için sevelim herkesi, her zerreyi.. Kim ne derse desin, ne yanlış yaparsa yapsın vazgeçmeyelim sevmekten… ta ki birgün bize geri dönene kadar sevgiler..

 

Evet şimdi En sevgiliye uğurladığımız tüm sevdiklerimiz için okuyacağım dualarımi.. Mevlam kabul eylesin.. Amin!

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SANAT SOKAGINDAN IZLENIMLER

Cuma, Şubat 1, 2008 -Kategori: DUBAIde YASAM

 

Son bir haftadır epeyice yoğun bir temponun içindeyiz yine. Burada her yıl yapılan geleneksel festival başladı . Bu festival kapsamında bir sanat sokağı oluşturdular. Küçük küçük birbirine bitişik dükkancıklardan oluşan çarşılara burada souk deniliyor. Geneleksel mimarı tarzında oluşturulan bu souk tan eserlerini sergilemek isteyen bütün sanatçılara birer minik yer verdiler. Cıvıl cıvıl rengarek , çeşit çeşit el sanatları , güzel sanatlar burada.. Ressamlar bir yandan resimlerini yapıyor, heykeltraşlar heykellerini şekillendiriyor, bir oyma ustası kalın bir ağaç kapının üzerine nefis bir oyma desen işliyor, ebru ustaları suyun üzerinde boyalarıyla harikalar yaratıyor, Hat sanatçıları o güzelim sanatlarını sergiliyor…

Biz de bir kenardaki yerimizde dekoratif boyama sanatından örnekler yapıyoruz… Her akşam yüzlerce , belki binlerce insan ziyaret ediyor burayı. Yeni insanlarla tanışmak, sohbet etmek inanılmaz zevkli..

 

Bu arada önümüzden geçen bu kalabalığı seyrederken Rabbimin yaratma sanatı karşısında adeta dilim tutuluyor..Bu çok farklı ülkelerden gelmiş, apayrı kültür ve karakterlere sahip insanları gördükçe hayrete düşüyorum.. Geçen gün Afrikadan gelen dansçılar vardı, yerel kıyafetleri ile kurulan sokak sahnesinde Afrika dansı yaptıktan sonra sanat sokağına dağıldılar ve sanatçıları ziyarete başladılar.. Bize uğrayanlarla biraz sohbet ettik.. Zenci ırkının güzelliğini onlarda daha bir farkettim. İnanılmaz zevkliydiler, sanata yatkınlıkları, arkadaşça , dostça tavırları, neşeleri görülmeye değerdi… Dün gece de aynı sahnede bir baktım Türk folklor ekibi halkoyunları sahneliyor.. Çok mutlu oldum, nasıl özlemişim.. Üstelik gerçekten başarılı bir ekipti.. Kardeniz bölgesinden oyunları çok güzel bir şekilde ortaya koydular ve büyük ilgi gördüler.. Sırf bu festival için davet edilmişler…

 

Dediğim gibi bir ay sürecek bu sanat sokağı bana adeta bir okul oluyor. Her gün tanıştığım ve konuştuğum yeni insanlar adeta bir ayna gibi bana insanı, ondaki gizi gösteriyorlar.. Hepsi çeşit çeşit, renk renk…

Onlarda, söze ilk başlamanın karşıda bıraktiği etkiyi görüyorum. Sessizce sevgiyle gülümsemenin inanılmaz büyüsünü farkediyorum. Nezaketin açamayıcağı kapı olmadığını farkediyorum. Olumlu yaklaşan ve pozitif olan kişlerin hep iyi sonuçla karşılaştiğini, aşırı titizlenen, birşeyi mıncık mıncık inceleyen ve devamlı eleştiren insanların ise sonuçta istediklerini elde edemediklerini, yada elde ettikleriyle hiç mutlu olamadıklarını görüyorum… Tolerenslı, tevekkel davranışların hem insanın kendisini hem karşısındaki muhatabını rahatlattığını farkediyorum… Birkaç dakikada sanki yıllardır tanışıyormuş hissine kapılıyorum bazen.. Allah rızası için Rabbim yarattığı için sevgiyle uzatılan her el boşlukta kalmıyor, sevgi ve ilgi hep aynen bize geri dönüyor… Kibir ve büyüklükle yaklaşanların nasıl soğuk rüzgarlar estirdiğine de şahit oluyoruz tabiki.. Bütün bunlar kişinin kendisine dönmesi ve kendiyle hesaplaşması için de fırsat yaratıyor. Her gece evimize döndüğümüzde o günün muhesebesini yapıp insan aynasından yansıyanları takarar ediyorum unutmamak için. Ve de çıkardığım dersleri tekrarlıyorum. Bu aynada gördüklerim benim dersim oluyor adeta… Rabbime şükürler olsun bana bunları gösterdiği için….

