Yalnızlık yalnızlığı hakedenlerin defterinde, etrafında kalabalıkla yitip gidenlerin vicdanlarında ... Bir tek kişi gülmese içten, hep maske altından baksa yüzler umrumda değil... Ne tanınmak amacım, ne istenmek... Verdiğim kadarını bile almak istemiyorum. Hatta öldükten sonra bile...Bana değneği verene , körlük edip vurmuyorum ya gerisin geriye...Gülden ne koku istiyorum, ne de şarkı bülbülden.. Hırslar sadelikte erirken , kim tahmin ederdi ki en kompleks olanın en sadenin perdesi arkasında beklediğini... Sonsuzluğun, hiçliğin gözünden gülümsediğini...

BAKIS ACISI

Çarşamba, Kasım 4, 2009 · Kategori: YASAM


Sabahin erken saatleri. Yogun trafikte ise gitmeye calisiyorum. Etrafimdaki otomobillerin icindeki insanlara takiliyor gozlerim. Herkeste bir sinirlilik, bir sabirsizlik, bir ofke sormayin. Herkes arabalarini birbirinin uzerine suruyor, kendine yol acip , yer bulmaya calisiyor, trafik kurallarini kimsenin dikkate aldigi falan yok. Herkes bir an once gidecegi yere ulasma cabasinda. Birbirine neredeyse parcalayacakmis gibi bakiyor. Kimileri ise kararip kalmis, bir bezginlik, bikkinlik…. Gun sanki baslamadan bitmis onlar icin…. Oysa daha sabahin ilk saatleri… Yol kalabalik, yol yetersiz belki, stres had safhada… Ama ya bosa gecip giden dakikalar…. Baskalarina kizip soylenerek, duzeltemeyecegimiz seyler icin bosuna kafa yorarak, icimizi karartarak gecirdigimiz anlar…. Oysa hic bir anin geri gelme olasiligi yok!!! Iste boyle harcanip gidiyor bu omur…. Sermayemiz olan zamani nasil da acimasizca tuketiyoruz…..

Cok yakindan tanidigim dostlar  var. Biliyorum ki cok cok iyi , duygusal, tertemiz insanlar… Ama ne yazik ki bakiyorum cok cabuk parlayip sinirleniyorlar. Herkese , her olaya karsi pesin bir negatiflik sozkonusu. Hatalari hemen goruyorlar ve karsisinda yer aliyorlar. Olumsuzluklar da hep onlari buluyor boyle olunca . Cunku neye dikkat ederseniz onu gorursunuz, neye dokunmak isterseniz ona dokunursunuz.

Aslinda bakiyorum etraflarina, oyle de yetistirilmisler. Hep sert davranilmis onlara buyutulurken. Hep hatalari elestirilmis, hep yapamadiklari icin hayiflanilmis, hep eksiklikleri yanlislari icin dillerden kotu soz beddua duymuslar, surekli baskalari ile kiyaslanmislar, hep karamsar ve problemli hikayeler dinlemisler. Hatta sadece kendileri degil butun insanlarin davranislari hep elestirilmis onlarin ortaminda.. Hep yanlislar konu edilmis . Elestirmek ve sikayet etmek , onlar icin bir yasam tarzi olmus, sanki uzulmek icin yasiyorlar.

Hayatin her aninda hatalar , yanlislar ve olumsuzluklar var. Kotuler olmasa iyilerin degerini kim bilebilirdi ki!... Ya yanlis olmasa dogrunun degerini ?... Hep yanlisa takilip kalmak , sikayet etmek neyi degistirir ki?....... Kizmak soylenmek neyi cozumluyor peki?…..

Kabe etrafinda doner dururken , Kabe'nin ekseninden bakip hep oteleri gorenler , bulundugu yerin farkinda bile olamayanlar icin caliyor icli ney!!!!. Farkedin artik kim oldugunuzu , yasamanin dayanilmaz guzelligini!!

Bir yerde okumustum, memleketimizde uzun yillar kalan bir yabanci : "Sizdeki insanlar hayati –Aman vaktim dolsa da su silahi devretsem – diyen bir nobetci askerin silahi tutmasi gibi tutuyorlar " demis. Yasamayi bir yuk gibi, bir agirlik gibi
kabul edenlere her gun tesaduf ediyoruz. Cocuklarin, ev ve yasam kosusturmasinin kendisi icin tasinmasi guc bir agirlik oldugunu her firsatta ifade eden insanlar pek cok. Yalniz baslarina kalsalar ve butun sorumluluklardan bir an icin kurtulsalar, emin olun, hayat yine de bir yuk olmaktan cikmayacaktir onlar icin . Insan, hayata baska bir acidan bakmadan ve kafasindaki dusunce tarzini degistirmeden bu hayat hammalligindan kendini kurtaramiyor.

Yasamayi buyuk ideallere baglayanlar o ideale ulasmak icin onune cikan engelleri bir yuk degil de o hedefe ulasmada bir sebep ve bir atlama tasi olarak gorurler. Oyleyse bizler, hedefini insan gibi insan olmak, Yuce Rabbimin rizasini kazanmak gibi en yuksek yere koyanlar icin , bu etrafta her an olusan irili ufakli problem ve engeller , olumsuzluklar, dertler sevindirici ve hedefe yaklastirici birer basamaktan baska birsey degil!.........