 

Burada bir de sunu açıkça gördüm ki insanın içindeki yetenekler, zevkler, sanatçı ruhu kesinlikle bulunduğu mevki, maddi gücü , refah seviyesi yada tahsili ile doğru orantılı değil… Rabbim bazı insanların mayasına katmış bu inceliği…

Hani meşhur hikayedir adamın birisi yıllar sonra kendini yaka paça makamına getirten ve oturduğu koltuğunda gururla yayılan oğluna hitaben “Ben sana müdür olamazsın demedim, ben sana adam olamazsın demiştim” der. Babasını ayağına kadar apar topar getirten müdür elbette ki adam olamamıştır… İşte bu hikayedeki gibi makam mevki sahibi olmuş ama adam olamamış insanların yanısıra bazen de beni hayrete düşüren öyle insanlarla karşılaşıyorum ki… Onlar bu dünyanın gizli hazineleri , her yerde…belki bizim sokağımızı temizliyor, belki çöplerimizi topluyor, belki ayakkabımızı tamir ediyor, belki simit satıyor.. Çok Çok dikkatlı olmak lazım…

Örneğin iki gün önce bizim küçük dükkanın önünden geçerken çekinerek içeri bakan bir temizlik işçisi böyle idi… Gülümseyerek buyrun deyince bir cesaretle yaklaşti… Ve öyle  şeyler sordu öyle yorumlar yaptı ki pek çok beyefendi görünüşlü kişiye taş çıkarırdı.. Üstelik sonunda o binbir zorlukla kazandığını bildiğim parası ile birşeyler satınlamaya kalktı… İnanamadım , üstelik de hiç pazarlık bile etmeden… Oysa her gece olan paralarını bile vermeye kıyamadan kıran kırana pazarlık yapan öyle hanımları beyleri ağırlıyoruz ki biz.. Hiç düşünmeden yarıya indirdim fiyatı. Şaşırdı ama ben bunu bu fiyata alamam daha fazla eder bu demez mi… Tamam dedim ben veriyorum. Belki on defa teşekkür etti. Gözlerindeki mutluluk görmeye değerdi.. Bende mutluydum. Çünkü gerçekten değerini bilecekti..

 

 

 

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

FIRTINADAN SONRA

Pazar, Ocak 27, 2008 -Kategori: YASAM

Son yazimdan bu yana buralarda fırtına , sel, yağmur yerini güzel güneşli günlere bırakti... Aynı içimizde zaman zaman kopan fırtınalar, gözlerimizden yağmur gibi dökülen gözyaşlarının bir sure sonra durulması gibi... Hem öyle bir güneş ki ışıl ışıl, bulutsuz , pussuz, inanılmaz parlak... Ama serin soğuk.. Tabi o kadar fırtınanın ardından birdenbire yazın sıcağı gibi ısıtıvermiyor... Üstelik de fırtınanın yağmurun bütün bıraktiği izeri, yıkıntıları, tahribatı gözler önüne seriyor. Onarılması, sel sularının çekilmesi zaman alacak.. Üstelik buralarda bereketli topraklar da yok suları içine çekecek.. Kum suyu ha bire dışarı kusuyor adeta.. Evimizin yanında otopark olarak kullanılan arsa hala sular altında , ortada göletin içinde saplanıp kalmış arabalar sahiplerini beklemeye devam ediyor.

 

İşte bu güneşli ama serin günler beni de derin düşüncelere götüruyor. Bazen gozumun onundeki manzarada kendi ruh halimizin yansımasını görüyorum ... Nasıl bizim de içimizde kopan fırtınalar, bizi derinden sarsan üzen olaylar sonrasında sakinleşmemiz zaman alıyorsa , burdada öyle iste.. Bazen hayat yolunda ilerlerken , dostluklarda , sevgilerde yada ilişkilerde olumsuzluklar yaşıyoruz. Biz ne kadar iyi niyetli olursak olalım hazırlıksız yakalanıyoruz. Yüreğimiz kabariyor, içimiz kan ağlıyor.. Sonra zamanla olaylara daha sakin yaklaşmaya başladığımızda bakıyoruz ki güneş yavaş yavaş yüzünü göstermeye başlamıs. Fırtına ve gözyaşları dinmis. Ama içimiz hala soğuk. Hasar yavaş yavaş tamir ediliyor.

 

Rahmetli annanemin dediği gibi bu dünyada çözülemeyecek hıç bir sorun yoktur. Ölümden gayri herseyın çaresi vardır. Eğer çözümsüz gibi görünüyorsa da kendini Rahmana teslim edeceksin; demek ki senin için hayırlı olan böylesidir... Olumsuzlukları düşüncelerden uzaklaştırdikça Güneş hüzmeleri gibi içine , gönlüne kadar uzanacak rahmet nurları  ısıtacak buz tutan gönlünü, eritecek bütün kırgınlıkları... .. Yok edecek temizleyecek öfkeleri...

 

Öfke  öfkelenmek bize nefsimizin bir oyunu değilmi aslında… Peki biz ne kadar canımızı sıkacak olaylar olursa olsun öfkelenmeyecekmiyiz? Bu hiç kolay olmuyor değil mi? Sakin düşünmek. Bir adım geri çekilip bir nefes alıp olaylara dışarıdan bakmak… Aklıma şimdi okuduğum bir hikaye geldi.

Bir adam Resûl-i Ekrem’e geliyor ve "Yâ Rasûlallah!" diyor. "Bana kısa bir nasihatta bulun, uzun yapma! Tâ kı, nasihatini unutmayayım." Ve, bu sözünü birkaç kez tekrarlıyor. İddiasız, saf, samimi bir hal içinde kendi unutkan halini de ıvazsız ve hesapsız biçimde dile getirerek nasihat isteyen bu sahabiye, Resûl-i Ekrem arzusuna muvafık kısa bir nasihat ile cevap veriyor: "Lâ tağdab!" Yani, "Öfkelenme!"

Bu da bize öfkenin nasıl bize zarar verdiğini gösteğesi değil mi? Diyelim ki hiç istemediğimiz bir olay gerçekleşti. Hayal kırıklığına uğradık, ya da hiç haketmediğimiz bir davranışa maruz kaldık. Öfkeleniyoruz, bütün sınır sistemimiz alt üst oluyor ve bu sırada sinirle yaptığımız her davranış veya sarfettiğimiz sözler olayı cozumleyeceğine daha da çıkmaza götürüyor. (Öfkeyle kalkan zararla oturuyor yani).

Oysa bize her gelen iyiligin ve güzelliğin Rabbimizden olduğunu bilen bizler ; aynen iyilik gibi her türlü kötülügun de Yüce yardanımızın izniyle vuku bulduğunu da düşündüğümüze nasıl öfkelenebiliriz ki… Sadece düşünürüz, bunda bizim için nasıl bir ibret , nasıl bir ders var ? Demek ki olgunlaşma ve insan olma yolunda zorlu bir sınav daha bizi bekliyor. Peki ne yapmalı bu basamağı çıkabilmek için. ?

Öfke aslında nefsaniyetten, yani benlikten kaynaklanmıyor mu ? Yani benim istediğim, hakkettiğim, yada uygun gördüğüm olmadı diye öfkelenmiyormuyuz. O zaman yine nefis terbiyesi ile başlıyacağız ise değil mı ? Bu tabi bütün haksızlıkları da sineye çekeceğiz anlamına gelmiyor.Ancak sakince yapılacak her davranış bizi güçlü kılar ve haklı olduğumuzu kanıtlar..

 

Rabbim inşaallah ayetlerinde de belirttiği gibi ‘öfkesini tutanlardan ‘ olmayı bizlere nasip etsin amin.

 

Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
« Önceki - Sonraki »

UZAKLARDAN BIR SES

Mesele aynaya baktiginda kendini gormek degil, kendine baktiginda aynayi gorebilmektir.

Son Yazılarım

Arkadaşlarım

Kategorilerim

Bağlantılarım

Designed by In Obscuro