Bahcivan elma agacini yetistirmek icin topragina gubre verir, su doker, alttan fiskiran dallarini keser , budar ki butun kuvvet yukari dallardaki ciceklere ve meyvelere gitsin .
degil mi? Peki biz nasil budanacagiz daha guzel cicekler ve meyveler verebilmek icin?

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

COCUKLAR VE BASARI

Pazar, Kasım 1, 2009 · Kategori: COCUK


Bu gunlerde yine cocuklar , onlarin ilgi alanlari, calismalari ve basarilari ya da bazen basarisizliklari uzerine yogunlasmaktayim.

Bir cocuga sahip olmanin, daha dogrusu Rabbimin bize emanet olarak verdigi bu harkulade varliklarin sorumlulugunu ustlenmenin en zor yani kendi kisiligimiz, isteklerimiz ve arzularimiz ile onlarinkini ayirabilmek herhalde.

Onlar icin en iyi olani dusunebilmek kolay degil, kendi gerceklestirmek istediklerimiz , yada zamaninda gerceklestiremediklerimiz sirada beklerken.

Oysa onlar bagimsiz birer birey, farkli huy, mizac, yaradilis, yetenek ve fikirlere sahipler. Bunlari iyi algilimali ,degerlendirmeli ve onlara kendi kisilik ve yetenekleri dogrultusunda bir yol cizebilmek icin yardimci olmaya calismaliyiz. Onlarin yerine biz kendimizi bir yarisin icinde bulmadan!!!

 

Aslinda hep basarili , hep mukemmel, hep birinci olmalari da gerekmiyor. Kim kusursuz ki?.. Ya da kim herseyi ile mukemmel, her konuda hep birinci???

Yalnizca mutlu olmalari, yaptiklarini sevmeleri ve de sevdikleri konuya yogunlasmalari gerekli…Belli bir standartta genel kulturu aldiktan sonra kendi ozelliklerine en uygun konuda egitim alabilmeliler.

Tabi bunu soylemek, yada istemek kolay.. Ya gerceklestirmek ??? Bu icinde bulundugumuz  egitim ogrenim ortaminda, sosyal cevrede bu hic de kolay degil. Iste bu noktada bizim yardimimiza ihtiyaclari var.

Okul basarisi her zaman hayat basarisi olmuyor. Bununla ilgili bir arastirma kitabi almistim, hala arada bir acar okurum. Okul hayatinda hep en basarili olan bir ogrencinin gun geliyor hayatta hic mutlu olamadigini, istedigi iste calisamadigini, iyi bir evlilik yapamadigina sahit olabiliyoruz. Ya da okulu zorla bitiren birinin cok basarili bir is hayatina sahip oldugunu… Burada esas olan cocuklarimiza zorla her bilgiyi ogretmek degil. Onlardan daima birincilik yada derece bekleyerk kendilerini dev aynasinda gormelerine sebep olmadan , mizac ve yeteneklerine uygun konuda , sindirerek , sevdirerek egitilmelerini saglamak.

 

1972 -73 yillariydi. Ankara’nin  Kizilcahamam ilcesinde ilkokul ikinci siniftayim.

Ogretmenimi ve sinifimi cok seviyorum. Okula gitmeden 2 sene kadar once okumayi soktugumden sinif duzeyine gore biraz daha detayli hikayeler hatta romanlar okuyabiliyorum.
Bir gun ogretmenim Sati Kocak Hanim sinifa geldi ve Verem Savas haftasi nedeniyle bir yazi yarismasi duzenlendigini , bu konu ile ilgili arastirma yapmamizi, iki gun sonra sinifta bu konuda bir kompozisyon yazdiracagini soyledi. Eve dondugumde aneme babama sordum veremle savas nedir diye. Babacigim hemen ansiklopedileri acti onume dizdi. Bunlari iyice oku ve kendine gore bir ozet cikar hepsinden bakalim dedi. Ben iki gun boyunca okudum, belli yerleri not alip iyice belledim.
Gunu geldiginde ogretmenimiz hepimize beyaz kagitlar dagitti ve Verem Savas ile ilgili en az bir sayfa bir yazi yazmamizi istedi. Ben dikkatle butun bildiklerimi yazmaya basladim. Bir hafta sonra sonuclar aciklandi. Ilce duzeyinde yapilan bu yarismada birinci olmusum. Cok sevindim tabi.. Annem ve babam da oyle.. Fakat birkac gun sonra bir ders sirasinda aniden kapi acildi , iceri mudur bey ve yaninda tanimadigimiz bir baska bey girdi. Sonradan bu beyin mufettis oldugunu ogrendik. Ogretmenimizle konustular, beni kaldirdilar, verem savas ile ilgili bazi sorular sordular ve gittiler. Sonraki ders , sinifimiza yabanci  bir ogretmen geldi. Ogretmenimiz siniftan cikti. Bizim yerlerimizi degistirdiler, beni tahtanin onune ogretmen masasinin yanina cektikleri siraya tek basima oturttular ve hepimizden tekrar verem savasla ilgili birer kompozisyon yazmamizi istediler. Ben yine zaten aklimda olan , bildigim herseyi yapabilcegim en guzel haliyle yazdim. Basimda dikilen yabanci ogretmen bir an bile gozlerini benden ayirmadi.
Sonradan ogrendigimize gore: sinif arkadaslarimdan birisi evde benim kazandigimi soyleyince ailesi cok uzulmus, hatta belki sinirlenmis. Arkadasimin Savci olan babasi okula gelmis , ogretmenimle sonra mudurle gorusmus, kendi kizinin daha iyi olmasi gerektigini soylemis kagidimin incelenmesini istemis. Kagidimi incelemisler ve bunun bir ikinci sinif talebesinin yazamayacagina karar vermisler. Olay dahada buyumus ogretmenin bana yardim ettigi iddia edilmis okula mufettis gelmis. Ve az once de anlattigim gibi yazi yarismasinin bizim sinifta  tekrarlanmasina karar verilmis. Bir iki gun sonra okul muduru beni ve ailemi odasina cagirdi ve ikinci kez yazdiklarimin ilk kez yazilandan daha da iyi oldugunu, birinciligi  gercekten hakettigimi acikladi. Olanlar icin cok uzgun oldugunu da belirtti.

 Bir hafta sonu kucuk kasabamizin tiyatro salonunda yapilan tiyatro,sir ve folklor gosterilerinin ardindan sahneye cagrildim ve odulum olan bir kutu 12 renk kuru boya, bir hatira defteri ve bir saat seklinde kalemtrasi milli egitim mudurunun elinden aldim. Beni metheden  kisa bir de konusma yapti. Hediye paketim elimde annemlerin yanina kosarken gozlerim arkadasima ve ailesine takildi. Herkes beni oper tebrik ederken onlar baslarini cevirip salondan ayrildilar… 

O hediye paketindeki boyalar cabuk bitti, hatira defteri doldu, kalemtras acmaz oldu ama ben onlari hep sakladim. Ve her baktigimda o gunki kirginligimi , uzuntumu hatirladim.
Ve kendi kendime soz verdim; bir gun  cocuklarim olursa , onlari istemedikleri hicbir sey icin zorlamayacagim, basaramadiklari zaman kizmayacagim, sadece kendileri ile yarismalarini istiyecegim. Ve onlari asla baskalari ile kiyaslamayacagim.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

“Her dem taze doğarız, bizden kim usanası”-Yunus Emre

Cuma, Ekim 30, 2009 ·



 Sevgili Dostlar,
 
Hepinize hayırlı cumalar diliyorum.
 
Rabbimin bize bahşettiği bir güne daha uyandık elhamdülillah.
Burada havalar hala sıcak. Isı gün ortasında 30 -35 derece oluyor bazen. Oysa dün annemle görüştük Bursa'da epey soğukmuş.
 
 İster sıcak ister buz gibi, belki dünyanın öbür ucunda yağmurlu ama bizler yavaş yavaş uyanıyoruz yeni güne. Çünkü Rabbim bize bir güne daha merhaba demeyi nasib etti. Şükrederek kalktım yataktan . İşte yaşayacak , tefekkür edecek, zikredecek, sevecek bir gün daha başladı dedim kendi kendime...
 
Biliyorum kimi dostlar hasta, kimilerin üzgün, kimleri belki kırgın, kimleri pek çok sorunlarla merhaba dedi bu güne... Belki içimizde sevinç çığlıkları atarak uyananlar , kendini yeni doğmuş gibi hissedenler de oldu... Her nasılsa , ne varsa bizde ; iste yaşamak için bir gün daha.. Bir fırsat bize her dem yeniden doğmak için... Kendimize bakıp düzeltmek için, kainata bakıp tefekkür etmek, Rabbimin nimetlerine şükretmek için.... Sevdiklerimizi arayıp onları sevdiğimizi söylemek, yaptığımız her işi doğru yapmak, belkide hatalarımız için onlardan af dilemek için... Kendimize bir de vicdan aynasından bakıp , içimizdeki ben ile barışmak için...İnsanlarla ve de en önemlisi kendimizle inatlaşmayı terketmek için ... Zira inatlaşmak şeytana davetiye çıkarmak değilmidir?  

Haksızdan hakkımızı aramaktan da vazgeceğiz bu yeni günde.. Haksızdan hak iddia etmek de Hakk ka hürmetsizlikmiş bunu da anladık... Rabbime havale edeceğiz ismizi, tevekkülle boyun egıp teslim olduk mu , ihlasla sarıldık mı bize düşen işlere bakın nasıl açılıverecek kapılar..
 Denge insanı olacağız , aşırılıklar bize göre değil... Esen rüzga göre değişmeyecek fikirlerimiz, onun bunun dediği ile şekillenmeyecek davranışlarımız... Her amelimizde Rıza-i İlahi olacak. Bizim ne istediğimiz değil Rabbimın ne dediği belirleyecek hayat yolumuzun çizgisini..... Karar verirken hayat yolundaki her çatalda bu karar beni mutlu eder mı diye değil; Rabbimi razı eder mı diye soracağız kendimize... O razı olunca tüm dünya razı olacaktır unutmayalım..Nefsimize daha bir yumuşak davranıp terbiye yolunda ilerleyeceğiz bugün... Öyle güzel işler yapıp  öyle çok sevgiyle, hizmetle dolduracağız ki gönlümüzü nefis fırsat bulamayacak bizi şaşırtmaya .. Yoksa biliyoruz nefis eğer insanın boynuna geçirirse zincirlerini Cenab-ı Hak boşaltıp aliveriyor nurani zincirleri... Sovene dilsiz vurana elsiz olacağız , Öyle mütevazi, öyle tevekkel,  öyle bağışlayıci, öyle edepli olacağız ki adeta saydamlaşacağız..... Onlar o sözü kendilerine demiş , tokadı kendilerine atmış olarak silkinecekler kendilerine gelecekler sonunda....
 
 
İşte harika bir sabah.... İster pırıl pırıl parlasın güneş, içimizi  ısıtsın çılgınca.... İster kar yağsın lapa lapa , kaplasın bütün çirkinlikleri, seriversin bembeyaz örtüsünü . Ellerimiz yüzümüz donarken , içimiz ısınsın her biri başka desen kar tanelerinin o mucizevi dansı ile..... İster yağmur boşansın gökyüzünden , gök gri, deniz gri, yer gri olsun, rahmet yağdırsın gönlümüze, sırılsıklam ıslatırken dünyayı kirlerinden temizlesin... İster fırtınalar essin, yıkıp gecsin ,  elimizde avucumuzda ne varsa alsın götürsün..... Rabbim nerede nasıl tecelli etmiş olursa olsun bize armagan edilmis olan bu günü en güzel şekilde yaşıyacağız..... Bir dakika değil bir saniyemiz yok kaybedecek.... Ağlamaya , sızlanmaya, şikayete, karamsarlığa, umutsuzluğa, nefrete, kine , umursamazlığa vakit yok ayıracak... Seveceğiz kainatı doyasıya, Şükredeceğiz her saniye ve yaşıyacağız her ani insan gibi... Kullukta derinleşmenin yollarını arıyacağız..... Unutmayacağız yaptığımız her güzel iş Allah'tan bir armağan , her kötü iş ise nefsimizden olacak....


Gece olduğunda uyumayı nasib edecekse Rabbim soracağız kendimize bugün Allah için ne yaptım... Cevabını verebilmek için hadi kolları sıvıyalım. Kaybedecek vakit yok....
 
Ne olur bu guzel gunde dualarınızda beni de unutmayın. 
 
Rabbime emanet olun.

Yorum (1) Yorum yaz!

KARTALLAR YUKSEK UCAR

Salı, Ekim 27, 2009 · Kategori: YASAM


Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır.70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa  ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir  karar vermek zorundadır.  Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir  esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini  sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.  Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları  yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve  kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:   Ya ölümü seçecektir, Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.  Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.
 Bu yönde karar verirse   kartal bir dağın tepesine uçar ve artık uçmasına  gerek olmayan kayalık bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun  yeri bulduktan sonra  kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya  başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal   bir süre yeni gagasının    çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini   yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski  kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra  kartal, kendisine 20 yıl  veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur  YENİDEN DOĞUŞ  UÇUŞUNU  yapmaya hazır duruma gelir.
 
Kendi yaşamımızda bazen  bir yeniden doğuş süreci  yaşamak zorunda   kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı  veren eski ve yanlis alışkanlıklarımızdan,   hatalarimizdan , bizi olumsuz etkileyen dusuncelerden , insanlardan, kisiligimizi  gelistirmemize engel  olan olaylardan , kafamizi  devamli negatif dusuncelerle dolduran kotu anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Bu bir tekamul surecidir daha iyiye ve guzele dogru... Bizi guclendiren..Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından  tam olarak yararlanabiliriz.

Evet kartallar yuksek ucar ,  yukseklere ve uzaklara, hatta sonsuzluga kanat cirpmak icin ne kadar acili ve zor olursa olsun degisime var misiniz???

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

BIR GUN SUSMAYI OGRENDIM !!!

Pazartesi, Ekim 26, 2009 · Kategori: COCUK


Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar  susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.

 Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır, onun  gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla  oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.
 Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı  ütüleme!' derdi.  Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir  çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi.
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.

Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe.

Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni
artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye
komşulara anlatıyordu annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye  odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.

Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün.

Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne  yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim.
 
Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi.
Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi. Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' Dedim Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi. Heyecanla başladım anlatmaya…. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde 'Hadi
odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye…
 Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı…
Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi. 

 
Farkında' Olmalı İnsan... Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.

Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti.Yarın Meçhuldür, O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür.

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

SABIR VE SUKUR

Pazartesi, Ekim 19, 2009 · Kategori: TEFEKKUR


*********
Oglen olmak uzereydi.. Elimde kahve fincanim pencerenin onune oturdum . Disarida oyle guclu bir sicak vardi ki balkona bile cikmayi goze alamamistim. Camlara elimi surdum, renkli camlar gunes isigindan isinmisti. Havada agir birde nem vardi. Gokyuzunun o guzelim mavisi , sarimtirak bir sis tabakasi ardinda kaybolmustu. Yanibasimizda hizla yukselen insaata baktim. Isciler , baslarini, yuzlerini sarmislar karincalar gibi calismaya devam ediyorlardi. Nede hizli yukseliyor bu insaat diye dusundum. Daha baslayali iki ay bile olmadi oysa. Simdiye dek hicbir yerde bu kadar hizla ilerleyen , bu kadar cok sayida gokdelen insaatini bir arada gormemistim. Isciler , is makinalari gece gunduz calisiyordu. Isciler ise Hintli, Afgan yada Bangladesli. Gulumsedim. Aslinda bu modern yuzlu yeni dunya sehrinin gercek kuruculari bu isciler diye dusundum.

Oglen ezani duyuldu. Insani etkileyen , gur ve berrak bir sesle okunuyordu. Bir kipirdanma oldu isciler arasinda . Baktim, bir karton , bir koli parcasi, bir cimento cuvali bulan , uzerinde namaza duruyordu. Yuce yaradanin huzurunda , o muthis sicak altinda , kavrulmus bedenler saflar olusturuyordu. ….Tam gun calisan klimanin serinligini daha bir cok hissettim sirtimda bir an. ……dondum……

Penceremin onune geri dondugumde adamcagizlar kucuk gruplar halinde kizgin betonlara oturmus , birer madeni kabin icersindeki yemeklerini paylasarak yiyiyor , sohbet ediyorlardi. Birden cok neseli , mutlu gorundukleri dikkatimi cekti. Yemeklerini bitirenler ise yine betonlarin uzerinde uzanmis , yorgun bedenlerini biraz da olsun dinlendirebilmek icin uyumaya calisiyorlardi… Bir iki gun once gormustum de uzun uzun dusunmustum bu manzara uzerine . : ’Aslinda belki de onlar bizden , buradaki pekcok kisiden daha mutlu ve huzurlu gorunuyorlardi.  Calisacak isleri var, yiyecek ekmekleri var hatta para biriktirip memleketlerindeki ailelerine de yollayabiliyorlar. Baskaca bir kaygilari da yok. Bizim ugrastigimiz yapay problemler onlari hic ilgilendirmiyor bile. Bir araya geldiklerinde oturup sukrediyorlar ve huzur icinde muhabbet ediyorlar” . Evet findik kabugunu doldurmayacak dertler edinenlerin yapay problemlerinin , findiga can verenle ilgilenenler icin hic bir onemi olmayacagini anlamak zor degil…..

Bizim evin esyasini da dort bes Afganli tasimisti. Onlari hatirladim bir an. Bir dusunun , biz agir bir esyayi birer ucundan tutsak , tasimaya kalsak, birbirimize nasil komut yada isaret veririz, nasil sesleniriz. ‘Dur , yavas , hadi yavas yavas” falan deriz degil mi? Onlar ise her esyayi yukleniklerinde birbirlerine sadece” Sabir sabir sabir’ diyorlardi. Koca gun bir evi yerlestirdiler agizlarindan baskaca birsey cikmadi.. Ne bir ah , nede of… sadece sabir , sabir, sabir …..

Sabretmeyi biliyorlar dedim, sukretmeyi de biliyorlar, zikretmeyi de…. Birde fikredebiliyorlarsa ….. Utandim … Yasamim boyunca sarfetmis oldugum her memnuniyetsizlik ifade
eden kelime icin utandim, tek tek…

Sabir ve sukurle ilgili bir hikayeyi hatirladim birden . : “ Hicretin ikinci asrinda iki Allah dostu yasarmis . Birinin adi Sakik, digeri Ibrahim Ethem… Iste bu iki veli karsi karsiya oturmus sohbet ederken , Sakik sormus:’ Nasil yasiyorsunuz? ‘ Ibrahim Ethem :’ nasil yasayacagiz.. Bulursak sukrediyoruz. Bulamazsak sabrediyoruz…’diye cevaplamis. Sakik” Bizim Horasanin kopekleri de boyle yaparlar.” Demis. Bu cevaba sasiran Ibrahim Ethem: “Ya siz ne yapiyorsunuz?’ deyince Sakik:” biz mi? Bulursak bizden daha muhtac olanlara veriyoruz . Bulamazsak sukrediyoruz. Ibrahim Ethem ayaga kalkip dostunun elini opmus. Iste marifet sirrina erenler boyle tatli tatli konusur ve birbirlerinden tatli tatli ayrilirmis. Herkes noksanini gormege, gidermeye , bilmedigini ogrenmeye calisirmis……

Iste burdaki iscilerde her daim sabrediyor , bulamadiginda sukredip buldugunda ise hep beraber paylasiyorlardi benim gozledigim. Bu hikaye canlaniverdi gozumde…

Onlardan ogrenilecek ders alinacak cok sey var diye dusundum…Kendimize dert edindigimiz anlamsiz yapay sorunlari bir tarafa birakip dusunmeliyiz biz de ….. Daha cok cok kullanmaliyiz bu uc kelimeyi sabir , sukur ve zikir . Bir de fikretmeliyiz. Dusunmeliyiz . Belki de en az yaptigimiz sey bu bu yasam kargasasinin icinde . Programlanmis robotlar gibi haraket ediyoruz. Gazete denilen kagit parcalari, televizyon proramlari , etrafimizdakilerin hic durmadan yaptiklari yorumlar ve yonlendirmeler…. Ve daha pekcok olumsuz etken programliyor bizi. Oysa bir basarabilsek dusunmeyi, farkina varmayi … etrafimiz oyle guzelliklerle mucizelerle dolu ki…. Her kotu dedigimizde de ne dersler ne guzellikler sakli….

Kardescigimin dedigi gibi “… dusunelim katiksizligi, safligi; eldegmemisligi, dokunulmamisligi ,salt olani ve guvenelim kendimize….
Salt olan, mutlak olan oyle bir ates ki, ates ustune ates. Oyle bir yag ki nerdeyse kendi kendini tutusturacak billurlukta. Ve salt guzellik nurun adi , kim ne derse desin senin icinde… Neyi gormek istersen onu gorursun, neye dokunmak istersen ona dokunursun. Sen ugrunda evrenin yaratildigisin.
Istanbul onu anlayanlar, Bogazici onunla huzunlenip onunla cosanlar, kitaplar onlari cocugu gibi bagrina basanlar ve bilinenler onlari bilenler olmasaydi ne ederdi.?……….’

Dusunelim ve artik farkina varalim bazi seylerin….

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

SIS

Pazar, Ekim 18, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 


Sabahin erken saatleri… Yine penceremin onundeyim. Disariyi yogun bir sis perdesi kaplamis goz gozu gormuyor. Neredeyse onumuzdeki evi bile goremiyorum. Bulut bulut inen sis bazen hafif ruzgarla aralanir gibi oluyor. Az otedeki parkin yesilini, yada evlerin catilarini secer gibi oluyorum , sonra heresy yine o yogun beyazligin arkasinda kayboluyor. Nem, evin icinde bile hissediliyor sanki…. Kendime sicak bir cay yapiyorum, fincanimi avuclarimin icine aliyor, uzerinde dumani tuten mis gibi burcu burcu kokan cayimi yudumlayarak bu inanilmaz guzel, mucizevi manzaraya daliyorum.

Yasami dusunuyorum …. Cogumuz icin su sis tabakasindan farkli gorunmuyor. Bir adim sonrasini bile hesaplamaktan , bilebilmekten aciziz aslinda… O yaptigimiz uzun vadeli planlarin kaci gerceklesebilecektir aslinda…. Birden annecigimden duydugum bir soz aklima geliyor. "Hayat aslinda bir halinin dokunusu gibidir" demisti. "Desen bellidir gercekte ama sen goremezsin tamamini. Her an bu deseni olusturmak icin yeni bir ilmek atarsin hayata ve ilmek ilmek dokursun yasamini." Omur tamama erdiginde de halinin tamami dokunmus olur. Iste o an ortaya cikmis olur butun desen , dogrusuyla, hatalariyla…….

Bu zorlu hayat yolculugunda her an, her davranis cok onemli bizler icin. Cunku sarfettigimiz her soz. attigimiz her adim olusturuyor bu yasam halisini. Soyledigimiz her soz uzayda cinlayarak dolasmaya basliyor, yok olmuyor. Yaptigimiz hatalari zamani geri alarak duzeltme imkanimiz yok. Elimizden geldigi kadar az hata ile dokumaliyiz onu….

En kolay yaptigimiz hata nedir? diye dusunuyorum. Bence kendi isimizden cok baskalarinin ne yaptigi ile, nasil oldugu ile, onlarin hatalariyla ilgileniyoruz hep….. Kulaklarimda Peygamber Efendimizin (SAV) su Hadisi Serifi cinliyor. " Bir mu'min diger bir mu'min kardesinde gordugu bir ayiptan oturu onu kinarsa, kinayan o kinadigi ayibi islemeden can vermez" Urperiyorum:

Bu konuyla ilgili bir hikaye okumustum: Yalova Vaizlerinden Mevlud Karakus Hoca Efendi anlatiyordu: " Istanbul'da taninmis hocalardan Hafiz Mehmet Efendi 'nin derslerinde bulunuyordum. Her biri inci mercan kadar kiymetli sozlerini dikkat ve alaka ile dinliyor cok istifade ediyordum. Merhum Hoca o kadar guzel konular secerdi ki hayran olmamak mumkun degildi. Fakat cok acele konusur , adeta kelimeleri birbirine karistirirdi. Bu nedenle dersleri dinlemek. Hele kulagi biraz az isitenler icin hayli zor oluyordu. Bir gun yine onu dinlemistim. Kendi kendime : - Ah ne olurdu , su hoca efendi biraz agir konussa, kelimelerin ve cumlelerin hakkini verse , soyledikleri daha iyi anlasilirdi diye icimden gecirdim. Aradan zaman gecti, nasil oldu anlamadim , O gune kadar tane tane konusmak aliskanliginda olan fakir de, tipki Hoca Mehmed Efendi gibi acele konusmaya, kelimeleri karistirmaya basladim. Sanki, Onun hali bana giydirilmisti. O gunden beri bunu duzeltemiyorum……"

Evet bir kimsede hata , kusur ayip gordugumuz zaman, once kendimizi bir yoklamaliyiz degil mi?
Eger dikkat edersek ona benzer bir kusuru kendimizde de buluruz. Yada o kusur o anda bizde yoksa herhangi bir gaflet aninda ayibi, benzer bir seyi yapmayacagimizi kim garanti edebilir ki !!! degil mi? Bizim de baska baska zaaflarimiz , eksiklerimiz, hatalarimiz yok mu?

Ne demis Koca YUNUS

" Cumleler dogrudur sen dogru isen,
Dogruluk bulunmaz sen egri isen"

Yavas yavas sis perdesi aralanmaya basliyor, Sicak simsicak gunes isinlari uzaniyor beyaz pamuk yiginlarinin arasindan. Aydinlatiyor isitiyor dunyayi. Butun guzellikleri ve ihtisamiyla ayaklarimizin altina seriliveriyor Yuce Rabbimizin bize sundugu nimetler….

Cok yolumuz var daha alacak , cok…. Sukrederek Rabbime , kalkiyorum yerimden , karisiyorum hayata…...

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

100 KiSiLiK DUNYA

Pazartesi, Ekim 12, 2009 · Kategori: YASAM

Aşağıdaki yazı dun posta kutuma gelmis. Gonderen dostumdan Allah razi olsun. Daha önce de aynı yazıyı başka bir arkadaş yollamıştı ama kaydetmemişim. Aslında bildiğimiz gerçekleri gözler önüne seriyor ancak bazı şeyleri önümüzde yazılı bir özet olarak görürsek hele bir de istatistik veriler halinde ise sonuç daha çarpıcı oluyor. Hatta aklımızı başımıza toplamamıza vesile oluyor diyebilirim. O yüzden bir kez daha dostlarla paylaşmak istedim.
Dünyadaki insanların hallerini çok daha açik bir şekilde ortaya koyan istatistik gerçekler söyle : Eğer dünyayı 100 kışinin yaşadığı bir yer olarak düsünseydik nolurdu? Buyrun görelim;
 
Tüm oranlar koruyarak dünyanın nüfusunu 100 kışilik bir köye dönüştürseydik söyle şiir gibi bir tablo ortaya çıkacaktı:  (Kaynak:Stanford Üniversitesi,Tıp Fakültesi.)
 
* Köyde 52 si kadın 48 i erkek olmak üzere,
* 57 Asyali ,21 Avrupalı;14 Kuzey ve Ğüney Amerikalı ve 8 Afrikalı yaşayacaktı.
* 30 ü beyaz ırktan 70’i beyaz irkin dışındakilerden  olacaktı.
* 6’si tüm dünyanın zenginliklerinin yüzde 59’una sahip olacaktı.Ve 6 kışinin tümü de ABD’de yaşıyor olacaktı.
* 80’i normal standartların çok altındaki evlerde yaşayacaklardı.
* 70’i okuma yazması olmayacaktı.
* 50’si kötü beslenecekti.
* Biri üniversite mezunu olacaktı.
* Sadece biri bilgisayar sahibi olacaktı.
* 70’i 21 yşının altında olacaktı.
 
Dünyaya böyle baktığımızda yaşamımızin anlamı sizce değişecek midir?
 
- Eğer bu sabah sağlıklı uyandıysanız,bu hafta hastalıktan ölecek olan 1 milyon kişiden daha şanslısınız.

- Eğer hıç savaş görmemiş,hapse düşmemiş,işkence görmemiş,açlik çekmemişseniz dünyadaki tam 500 milyon kişiden daha şanslısniz.

- Eğer evden çıkınca bir belaya, tutuklamaya,işkenceye uğrama ihtimaliniz yoksa 3 milyar kişiden daha iyi durumdasınız.

- Eğer dolabınızda yiyeceğınız,sırtınızda giyeceğınız,üstünüzde çatınız ve uyuyacak yeriniz varsa dünyanın %75’inden daha zenginsiniz.

- Eğer bankada veya cüzdanınızda paranız varsa,birilerine yardım yapabiliyorsanız, dünyanın ilk %8 zenginlerindensiniz.

- Eğer anne ve babanız sağ ve birlikteyse cok ender kişilerdensiniz

- Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız, 2 milyar okuma yazma bilmeyenden daha şanslısınız demektir
 
Evet bu kısa istatistik gerçekleri; sabah uyandığı andan itibaren umutsuzluk içinde olan ,  önüne konulan yiyeceği beğenmeyen, dolabını açıp da bu gün ne giysem diye düşünen, günün her saatinde kendini şanssız ve yalnız hisseden, işinden , oturduğu evden, yaşadığı hayattan memnun olmayan, sürekli şikayet edecek birşeyler bulabilen kişilere ithaf ediyorum.
 
Ve Rabbime bütün verdiği nimetler için binlerce , milyonlarca kez şükrediyorum. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

Kalıcı Bağlantı Yorum (0) Yorum yaz!

FELAKET KUSLARI

Cuma, Ekim 9, 2009 · Kategori: YASAM

 


Son günlerde daha da çok dikkatimi çekiyor ki insanların mutsuzlukları ve üzüntülerinin  altında, hep yasadiklari olaylara bakış açıları ve getirdikleri yorumlar yatıyor. Hayat tabi ki güllük gülistanlık değil. Bizim bir yaradılış sebebimiz var. Şiddetli bir dünya imtahanı ile karşı karşıyayız. Bir iki gün yolunda giden işler bakıyorsunuz bir anda sarpa sarıveriyor. Can ciğer olduğunuz kişiler sizi incitebiliyor. Hatta hiç beklemediğiniz şekilde yalan söylendiğine , maalesef giybet edildiğine şahit olabiliyorsunuz. Maddi ya da manevi her an bir terslik bizi bulabiliyor. Bazen en ağır darbe en çok güvendiğimiz ve sevdiğimiz insandan geliyor. Ancak unutmamamız gereken birşey var ki her türlü iyilik ya da kötülük bir sebep üzerine veriliyor. Rabbımın adeleti her an kendini gösteriyor. Ben bunu haketmedim diye hayıflanmak yerine teslimiyet içinde sebebini düşünüp en kısa zamanda meselenin hal yolunu araştırmak, gücümüz yetmediği yerde de Rabbimize dualar ile sığınmak  yapılabilecek yegane şey.

 Diken ve çalı dolu araziyi gül bahçesine çevirmenin bir tek yolu var güzel düşünmek , güzel düşünce güzel hissediyor, güzel davranıyor , güzel yaşıyorsunuz. Şimdi bazı arkadaşlar diyor ki peki filanca bana böyle bir kötülük yada haksızlık yaptı neden, ben nasıl karşılık vereceğim yada nasıl karşılık vermeyeyim? Bırakalım baskalarının ne yaptığını,  onlar kendi davranışlarından sorumlular , biz de bizimkilerden. Onlar yanlış yaptı diye yanlısın ortağı olmak da en az yanlış yapmak kadar tehlikeli değil midir?  İncindiğimizi belirttikten sonra yüzümüzü güzele ve doğruya çevirelim hızla. Orada takılıp kalmak, olayı önümüze gelene anlatmak, geceleri yatağımızda düşünüp senaryolar üretmek, yorumlar yapmak bize hiçbir fayda sağlamaz. Biz olabildiğince yalın, düz, açık, net bir şekilde sevgi dolu yaşıyalım ve gösterelim ki biz buyuz. Eğer anlayabilirlerse affedilirler. Yoksa zaten düşünmeye bile değmez. Af kapımız hep açık, sevgi har yanımızı sarmıs, dik bir duruşla duralım yeter.

İnsanların yaptıklarına üzülerek , hayıflanarak harcadığımız zamanı kendimizi yetiştirmeye, doğru ve güzel davranışları geliştirmeye harcasak daha doğru olur değil mi. ?

Biz dostlarımızı Allah dostlarından seçmeliyiz diyoruz .. Ancak günlük yaşamda ister istemez pekçok değişik düşünceye , ahlaka sahip insanla birlikte oluyor , hayatın belli anlarını paylaşıyoruz. Onlar da eğer bir hak dostunun nasıl olması gerektiğini görmezlerse nasıl bilecekler hakikatı. Biz duruşumuz , sevgimiz ve doğruluğumuzla örnek olmalı kapımızı herkese açık olduğunu gösterebilmeliyiz ki nasiplenenler çoğalabilsin değil mi?

Burda Hintlilerden bir hikaye dinlemiştim; bir gün çok perişan ve ihtiyar bir kadın Buda nin karşısına çıkar “ Ey efendim benim kocam vefat etti, hayatta kimsem yok çok perişanım, acizim, mağdurum, tek başına yaşamam , hayatımı sürdürmem imkansız. Kocamı yeniden hayata döndürürmüsün”der.  Buda cevap verir “ Peki ancak bir şartla , sana bir tepsi veriyorum, bu tepsi ile ev ev dolaşacaksın. Kendisine bu güne kadar hiçbir felaket uğramamış her haneden bir pirinç tanesi alıp koyacaksın. Ne zamanki tepsi dolarsa bana gel kocanı geri vereyim sana” Kadın tepsi ile ayrırlır. Ev ev dolaşmaya başlar. Fakat kendisine musibet uğramayan tek bir ev bile bulamaz. Kimine hastalık, kimine maddi darlık, kimine olum, kimine evlat acısı …. Hepsine bir felaket uğramıştır. Birkaç hafta sonra  tepsisi bomboş Buda nin huzuruna girer “Ey efendim şartını yerine getiremedim. Zira her uğradığım evde mutlaka bir musibet vardı Felakete maruz kalmayan kimse bulamadım.” Der . Bunun üzerine Buda " Ey evlat canla başla arzu ettiğin saadeti bu dünyada bulabilmek asla mümkün değildir onun için evine dön ve hayatın zorluklarına karşı sabır ve metanetli ol. Hayatını kendin çiçek bahçesine çevirebilirsin ancak.” der.

 Evet başımıza her ne gelirse gelsin yalnız biz değiliz. Bir bakalım etrafımıza insanlar daha da kötüsü  sayılabilecek ne dertlere düşmüşler. Eğer hiçbirşeyin sebepsiz olmadığını bilirsek, Allah’in bize verdiği musibetelerin de tekamul merdiveninde bir basamak olduğunu farkebilirsek, olayların arkasındaki sırları yakalayabiliriz. Onlara aracı olanları suçlayacak yerde, kendimizi düzelterek merdivenlerden ağır ağır çıkmaya devam ederiz.

 Yine bir çin atasözü var ki bu duruma çok uygun bence “Basının üzerinde felaket kuşlarının uçmasına engel olamazsın , ama saçlarının arasına yuva yapmalarını önleyebilirsin” diyorlar.

  Hisleriyle düşünenler devamlı acı çekecekler , aklını kullanarak yaşıyanlar her türlü musibete gülümsiyerek bakabilecekler, fakat ancak iman sahibi olanlar devamlı bir huzur içinde bulunabileceklerdir.

 Hayatı bütün olumsuzluklarına karşı sevebilmek başarının anahtarıdir . Zira başında uçan ızdırap kuşlarına saçları arasında yuva yaptırmama kudretini insana bu iman ve Allah sevgisi verecektir.

İnsanın yaradılışında hayata bir bağlılık var. Yoksa etrafımızda hergün gördüğümüz, herşeyi kendine dert edinen , en ufak meselede kadere isyan eden insanın yaşıyabilmesi mümkün olabilirmiydi?

Fakat asıl olan ‘yaşamak’ değil… Bitkiler ve hayvanlar da yaşıyor. ‘İnsan gibi yaşamak’ asıl mesele bu…. Bunun için ise sadece kendi başında ucan izdirap kuşları ile değil, başkalarının başlarında yuva yapmaya çalışan izdirap kuşları ile de mücadele etmek, onlara yasayarak uygulayarak örnek teşkil etmek, ihtiyacı olana elimizi uzatabilmek.. İşte ibadetlerin en güzeli ! İnsana hizmet edebilmek….. Böylece yaşamanın manasını da daha iyi kavramış oluruz Allah’in izniyle …

 Rabbım hepimize bu dünyada ve öbür dünyada iyilikler nasib etsin inşaallah

Kalıcı Bağlantı Yorum (1) Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »