ISIGA DOGRU


Perşembe, Aralık 10, 2009 · Kategori: YASAM

 
 
 
Bilimadamlari labaratuvar ortaminda bir deney yapiyor. Bir gurup arıyla sineği bir şişeye koyuyorlar. Şişenin taban tarafını ışığa doğru, açık olan ağız kısmını da karanlığa doğru yerleştiriyorlar.Arıların hepsi ışık olan tarafa doğru üşüşüyorlar . Ama şişenin tabanı cam ve onların da yabancısı olduğu bir madde olduğundan çıkmayı başaramıyorlar. Bu arada sinekler, şişenin ağzına doluşuyorlar ve karanlıkta dışarı çıkıp kayboluyorlar. Ağzı açık olan şişeden karanlık tarafa doğru tek bir arı bile gelmiyor. Camın önünde ışığa doğru çabalarına devam ediyorlar.
 
İnsanın aklına hemen arıların akılsızca davrandıkları geliyor.Ancak daha derinlemesine düşününce, karşımıza bir anıt gibi dikilen gerçek çok farklı oluyor.

Çok basit gelen bu deney beni oldukça düşündürdü.Arıların ne kadar akıllı varlıklar olduğunu hepimiz biliyoruz.Sinekler ise malum hayvanlar.Arılar ne kadar temizse adı üstünde, sinekler de o kadar pis ve mikropludur. Arılardan korkarız bizi sokarlar diye ama, sineklerden midemiz bulanır.
Evet, ışığa doğru yürüyenlerin önünde her zaman engeller olacaktır kuskusuz. Onlar, engellere rağmen ışıktan vazgeçmeyenlerdir.Ne tür engel olursa olsun önlerinde, çabalarını sürdürenlerdir.Ve bu uğurda da gerektiğinde ölebilenlerdir. Yürek, azim, sevgi, ilkeler, dürüstlüktür bunu yaptıran. Kendine saygı, yasadığı topluma saygıdır.Sinekler, karanlıkta sıvışan kaçaklardır .Karanlığa yürüyenlerdir.Karanlık düşüncelerdir. Şişenin ağzının karanlığa bakmasının onlarca hiç bir önemi yoktur . Sinsi, ilkesiz, yüreksiz, korkak varlıklardır.
SADECE Kendi yaşamları söz konusudur.
Nerede yemek varsa, nerede rahat yasayacaklarsa, nerede çok para kazanacaklarsa oraya giderler.
Onlar için karanlık olması önemli değildir açık ağızların.
 
Arıyı kovalamak isterseniz savaşır.Engellere aldırmaz.Amacı sadece ışığa ulaşmaktır. İğnesini sapladığında öleceğini bilerek savaşır. Ve değerleri için ölür.Ama sinekler kaçarlar.Sonra yılışık yılışık tekrar dönerler kovaladığınız yere. Yemeklerinize, kollarınızın üstüne tünerler. Pis ayaklarıyla ezerler yaşadığımız her yeri. Arılar yumurtalarını yalnızca kovanlarına bırakırlar. Oysa sinekler her yere yumurtlar, her yerde ürerler. Onlar için yumurtalarını bırakacakları yerin bile hiç önemi yoktur..
 
Peki bizler ne olacagiz  , nasil ders cikaracagiz bu deneyden.. En kucuk engelde karanliga ucanlardan mi , yoksa olumune aydinlaga ulasmak icin caba sarfedenlerden mi?... Neslimizi nasil yetistirecegiz? Guvenli, disiplinli, caliskan, vefakar mi , yoksa cikarlari icin herseyi yapan, maddi ve manevi karanlikta olanlardan mi?...
 

Sevgili Dostlar bu guzel cuma gununde insallah Rabbim bizlere iyilikler, guzellikler, huzur ve yasama sevinci ile dopdolu , kainati sevgi ile kucaklayan bir kalp , gercekleri gorecek  goz , her turlu zorluk karsinda dimdik durup mucadele edecek sabir ve guc versin. Ilmimizi artirsin ve bizleri kendi yolunda daim olanlardan eylesin.. Cumaniz mubarek olsun...

 

Sevgiler,  Allaha emanet olun...

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : ari,bal,isik,yon

BAKMAK VE GORMEK


Pazar, Kasım 15, 2009 · Kategori: YASAM

Pırıl pırıl bir sabaha uyandık.. Hayırlı gunler dilemek istiyorum öncelikle...

İnşallah güzel, bereketli , aydınlık bir gün olur.

 

Bu sabah bilgisayarın başına oturup günlerdir bakamadığım mesajlara baktım, onları cevapladım. Bir arkadaş ile yazışmalarımızda konu insanın Rabbıne ulasabilmesıne , onu bulabilmesıne gelmişti..  Bulunduğu ortamda hiç kendisini yönledirecek kimse yoksa, tamamen nefsani bir hayat süren bir kişi nasıl olur da kendi kendine Rabbine ulasabilir. Tam bu konu üzerinde düşünüyordum ki aklima bundan 7-8 yıl önce TV de seyrettiğim bir genç geldi... Hikayeyı burada sizlerle de paylaşmak istedım... Benı o günlerde çok etkilemişti, uzun uzun tefekkür etmeme sebep olmuştu.

 

Yıl 1999 Agustos ayı, TV de röportaj yapılan genç 20li yaşlarda..  Avrupa’dan Türkiye’ye tatile gelmiş. Istanbul’a inmiş. Birkaç gün kalacaklarmış... Ancak nedense önce Antalya’ya gitmeye, dönüşte İstanbul’da zaman geçirmeye karar vermişler.

Onların Antalya’ya hareket ettikleri gecenin sabahında, o malum büyük Marmara depremi oluyor. Sabah Antalaya’ya indiklerinde anlamıyorlar tabi. Ancak günün ilerleyen saatlerindeki telaşe ve Tv deki yayınlardan anlıyorlar olan biteni ve nasıl bir felaketten kılpayı kurtulduklarını... Neyse iki üç gün kaldıktan sonra İstanbul’a gerı dönmeleri gerekiyor otobüsle.. Yol güzergahı tam da deprem bölgesinden geçiyor.. Şaşkın ve korku dolu gözlerle seyrederken etrafı birşeye takılıyor... Bir yıkıntının yanında  toz, toprak, çamurun ortasında bir yaşlı dede yere bır gazete parcası koymuş, üzerinde egilip kalkıp bişeyler yapıyor.  Dikkat ediyor. Sanki dünya bir yana, yıkıntılar bir yana, o dede bir yana .... Öylesine huzurlu ve huşu içinde bir duruş... Soruyor bu adam ne yapıyor diye..... Namaz kılıyor diyorlar... Namaz nedir diyor.. Namaz müslümanların ibadetidir diyorlar.. Rableri huzurunda durusudur...Arada kimse yoktur.. Doğrudan Rabbinin huzurunda durur ibadet edersiniz.....

Ne oluyor biliyormusunuz... O genç ülkesine dönemiyor... Hiçbir yere gitmiyor... Deprem bölgesinde kalıyor... Enkaz kaldırmaya yardım ediyor... İnsanların elinden tutuyor... Onların kardeşi, çocukların abisi oluyor .... İman ediyor ve müslüman oluyor... Kendisinden dinledim TV programında diyordu ki ‘O dedeyi gördüğüm an her şey degişti... İşte dedim böyle olmalı iman dediğin . dünya yıkılsa yıkılmamalı...

Böyle olmalı ıbadet dediğin, Rabbinin huzurunda olabilmelisin, her dilediğinde, tövbe kapısı açık olmalı, her an dua edebilmelisin arada kimse olmamalı, benım aradığım din işte bu dedim ve iman ettim’ 

Sonra , biraz zaman geçip de,  enkaz bölgesi sakinleşince ümreye gidiyor hemen. Yerinde görmek istiyor herşeyi... Dönüşü Medine’den olacak ... Uçak saatinden önce son kez Mescid-ul Nebevi’yi ziyaret ediyor ve sevgili Peygamberimiz SAV ‘in kabrinin önünde dua ediyor... Sonra havaalanına geliyor. Uçağa binecek, bakıyorki saati durmuş. Halbuki saati öyle bir saatki , hani şu dagcıların, dalgıçların kullandığı cisten... En derin sulara en yüksek basınçlara dayanıklı.. Bozulması,durmasi mümkün degil. Durduğu saat tamda Peygamber efendimizin huzurunda dua ettiği an... Düşünebiliyormusunuz yüklendiği enerjiyi... Hala kolunda idi. Saati hiç çıkarmamıştı. O anı unutmamak için. Her anı onunla yaşamak için hep kolunda taşıyordu...Ve baktıkça kendini huzurda hissettiğini söylüyordu.... Allah son anına kadar ıman ile yaşamayı ve herkese örnek olmaya devam etmeyi nasib etsin...

 

İşte Rabbim bakmasını bilene görmeyi böyle nasip ediyor.. O dede namaz kılarken kimbilir kaç kişi baktı... Ama o,  sadece bakmıyordu... Gördü.........Ve Rabbim nasip etti , iman edenlerden oldu.... Allah hepimize gerçekleri görebilecek gözler nasip etsin ... Amin!

 


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : Rabbini,bulmak

YASAM


Cumartesi, Kasım 14, 2009 · Kategori: TEFEKKUR


Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : YASAM,OMUR,PARA

PENCERENIN ARDI


Pazar, Kasım 8, 2009 · Kategori: TEFEKKUR






 

Bu sabah uyandığımda yine  her yeri kalın bir sis tabakası altında buldum . Evet sisin bu mistik, gizemli havası beni  büyülüyor.  Hele zaman zaman açılmaya başlayıp da ardındakileri hayal meyal gösterdiğinde insan merak içinde seyre dalıyor. Sanki ilk kez görüyormuşçasına dikkatle keşfediyor her detayı. Sonra aşağılara bastıran sis perdesi yükseklerde kalan ağaçların dallarını, dağları , tepeleri (burada gökdelenleri) tam kaplamadığında ortaya müthiş bir manzara çıkıyor. Bir hayalin içinden , bir masaldan canlanmış devler gibi yükseliyorlar sis tabakasının üzerinde..

 

Hayatimda en güzel sis manzarasını onbeş yıl kadar önce Karadeniz de Uzungöl’e gittiğimizde görmüştüm. Uzungölün etrafını çevreleyen dağlar yemyeşil göğe yükseliyorlardı. Bembeyaz sis tabakası adeta dantel ve kupürden bir gelin duvağı gibi dağları sarmalıyarak eteklerine doğru uzanıyordu.. Dağlardan akarak gelen dereler ara ara sisin gizemli perdesi arasından sızmaya çalışan güneş ışığının yansıması ile gümüş gelin telleri gibi pırıl pırıl parlıyorlardı… Hele bir de yavaş yavaş yaylalara doğru çıkmaya başlayıp da sis tabakasinin üzerine varmaya başladınız mı aşağıdaki manzarayı seyre doyum olmuyordu… Güneş ışığının yere ulaşabilen hüzmeleri yesil ormanlar ve masmavi gol üzerinde sanki dans ediyor , her bir hareketlerinde yeryüzü ebem kuşağının yedi rengine boyanıyordu… Paha biçilmez bir mücevheri seyrediyormuşçasına heyecan duymuştum.

 

Aslında kar yağarken seyretmeye de bayilirim. Eğer gece başlamışsa kar, gökyüzü kızılımtirak bir renge bürünür. Hele güneş yeni doğuyorsa muthistir. Lapa lapa yağan kar taneleri her biri başka bir yıldız şeklinde ağır ağır süzülerek inerler yeryüzüne.. İşte böyle sabahlarda ille de taze tarhana çorbası pişmelidir. Pencerenin önündeki sofrada dumanı tute tute, buram buram tarhana çorbası ile kahvaltı yapılmalıdır. Sis nasıl gizemliyse , kar o denli saf ve yalindir. Bütün çirkinlikleri örter. Ne balcık halindeki yollar, ne gri damlar, ne de yamru yumru yapılmış evler, bakımsız bahçeler, arsalar kalir. Her yan o muhteşem beyaz örtüsü altında inanılmaz güzel görünmektedir artık…

 

 Ya sağnak halinde yağan yağmura ne demeli? …. Onun öyküsü ise bambaşkadır…

Herşeyin , hepsinin çok farklı özellikleri , inanılmaz güzellikleri var ; bakmayı ve gormeyi  bildikten sonra…

 

Bakmayı , görmeyi bildikten sonra dedim de 25 yıl kadar önce okuduğum bir hikaye geliverdi aklıma…

 

Bir hastahane odasında geçer olay. Çok ağır durumda iki hasta aynı odada yatmaktadır. Gri duvarlı, hastane ve ilaç kokulu bu odada ilerleyen hastalıklarına rağmen birbirlerine destek olmaya, sohbet etmeye çalışırlar. Yerlerinden kalkamamakta, her ihtiyaçları için hastabakıcıya ihtiyaç duymaktadırlar. Hastalardan birisi cam kenarında, diğeri duvar kenarındaki yatakta yatmaktadır. Sabah olup da hastabakıcı geldiğinde, onları biraz doğrultur. Cam kenarındaki hasta dışarıya bakar, öbürü sorar merakla ne gördüğünü.. Cam kenarındaki anlatmaya başlar. “Yemyeşil bir park görüyorum. Bankta oturan yaşlı  bir adam etrafta uçuşan kuşlara ekmek kırıntıları veriyor, çocuklar neşe ile koşup oynuyor, genc bir çift geçiyor el ele”…. Ertesi gün yine anlatmaya devam eder…” Dünkü çift yine geldi şimdi bankta oturuyorlar… Şu geçen gün gelen baba oğul yine burada , babası çocuğuna uçurtma uçurmayı öğretiyor. Harika bir hava var”…..

Bu böyle günlerce sürer gider… Duvar kenarında yatmakta olan hasta baştan sevinerek dinlerken, gün geçtikçe inceden inceye bir kıskançlık hissetmeye başlar. Niye onun yatağı duvar kenarındadır?, neden o bu güzelim manzarayı görmemektedir? Bu haksızlık diye düşünmeye başlar. Bir gece cam kenarındaki hasta aniden rahatsızlanır. Duvar kenarındaki hasta bir bağırsa , hemşireyi çağırsa, arkadaşına yardım etse diye düsnür. Ama kıskançlık ve haset galip gelir. “Nasıl olsa ölecek, çok ağır hasta.. Kendime de bir şans tanımalıyım”  diye düşünür, nefsine yenik düşer seslenip kimseyi çağırmaz. Sabah hemşire ve hastabakıcılar cam kenarındaki hastayı ölü bulurlar. Öğlene doğru onu alır götürürler, yatağı düzeltip temizlerler ve duvar kenarındaki hastayı o yatağa geçirirler… Onlar odadan çıkar çıkmaz hasta büyük bir heyecan ve merakla pencereye çevirir gözlerini… Önünde yandaki binanın penceresiz koyu giri duvarından başka hic birşey yoktur….

 

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : sis, yagmur, kar, kiskanclik, hirs

BAKIS ACISI


Çarşamba, Kasım 4, 2009 · Kategori: YASAM


Sabahin erken saatleri. Yogun trafikte ise gitmeye calisiyorum. Etrafimdaki otomobillerin icindeki insanlara takiliyor gozlerim. Herkeste bir sinirlilik, bir sabirsizlik, bir ofke sormayin. Herkes arabalarini birbirinin uzerine suruyor, kendine yol acip , yer bulmaya calisiyor, trafik kurallarini kimsenin dikkate aldigi falan yok. Herkes bir an once gidecegi yere ulasma cabasinda. Birbirine neredeyse parcalayacakmis gibi bakiyor. Kimileri ise kararip kalmis, bir bezginlik, bikkinlik…. Gun sanki baslamadan bitmis onlar icin…. Oysa daha sabahin ilk saatleri… Yol kalabalik, yol yetersiz belki, stres had safhada… Ama ya bosa gecip giden dakikalar…. Baskalarina kizip soylenerek, duzeltemeyecegimiz seyler icin bosuna kafa yorarak, icimizi karartarak gecirdigimiz anlar…. Oysa hic bir anin geri gelme olasiligi yok!!! Iste boyle harcanip gidiyor bu omur…. Sermayemiz olan zamani nasil da acimasizca tuketiyoruz…..

Cok yakindan tanidigim dostlar  var. Biliyorum ki cok cok iyi , duygusal, tertemiz insanlar… Ama ne yazik ki bakiyorum cok cabuk parlayip sinirleniyorlar. Herkese , her olaya karsi pesin bir negatiflik sozkonusu. Hatalari hemen goruyorlar ve karsisinda yer aliyorlar. Olumsuzluklar da hep onlari buluyor boyle olunca . Cunku neye dikkat ederseniz onu gorursunuz, neye dokunmak isterseniz ona dokunursunuz.

Aslinda bakiyorum etraflarina, oyle de yetistirilmisler. Hep sert davranilmis onlara buyutulurken. Hep hatalari elestirilmis, hep yapamadiklari icin hayiflanilmis, hep eksiklikleri yanlislari icin dillerden kotu soz beddua duymuslar, surekli baskalari ile kiyaslanmislar, hep karamsar ve problemli hikayeler dinlemisler. Hatta sadece kendileri degil butun insanlarin davranislari hep elestirilmis onlarin ortaminda.. Hep yanlislar konu edilmis . Elestirmek ve sikayet etmek , onlar icin bir yasam tarzi olmus, sanki uzulmek icin yasiyorlar.

Hayatin her aninda hatalar , yanlislar ve olumsuzluklar var. Kotuler olmasa iyilerin degerini kim bilebilirdi ki!... Ya yanlis olmasa dogrunun degerini ?... Hep yanlisa takilip kalmak , sikayet etmek neyi degistirir ki?....... Kizmak soylenmek neyi cozumluyor peki?…..

Kabe etrafinda doner dururken , Kabe'nin ekseninden bakip hep oteleri gorenler , bulundugu yerin farkinda bile olamayanlar icin caliyor icli ney!!!!. Farkedin artik kim oldugunuzu , yasamanin dayanilmaz guzelligini!!

Bir yerde okumustum, memleketimizde uzun yillar kalan bir yabanci : "Sizdeki insanlar hayati –Aman vaktim dolsa da su silahi devretsem – diyen bir nobetci askerin silahi tutmasi gibi tutuyorlar " demis. Yasamayi bir yuk gibi, bir agirlik gibi
kabul edenlere her gun tesaduf ediyoruz. Cocuklarin, ev ve yasam kosusturmasinin kendisi icin tasinmasi guc bir agirlik oldugunu her firsatta ifade eden insanlar pek cok. Yalniz baslarina kalsalar ve butun sorumluluklardan bir an icin kurtulsalar, emin olun, hayat yine de bir yuk olmaktan cikmayacaktir onlar icin . Insan, hayata baska bir acidan bakmadan ve kafasindaki dusunce tarzini degistirmeden bu hayat hammalligindan kendini kurtaramiyor.

Yasamayi buyuk ideallere baglayanlar o ideale ulasmak icin onune cikan engelleri bir yuk degil de o hedefe ulasmada bir sebep ve bir atlama tasi olarak gorurler. Oyleyse bizler, hedefini insan gibi insan olmak, Yuce Rabbimin rizasini kazanmak gibi en yuksek yere koyanlar icin , bu etrafta her an olusan irili ufakli problem ve engeller , olumsuzluklar, dertler sevindirici ve hedefe yaklastirici birer basamaktan baska birsey degil!.........

Bahcivan elma agacini yetistirmek icin topragina gubre verir, su doker, alttan fiskiran dallarini keser , budar ki butun kuvvet yukari dallardaki ciceklere ve meyvelere gitsin .
degil mi? Peki biz nasil budanacagiz daha guzel cicekler ve meyveler verebilmek icin?

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : hatalar, ofke, sinir, beddua

COCUKLAR VE BASARI


Pazar, Kasım 1, 2009 · Kategori: COCUK


Bu gunlerde yine cocuklar , onlarin ilgi alanlari, calismalari ve basarilari ya da bazen basarisizliklari uzerine yogunlasmaktayim.

Bir cocuga sahip olmanin, daha dogrusu Rabbimin bize emanet olarak verdigi bu harkulade varliklarin sorumlulugunu ustlenmenin en zor yani kendi kisiligimiz, isteklerimiz ve arzularimiz ile onlarinkini ayirabilmek herhalde.

Onlar icin en iyi olani dusunebilmek kolay degil, kendi gerceklestirmek istediklerimiz , yada zamaninda gerceklestiremediklerimiz sirada beklerken.

Oysa onlar bagimsiz birer birey, farkli huy, mizac, yaradilis, yetenek ve fikirlere sahipler. Bunlari iyi algilimali ,degerlendirmeli ve onlara kendi kisilik ve yetenekleri dogrultusunda bir yol cizebilmek icin yardimci olmaya calismaliyiz. Onlarin yerine biz kendimizi bir yarisin icinde bulmadan!!!

 

Aslinda hep basarili , hep mukemmel, hep birinci olmalari da gerekmiyor. Kim kusursuz ki?.. Ya da kim herseyi ile mukemmel, her konuda hep birinci???

Yalnizca mutlu olmalari, yaptiklarini sevmeleri ve de sevdikleri konuya yogunlasmalari gerekli…Belli bir standartta genel kulturu aldiktan sonra kendi ozelliklerine en uygun konuda egitim alabilmeliler.

Tabi bunu soylemek, yada istemek kolay.. Ya gerceklestirmek ??? Bu icinde bulundugumuz  egitim ogrenim ortaminda, sosyal cevrede bu hic de kolay degil. Iste bu noktada bizim yardimimiza ihtiyaclari var.

Okul basarisi her zaman hayat basarisi olmuyor. Bununla ilgili bir arastirma kitabi almistim, hala arada bir acar okurum. Okul hayatinda hep en basarili olan bir ogrencinin gun geliyor hayatta hic mutlu olamadigini, istedigi iste calisamadigini, iyi bir evlilik yapamadigina sahit olabiliyoruz. Ya da okulu zorla bitiren birinin cok basarili bir is hayatina sahip oldugunu… Burada esas olan cocuklarimiza zorla her bilgiyi ogretmek degil. Onlardan daima birincilik yada derece bekleyerk kendilerini dev aynasinda gormelerine sebep olmadan , mizac ve yeteneklerine uygun konuda , sindirerek , sevdirerek egitilmelerini saglamak.

 

1972 -73 yillariydi. Ankara’nin  Kizilcahamam ilcesinde ilkokul ikinci siniftayim.

Ogretmenimi ve sinifimi cok seviyorum. Okula gitmeden 2 sene kadar once okumayi soktugumden sinif duzeyine gore biraz daha detayli hikayeler hatta romanlar okuyabiliyorum.
Bir gun ogretmenim Sati Kocak Hanim sinifa geldi ve Verem Savas haftasi nedeniyle bir yazi yarismasi duzenlendigini , bu konu ile ilgili arastirma yapmamizi, iki gun sonra sinifta bu konuda bir kompozisyon yazdiracagini soyledi. Eve dondugumde aneme babama sordum veremle savas nedir diye. Babacigim hemen ansiklopedileri acti onume dizdi. Bunlari iyice oku ve kendine gore bir ozet cikar hepsinden bakalim dedi. Ben iki gun boyunca okudum, belli yerleri not alip iyice belledim.
Gunu geldiginde ogretmenimiz hepimize beyaz kagitlar dagitti ve Verem Savas ile ilgili en az bir sayfa bir yazi yazmamizi istedi. Ben dikkatle butun bildiklerimi yazmaya basladim. Bir hafta sonra sonuclar aciklandi. Ilce duzeyinde yapilan bu yarismada birinci olmusum. Cok sevindim tabi.. Annem ve babam da oyle.. Fakat birkac gun sonra bir ders sirasinda aniden kapi acildi , iceri mudur bey ve yaninda tanimadigimiz bir baska bey girdi. Sonradan bu beyin mufettis oldugunu ogrendik. Ogretmenimizle konustular, beni kaldirdilar, verem savas ile ilgili bazi sorular sordular ve gittiler. Sonraki ders , sinifimiza yabanci  bir ogretmen geldi. Ogretmenimiz siniftan cikti. Bizim yerlerimizi degistirdiler, beni tahtanin onune ogretmen masasinin yanina cektikleri siraya tek basima oturttular ve hepimizden tekrar verem savasla ilgili birer kompozisyon yazmamizi istediler. Ben yine zaten aklimda olan , bildigim herseyi yapabilcegim en guzel haliyle yazdim. Basimda dikilen yabanci ogretmen bir an bile gozlerini benden ayirmadi.
Sonradan ogrendigimize gore: sinif arkadaslarimdan birisi evde benim kazandigimi soyleyince ailesi cok uzulmus, hatta belki sinirlenmis. Arkadasimin Savci olan babasi okula gelmis , ogretmenimle sonra mudurle gorusmus, kendi kizinin daha iyi olmasi gerektigini soylemis kagidimin incelenmesini istemis. Kagidimi incelemisler ve bunun bir ikinci sinif talebesinin yazamayacagina karar vermisler. Olay dahada buyumus ogretmenin bana yardim ettigi iddia edilmis okula mufettis gelmis. Ve az once de anlattigim gibi yazi yarismasinin bizim sinifta  tekrarlanmasina karar verilmis. Bir iki gun sonra okul muduru beni ve ailemi odasina cagirdi ve ikinci kez yazdiklarimin ilk kez yazilandan daha da iyi oldugunu, birinciligi  gercekten hakettigimi acikladi. Olanlar icin cok uzgun oldugunu da belirtti.

 Bir hafta sonu kucuk kasabamizin tiyatro salonunda yapilan tiyatro,sir ve folklor gosterilerinin ardindan sahneye cagrildim ve odulum olan bir kutu 12 renk kuru boya, bir hatira defteri ve bir saat seklinde kalemtrasi milli egitim mudurunun elinden aldim. Beni metheden  kisa bir de konusma yapti. Hediye paketim elimde annemlerin yanina kosarken gozlerim arkadasima ve ailesine takildi. Herkes beni oper tebrik ederken onlar baslarini cevirip salondan ayrildilar… 

O hediye paketindeki boyalar cabuk bitti, hatira defteri doldu, kalemtras acmaz oldu ama ben onlari hep sakladim. Ve her baktigimda o gunki kirginligimi , uzuntumu hatirladim.
Ve kendi kendime soz verdim; bir gun  cocuklarim olursa , onlari istemedikleri hicbir sey icin zorlamayacagim, basaramadiklari zaman kizmayacagim, sadece kendileri ile yarismalarini istiyecegim. Ve onlari asla baskalari ile kiyaslamayacagim.

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : cocuk, basari, okul

“Her dem taze doğarız, bizden kim usanası”-Yunus E


Cuma, Ekim 30, 2009 ·



 Sevgili Dostlar,
 
Hepinize hayırlı cumalar diliyorum.
 
Rabbimin bize bahşettiği bir güne daha uyandık elhamdülillah.
Burada havalar hala sıcak. Isı gün ortasında 30 -35 derece oluyor bazen. Oysa dün annemle görüştük Bursa'da epey soğukmuş.
 
 İster sıcak ister buz gibi, belki dünyanın öbür ucunda yağmurlu ama bizler yavaş yavaş uyanıyoruz yeni güne. Çünkü Rabbim bize bir güne daha merhaba demeyi nasib etti. Şükrederek kalktım yataktan . İşte yaşayacak , tefekkür edecek, zikredecek, sevecek bir gün daha başladı dedim kendi kendime...
 
Biliyorum kimi dostlar hasta, kimilerin üzgün, kimleri belki kırgın, kimleri pek çok sorunlarla merhaba dedi bu güne... Belki içimizde sevinç çığlıkları atarak uyananlar , kendini yeni doğmuş gibi hissedenler de oldu... Her nasılsa , ne varsa bizde ; iste yaşamak için bir gün daha.. Bir fırsat bize her dem yeniden doğmak için... Kendimize bakıp düzeltmek için, kainata bakıp tefekkür etmek, Rabbimin nimetlerine şükretmek için.... Sevdiklerimizi arayıp onları sevdiğimizi söylemek, yaptığımız her işi doğru yapmak, belkide hatalarımız için onlardan af dilemek için... Kendimize bir de vicdan aynasından bakıp , içimizdeki ben ile barışmak için...İnsanlarla ve de en önemlisi kendimizle inatlaşmayı terketmek için ... Zira inatlaşmak şeytana davetiye çıkarmak değilmidir?  

Haksızdan hakkımızı aramaktan da vazgeceğiz bu yeni günde.. Haksızdan hak iddia etmek de Hakk ka hürmetsizlikmiş bunu da anladık... Rabbime havale edeceğiz ismizi, tevekkülle boyun egıp teslim olduk mu , ihlasla sarıldık mı bize düşen işlere bakın nasıl açılıverecek kapılar..
 Denge insanı olacağız , aşırılıklar bize göre değil... Esen rüzga göre değişmeyecek fikirlerimiz, onun bunun dediği ile şekillenmeyecek davranışlarımız... Her amelimizde Rıza-i İlahi olacak. Bizim ne istediğimiz değil Rabbimın ne dediği belirleyecek hayat yolumuzun çizgisini..... Karar verirken hayat yolundaki her çatalda bu karar beni mutlu eder mı diye değil; Rabbimi razı eder mı diye soracağız kendimize... O razı olunca tüm dünya razı olacaktır unutmayalım..Nefsimize daha bir yumuşak davranıp terbiye yolunda ilerleyeceğiz bugün... Öyle güzel işler yapıp  öyle çok sevgiyle, hizmetle dolduracağız ki gönlümüzü nefis fırsat bulamayacak bizi şaşırtmaya .. Yoksa biliyoruz nefis eğer insanın boynuna geçirirse zincirlerini Cenab-ı Hak boşaltıp aliveriyor nurani zincirleri... Sovene dilsiz vurana elsiz olacağız , Öyle mütevazi, öyle tevekkel,  öyle bağışlayıci, öyle edepli olacağız ki adeta saydamlaşacağız..... Onlar o sözü kendilerine demiş , tokadı kendilerine atmış olarak silkinecekler kendilerine gelecekler sonunda....
 
 
İşte harika bir sabah.... İster pırıl pırıl parlasın güneş, içimizi  ısıtsın çılgınca.... İster kar yağsın lapa lapa , kaplasın bütün çirkinlikleri, seriversin bembeyaz örtüsünü . Ellerimiz yüzümüz donarken , içimiz ısınsın her biri başka desen kar tanelerinin o mucizevi dansı ile..... İster yağmur boşansın gökyüzünden , gök gri, deniz gri, yer gri olsun, rahmet yağdırsın gönlümüze, sırılsıklam ıslatırken dünyayı kirlerinden temizlesin... İster fırtınalar essin, yıkıp gecsin ,  elimizde avucumuzda ne varsa alsın götürsün..... Rabbim nerede nasıl tecelli etmiş olursa olsun bize armagan edilmis olan bu günü en güzel şekilde yaşıyacağız..... Bir dakika değil bir saniyemiz yok kaybedecek.... Ağlamaya , sızlanmaya, şikayete, karamsarlığa, umutsuzluğa, nefrete, kine , umursamazlığa vakit yok ayıracak... Seveceğiz kainatı doyasıya, Şükredeceğiz her saniye ve yaşıyacağız her ani insan gibi... Kullukta derinleşmenin yollarını arıyacağız..... Unutmayacağız yaptığımız her güzel iş Allah'tan bir armağan , her kötü iş ise nefsimizden olacak....


Gece olduğunda uyumayı nasib edecekse Rabbim soracağız kendimize bugün Allah için ne yaptım... Cevabını verebilmek için hadi kolları sıvıyalım. Kaybedecek vakit yok....
 
Ne olur bu guzel gunde dualarınızda beni de unutmayın. 
 
Rabbime emanet olun.

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : tefekkur, cuma, iyilik, vicdan, allah, din, sevgi

KARTALLAR YUKSEK UCAR


Salı, Ekim 27, 2009 · Kategori: YASAM


Kartal, kuş türleri içinde en uzun yaşayanıdır.70 yıla kadar yaşayan kartallar vardır. Ancak bu yaşa  ulaşmak için, 40 yaşındayken çok ciddi ve zor bir  karar vermek zorundadır.  Kartalın yaşı 40'a vardığında pençeleri sertleşir  esnekliğini yitirir ve bu nedenle de beslenmesini  sağladığı avlarını kavrayıp tutamaz duruma gelir.  Gagası uzar ve göğsüne doğru kıvrılır. Kanatları  yaşlanır ve ağırlaşır. Tüyleri kartlaşır ve  kalınlaşır. Artık kartalın uçması iyice zorlaşmıştır. Dolayısıyla kartal burada iki seçimden birini yapmak zorundadır:   Ya ölümü seçecektir, Ya da yeniden doğuşun acılı ve zorlu sürecini göğüsleyecektir.  Bu yeniden doğuş süreci 150 gün kadar sürecektir.
 Bu yönde karar verirse   kartal bir dağın tepesine uçar ve artık uçmasına  gerek olmayan kayalık bir yerde, yuvasında kalır. Bu uygun  yeri bulduktan sonra  kartal gagasını sert bir şekilde kayaya vurmaya  başlar. En sonunda kartalın gagası yerinden sökülür ve düşer. Kartal   bir süre yeni gagasının    çıkmasını bekler. Gagası çıktıktan sonra bu yeni gaga ile pençelerini   yerinden söker çıkarır. Yeni pençeleri çıkınca kartal bu kez eski  kartlaşmış tüylerini yolmaya başlar. 5 ay sonra  kartal, kendisine 20 yıl  veya daha uzun süreli bir yaşam bağışlayan meşhur  YENİDEN DOĞUŞ  UÇUŞUNU  yapmaya hazır duruma gelir.
 
Kendi yaşamımızda bazen  bir yeniden doğuş süreci  yaşamak zorunda   kalırız. Zafer uçuşunu sürdürmek için, bize acı  veren eski ve yanlis alışkanlıklarımızdan,   hatalarimizdan , bizi olumsuz etkileyen dusuncelerden , insanlardan, kisiligimizi  gelistirmemize engel  olan olaylardan , kafamizi  devamli negatif dusuncelerle dolduran kotu anılarımızdan kurtulmak zorundayız. Bu bir tekamul surecidir daha iyiye ve guzele dogru... Bizi guclendiren..Ancak geçmişin gereksiz safrasından kurtulduğumuzda, deneyimlerimizin yeniden doğuşumuzun getireceği olağanüstü sonuçlarından  tam olarak yararlanabiliriz.

Evet kartallar yuksek ucar ,  yukseklere ve uzaklara, hatta sonsuzluga kanat cirpmak icin ne kadar acili ve zor olursa olsun degisime var misiniz???

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : KARTAL, DEGISIM,

BIR GUN SUSMAYI OGRENDIM !!!


Pazartesi, Ekim 26, 2009 · Kategori: COCUK


Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar  susacaktım. Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı.

 Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır, onun  gelişini iple çekerdim. Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla  oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.
 Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı  ütüleme!' derdi.  Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir  çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye çıkışır, beni odama gönderirdi.
Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.

Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli bir şey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı.

Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe.

Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni
artık odama göndermiyordu. 'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye
komşulara anlatıyordu annem halimi.

Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye  odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.

Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün.

Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne  yapacaktım?

Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim.
 
Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş. Bu adam benim herhalde.' dedi.
Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi. Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' Dedim Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi. Heyecanla başladım anlatmaya…. Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde 'Hadi
odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye…
 Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı…
Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi. 

 
Farkında' Olmalı İnsan... Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı.

Ömür Dediğin Üç Gündür,
Dün Geldi Geçti.Yarın Meçhuldür, O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür, O Da Bugündür.

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : COCUK , COCUGU ANLAMAK, COCUGU DINLEMEK

SABIR VE SUKUR


Pazartesi, Ekim 19, 2009 · Kategori: TEFEKKUR


*********
Oglen olmak uzereydi.. Elimde kahve fincanim pencerenin onune oturdum . Disarida oyle guclu bir sicak vardi ki balkona bile cikmayi goze alamamistim. Camlara elimi surdum, renkli camlar gunes isigindan isinmisti. Havada agir birde nem vardi. Gokyuzunun o guzelim mavisi , sarimtirak bir sis tabakasi ardinda kaybolmustu. Yanibasimizda hizla yukselen insaata baktim. Isciler , baslarini, yuzlerini sarmislar karincalar gibi calismaya devam ediyorlardi. Nede hizli yukseliyor bu insaat diye dusundum. Daha baslayali iki ay bile olmadi oysa. Simdiye dek hicbir yerde bu kadar hizla ilerleyen , bu kadar cok sayida gokdelen insaatini bir arada gormemistim. Isciler , is makinalari gece gunduz calisiyordu. Isciler ise Hintli, Afgan yada Bangladesli. Gulumsedim. Aslinda bu modern yuzlu yeni dunya sehrinin gercek kuruculari bu isciler diye dusundum.

Oglen ezani duyuldu. Insani etkileyen , gur ve berrak bir sesle okunuyordu. Bir kipirdanma oldu isciler arasinda . Baktim, bir karton , bir koli parcasi, bir cimento cuvali bulan , uzerinde namaza duruyordu. Yuce yaradanin huzurunda , o muthis sicak altinda , kavrulmus bedenler saflar olusturuyordu. ….Tam gun calisan klimanin serinligini daha bir cok hissettim sirtimda bir an. ……dondum……

Penceremin onune geri dondugumde adamcagizlar kucuk gruplar halinde kizgin betonlara oturmus , birer madeni kabin icersindeki yemeklerini paylasarak yiyiyor , sohbet ediyorlardi. Birden cok neseli , mutlu gorundukleri dikkatimi cekti. Yemeklerini bitirenler ise yine betonlarin uzerinde uzanmis , yorgun bedenlerini biraz da olsun dinlendirebilmek icin uyumaya calisiyorlardi… Bir iki gun once gormustum de uzun uzun dusunmustum bu manzara uzerine . : ’Aslinda belki de onlar bizden , buradaki pekcok kisiden daha mutlu ve huzurlu gorunuyorlardi.  Calisacak isleri var, yiyecek ekmekleri var hatta para biriktirip memleketlerindeki ailelerine de yollayabiliyorlar. Baskaca bir kaygilari da yok. Bizim ugrastigimiz yapay problemler onlari hic ilgilendirmiyor bile. Bir araya geldiklerinde oturup sukrediyorlar ve huzur icinde muhabbet ediyorlar” . Evet findik kabugunu doldurmayacak dertler edinenlerin yapay problemlerinin , findiga can verenle ilgilenenler icin hic bir onemi olmayacagini anlamak zor degil…..

Bizim evin esyasini da dort bes Afganli tasimisti. Onlari hatirladim bir an. Bir dusunun , biz agir bir esyayi birer ucundan tutsak , tasimaya kalsak, birbirimize nasil komut yada isaret veririz, nasil sesleniriz. ‘Dur , yavas , hadi yavas yavas” falan deriz degil mi? Onlar ise her esyayi yukleniklerinde birbirlerine sadece” Sabir sabir sabir’ diyorlardi. Koca gun bir evi yerlestirdiler agizlarindan baskaca birsey cikmadi.. Ne bir ah , nede of… sadece sabir , sabir, sabir …..

Sabretmeyi biliyorlar dedim, sukretmeyi de biliyorlar, zikretmeyi de…. Birde fikredebiliyorlarsa ….. Utandim … Yasamim boyunca sarfetmis oldugum her memnuniyetsizlik ifade
eden kelime icin utandim, tek tek…

Sabir ve sukurle ilgili bir hikayeyi hatirladim birden . : “ Hicretin ikinci asrinda iki Allah dostu yasarmis . Birinin adi Sakik, digeri Ibrahim Ethem… Iste bu iki veli karsi karsiya oturmus sohbet ederken , Sakik sormus:’ Nasil yasiyorsunuz? ‘ Ibrahim Ethem :’ nasil yasayacagiz.. Bulursak sukrediyoruz. Bulamazsak sabrediyoruz…’diye cevaplamis. Sakik” Bizim Horasanin kopekleri de boyle yaparlar.” Demis. Bu cevaba sasiran Ibrahim Ethem: “Ya siz ne yapiyorsunuz?’ deyince Sakik:” biz mi? Bulursak bizden daha muhtac olanlara veriyoruz . Bulamazsak sukrediyoruz. Ibrahim Ethem ayaga kalkip dostunun elini opmus. Iste marifet sirrina erenler boyle tatli tatli konusur ve birbirlerinden tatli tatli ayrilirmis. Herkes noksanini gormege, gidermeye , bilmedigini ogrenmeye calisirmis……

Iste burdaki iscilerde her daim sabrediyor , bulamadiginda sukredip buldugunda ise hep beraber paylasiyorlardi benim gozledigim. Bu hikaye canlaniverdi gozumde…

Onlardan ogrenilecek ders alinacak cok sey var diye dusundum…Kendimize dert edindigimiz anlamsiz yapay sorunlari bir tarafa birakip dusunmeliyiz biz de ….. Daha cok cok kullanmaliyiz bu uc kelimeyi sabir , sukur ve zikir . Bir de fikretmeliyiz. Dusunmeliyiz . Belki de en az yaptigimiz sey bu bu yasam kargasasinin icinde . Programlanmis robotlar gibi haraket ediyoruz. Gazete denilen kagit parcalari, televizyon proramlari , etrafimizdakilerin hic durmadan yaptiklari yorumlar ve yonlendirmeler…. Ve daha pekcok olumsuz etken programliyor bizi. Oysa bir basarabilsek dusunmeyi, farkina varmayi … etrafimiz oyle guzelliklerle mucizelerle dolu ki…. Her kotu dedigimizde de ne dersler ne guzellikler sakli….

Kardescigimin dedigi gibi “… dusunelim katiksizligi, safligi; eldegmemisligi, dokunulmamisligi ,salt olani ve guvenelim kendimize….
Salt olan, mutlak olan oyle bir ates ki, ates ustune ates. Oyle bir yag ki nerdeyse kendi kendini tutusturacak billurlukta. Ve salt guzellik nurun adi , kim ne derse desin senin icinde… Neyi gormek istersen onu gorursun, neye dokunmak istersen ona dokunursun. Sen ugrunda evrenin yaratildigisin.
Istanbul onu anlayanlar, Bogazici onunla huzunlenip onunla cosanlar, kitaplar onlari cocugu gibi bagrina basanlar ve bilinenler onlari bilenler olmasaydi ne ederdi.?……….’

Dusunelim ve artik farkina varalim bazi seylerin….

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : insan, tefekkur

SIS


Pazar, Ekim 18, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 


Sabahin erken saatleri… Yine penceremin onundeyim. Disariyi yogun bir sis perdesi kaplamis goz gozu gormuyor. Neredeyse onumuzdeki evi bile goremiyorum. Bulut bulut inen sis bazen hafif ruzgarla aralanir gibi oluyor. Az otedeki parkin yesilini, yada evlerin catilarini secer gibi oluyorum , sonra heresy yine o yogun beyazligin arkasinda kayboluyor. Nem, evin icinde bile hissediliyor sanki…. Kendime sicak bir cay yapiyorum, fincanimi avuclarimin icine aliyor, uzerinde dumani tuten mis gibi burcu burcu kokan cayimi yudumlayarak bu inanilmaz guzel, mucizevi manzaraya daliyorum.

Yasami dusunuyorum …. Cogumuz icin su sis tabakasindan farkli gorunmuyor. Bir adim sonrasini bile hesaplamaktan , bilebilmekten aciziz aslinda… O yaptigimiz uzun vadeli planlarin kaci gerceklesebilecektir aslinda…. Birden annecigimden duydugum bir soz aklima geliyor. "Hayat aslinda bir halinin dokunusu gibidir" demisti. "Desen bellidir gercekte ama sen goremezsin tamamini. Her an bu deseni olusturmak icin yeni bir ilmek atarsin hayata ve ilmek ilmek dokursun yasamini." Omur tamama erdiginde de halinin tamami dokunmus olur. Iste o an ortaya cikmis olur butun desen , dogrusuyla, hatalariyla…….

Bu zorlu hayat yolculugunda her an, her davranis cok onemli bizler icin. Cunku sarfettigimiz her soz. attigimiz her adim olusturuyor bu yasam halisini. Soyledigimiz her soz uzayda cinlayarak dolasmaya basliyor, yok olmuyor. Yaptigimiz hatalari zamani geri alarak duzeltme imkanimiz yok. Elimizden geldigi kadar az hata ile dokumaliyiz onu….

En kolay yaptigimiz hata nedir? diye dusunuyorum. Bence kendi isimizden cok baskalarinin ne yaptigi ile, nasil oldugu ile, onlarin hatalariyla ilgileniyoruz hep….. Kulaklarimda Peygamber Efendimizin (SAV) su Hadisi Serifi cinliyor. " Bir mu'min diger bir mu'min kardesinde gordugu bir ayiptan oturu onu kinarsa, kinayan o kinadigi ayibi islemeden can vermez" Urperiyorum:

Bu konuyla ilgili bir hikaye okumustum: Yalova Vaizlerinden Mevlud Karakus Hoca Efendi anlatiyordu: " Istanbul'da taninmis hocalardan Hafiz Mehmet Efendi 'nin derslerinde bulunuyordum. Her biri inci mercan kadar kiymetli sozlerini dikkat ve alaka ile dinliyor cok istifade ediyordum. Merhum Hoca o kadar guzel konular secerdi ki hayran olmamak mumkun degildi. Fakat cok acele konusur , adeta kelimeleri birbirine karistirirdi. Bu nedenle dersleri dinlemek. Hele kulagi biraz az isitenler icin hayli zor oluyordu. Bir gun yine onu dinlemistim. Kendi kendime : - Ah ne olurdu , su hoca efendi biraz agir konussa, kelimelerin ve cumlelerin hakkini verse , soyledikleri daha iyi anlasilirdi diye icimden gecirdim. Aradan zaman gecti, nasil oldu anlamadim , O gune kadar tane tane konusmak aliskanliginda olan fakir de, tipki Hoca Mehmed Efendi gibi acele konusmaya, kelimeleri karistirmaya basladim. Sanki, Onun hali bana giydirilmisti. O gunden beri bunu duzeltemiyorum……"

Evet bir kimsede hata , kusur ayip gordugumuz zaman, once kendimizi bir yoklamaliyiz degil mi?
Eger dikkat edersek ona benzer bir kusuru kendimizde de buluruz. Yada o kusur o anda bizde yoksa herhangi bir gaflet aninda ayibi, benzer bir seyi yapmayacagimizi kim garanti edebilir ki !!! degil mi? Bizim de baska baska zaaflarimiz , eksiklerimiz, hatalarimiz yok mu?

Ne demis Koca YUNUS

" Cumleler dogrudur sen dogru isen,
Dogruluk bulunmaz sen egri isen"

Yavas yavas sis perdesi aralanmaya basliyor, Sicak simsicak gunes isinlari uzaniyor beyaz pamuk yiginlarinin arasindan. Aydinlatiyor isitiyor dunyayi. Butun guzellikleri ve ihtisamiyla ayaklarimizin altina seriliveriyor Yuce Rabbimizin bize sundugu nimetler….

Cok yolumuz var daha alacak , cok…. Sukrederek Rabbime , kalkiyorum yerimden , karisiyorum hayata…...

 

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : sis, dubai

100 KiSiLiK DUNYA


Pazartesi, Ekim 12, 2009 · Kategori: YASAM

Aşağıdaki yazı dun posta kutuma gelmis. Gonderen dostumdan Allah razi olsun. Daha önce de aynı yazıyı başka bir arkadaş yollamıştı ama kaydetmemişim. Aslında bildiğimiz gerçekleri gözler önüne seriyor ancak bazı şeyleri önümüzde yazılı bir özet olarak görürsek hele bir de istatistik veriler halinde ise sonuç daha çarpıcı oluyor. Hatta aklımızı başımıza toplamamıza vesile oluyor diyebilirim. O yüzden bir kez daha dostlarla paylaşmak istedim.
Dünyadaki insanların hallerini çok daha açik bir şekilde ortaya koyan istatistik gerçekler söyle : Eğer dünyayı 100 kışinin yaşadığı bir yer olarak düsünseydik nolurdu? Buyrun görelim;
 
Tüm oranlar koruyarak dünyanın nüfusunu 100 kışilik bir köye dönüştürseydik söyle şiir gibi bir tablo ortaya çıkacaktı:  (Kaynak:Stanford Üniversitesi,Tıp Fakültesi.)
 
* Köyde 52 si kadın 48 i erkek olmak üzere,
* 57 Asyali ,21 Avrupalı;14 Kuzey ve Ğüney Amerikalı ve 8 Afrikalı yaşayacaktı.
* 30 ü beyaz ırktan 70’i beyaz irkin dışındakilerden  olacaktı.
* 6’si tüm dünyanın zenginliklerinin yüzde 59’una sahip olacaktı.Ve 6 kışinin tümü de ABD’de yaşıyor olacaktı.
* 80’i normal standartların çok altındaki evlerde yaşayacaklardı.
* 70’i okuma yazması olmayacaktı.
* 50’si kötü beslenecekti.
* Biri üniversite mezunu olacaktı.
* Sadece biri bilgisayar sahibi olacaktı.
* 70’i 21 yşının altında olacaktı.
 
Dünyaya böyle baktığımızda yaşamımızin anlamı sizce değişecek midir?
 
- Eğer bu sabah sağlıklı uyandıysanız,bu hafta hastalıktan ölecek olan 1 milyon kişiden daha şanslısınız.

- Eğer hıç savaş görmemiş,hapse düşmemiş,işkence görmemiş,açlik çekmemişseniz dünyadaki tam 500 milyon kişiden daha şanslısniz.

- Eğer evden çıkınca bir belaya, tutuklamaya,işkenceye uğrama ihtimaliniz yoksa 3 milyar kişiden daha iyi durumdasınız.

- Eğer dolabınızda yiyeceğınız,sırtınızda giyeceğınız,üstünüzde çatınız ve uyuyacak yeriniz varsa dünyanın %75’inden daha zenginsiniz.

- Eğer bankada veya cüzdanınızda paranız varsa,birilerine yardım yapabiliyorsanız, dünyanın ilk %8 zenginlerindensiniz.

- Eğer anne ve babanız sağ ve birlikteyse cok ender kişilerdensiniz

- Eğer bu yazıyı okuyabiliyorsanız, 2 milyar okuma yazma bilmeyenden daha şanslısınız demektir
 
Evet bu kısa istatistik gerçekleri; sabah uyandığı andan itibaren umutsuzluk içinde olan ,  önüne konulan yiyeceği beğenmeyen, dolabını açıp da bu gün ne giysem diye düşünen, günün her saatinde kendini şanssız ve yalnız hisseden, işinden , oturduğu evden, yaşadığı hayattan memnun olmayan, sürekli şikayet edecek birşeyler bulabilen kişilere ithaf ediyorum.
 
Ve Rabbime bütün verdiği nimetler için binlerce , milyonlarca kez şükrediyorum. Allah hepimizin yardımcısı olsun.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : dunya, istatistik

FELAKET KUSLARI


Cuma, Ekim 9, 2009 · Kategori: YASAM

 


Son günlerde daha da çok dikkatimi çekiyor ki insanların mutsuzlukları ve üzüntülerinin  altında, hep yasadiklari olaylara bakış açıları ve getirdikleri yorumlar yatıyor. Hayat tabi ki güllük gülistanlık değil. Bizim bir yaradılış sebebimiz var. Şiddetli bir dünya imtahanı ile karşı karşıyayız. Bir iki gün yolunda giden işler bakıyorsunuz bir anda sarpa sarıveriyor. Can ciğer olduğunuz kişiler sizi incitebiliyor. Hatta hiç beklemediğiniz şekilde yalan söylendiğine , maalesef giybet edildiğine şahit olabiliyorsunuz. Maddi ya da manevi her an bir terslik bizi bulabiliyor. Bazen en ağır darbe en çok güvendiğimiz ve sevdiğimiz insandan geliyor. Ancak unutmamamız gereken birşey var ki her türlü iyilik ya da kötülük bir sebep üzerine veriliyor. Rabbımın adeleti her an kendini gösteriyor. Ben bunu haketmedim diye hayıflanmak yerine teslimiyet içinde sebebini düşünüp en kısa zamanda meselenin hal yolunu araştırmak, gücümüz yetmediği yerde de Rabbimize dualar ile sığınmak  yapılabilecek yegane şey.

 Diken ve çalı dolu araziyi gül bahçesine çevirmenin bir tek yolu var güzel düşünmek , güzel düşünce güzel hissediyor, güzel davranıyor , güzel yaşıyorsunuz. Şimdi bazı arkadaşlar diyor ki peki filanca bana böyle bir kötülük yada haksızlık yaptı neden, ben nasıl karşılık vereceğim yada nasıl karşılık vermeyeyim? Bırakalım baskalarının ne yaptığını,  onlar kendi davranışlarından sorumlular , biz de bizimkilerden. Onlar yanlış yaptı diye yanlısın ortağı olmak da en az yanlış yapmak kadar tehlikeli değil midir?  İncindiğimizi belirttikten sonra yüzümüzü güzele ve doğruya çevirelim hızla. Orada takılıp kalmak, olayı önümüze gelene anlatmak, geceleri yatağımızda düşünüp senaryolar üretmek, yorumlar yapmak bize hiçbir fayda sağlamaz. Biz olabildiğince yalın, düz, açık, net bir şekilde sevgi dolu yaşıyalım ve gösterelim ki biz buyuz. Eğer anlayabilirlerse affedilirler. Yoksa zaten düşünmeye bile değmez. Af kapımız hep açık, sevgi har yanımızı sarmıs, dik bir duruşla duralım yeter.

İnsanların yaptıklarına üzülerek , hayıflanarak harcadığımız zamanı kendimizi yetiştirmeye, doğru ve güzel davranışları geliştirmeye harcasak daha doğru olur değil mi. ?

Biz dostlarımızı Allah dostlarından seçmeliyiz diyoruz .. Ancak günlük yaşamda ister istemez pekçok değişik düşünceye , ahlaka sahip insanla birlikte oluyor , hayatın belli anlarını paylaşıyoruz. Onlar da eğer bir hak dostunun nasıl olması gerektiğini görmezlerse nasıl bilecekler hakikatı. Biz duruşumuz , sevgimiz ve doğruluğumuzla örnek olmalı kapımızı herkese açık olduğunu gösterebilmeliyiz ki nasiplenenler çoğalabilsin değil mi?

Burda Hintlilerden bir hikaye dinlemiştim; bir gün çok perişan ve ihtiyar bir kadın Buda nin karşısına çıkar “ Ey efendim benim kocam vefat etti, hayatta kimsem yok çok perişanım, acizim, mağdurum, tek başına yaşamam , hayatımı sürdürmem imkansız. Kocamı yeniden hayata döndürürmüsün”der.  Buda cevap verir “ Peki ancak bir şartla , sana bir tepsi veriyorum, bu tepsi ile ev ev dolaşacaksın. Kendisine bu güne kadar hiçbir felaket uğramamış her haneden bir pirinç tanesi alıp koyacaksın. Ne zamanki tepsi dolarsa bana gel kocanı geri vereyim sana” Kadın tepsi ile ayrırlır. Ev ev dolaşmaya başlar. Fakat kendisine musibet uğramayan tek bir ev bile bulamaz. Kimine hastalık, kimine maddi darlık, kimine olum, kimine evlat acısı …. Hepsine bir felaket uğramıştır. Birkaç hafta sonra  tepsisi bomboş Buda nin huzuruna girer “Ey efendim şartını yerine getiremedim. Zira her uğradığım evde mutlaka bir musibet vardı Felakete maruz kalmayan kimse bulamadım.” Der . Bunun üzerine Buda " Ey evlat canla başla arzu ettiğin saadeti bu dünyada bulabilmek asla mümkün değildir onun için evine dön ve hayatın zorluklarına karşı sabır ve metanetli ol. Hayatını kendin çiçek bahçesine çevirebilirsin ancak.” der.

 Evet başımıza her ne gelirse gelsin yalnız biz değiliz. Bir bakalım etrafımıza insanlar daha da kötüsü  sayılabilecek ne dertlere düşmüşler. Eğer hiçbirşeyin sebepsiz olmadığını bilirsek, Allah’in bize verdiği musibetelerin de tekamul merdiveninde bir basamak olduğunu farkebilirsek, olayların arkasındaki sırları yakalayabiliriz. Onlara aracı olanları suçlayacak yerde, kendimizi düzelterek merdivenlerden ağır ağır çıkmaya devam ederiz.

 Yine bir çin atasözü var ki bu duruma çok uygun bence “Basının üzerinde felaket kuşlarının uçmasına engel olamazsın , ama saçlarının arasına yuva yapmalarını önleyebilirsin” diyorlar.

  Hisleriyle düşünenler devamlı acı çekecekler , aklını kullanarak yaşıyanlar her türlü musibete gülümsiyerek bakabilecekler, fakat ancak iman sahibi olanlar devamlı bir huzur içinde bulunabileceklerdir.

 Hayatı bütün olumsuzluklarına karşı sevebilmek başarının anahtarıdir . Zira başında uçan ızdırap kuşlarına saçları arasında yuva yaptırmama kudretini insana bu iman ve Allah sevgisi verecektir.

İnsanın yaradılışında hayata bir bağlılık var. Yoksa etrafımızda hergün gördüğümüz, herşeyi kendine dert edinen , en ufak meselede kadere isyan eden insanın yaşıyabilmesi mümkün olabilirmiydi?

Fakat asıl olan ‘yaşamak’ değil… Bitkiler ve hayvanlar da yaşıyor. ‘İnsan gibi yaşamak’ asıl mesele bu…. Bunun için ise sadece kendi başında ucan izdirap kuşları ile değil, başkalarının başlarında yuva yapmaya çalışan izdirap kuşları ile de mücadele etmek, onlara yasayarak uygulayarak örnek teşkil etmek, ihtiyacı olana elimizi uzatabilmek.. İşte ibadetlerin en güzeli ! İnsana hizmet edebilmek….. Böylece yaşamanın manasını da daha iyi kavramış oluruz Allah’in izniyle …

 Rabbım hepimize bu dünyada ve öbür dünyada iyilikler nasib etsin inşaallah

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : felaketler, giybet

ISTE YASAM ELLERIMIZDE


Cuma, Ekim 2, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

Sevgili Dostlar ,
 
Oncelikle harika bir cuma gununden sizlere merhaba diyorum.  Cumaniz mubarek olsun..
 
Rabbim bize bu gune eristirdigi icin ne kadar sukretsek azdir. Iste bir gun daha dogdu, buralarda gunesli ... Bu gun ki ;  gun bu gundur, an bu andir diyebilecegimiz...Her dakikasi , her saniyesi inanilmaz degerli... Yasamak , dogru durust bir insan olabilmek icin bir sans daha verilmis bize... Yasadigimiz her an boyledir degil mi?  Bir sanstir  kotulerden kurtulmak, yanlislardan vazgecmek, sukretmek, zikretmek, fikretmek ve idrak etmek icin...
 
Iste yasam ellerimizde ... yogurulup sekillendirilmek icin bekliyor... Birakin gecmisi, dunu, kirginliklari, uzuntueri, mutsuzluklari, yanlislari... Dun gecti gitti cancagazim bu gun yeni birseyler soylemek lazim demiyor mu Mevlana..
Idrak ettigimiz an donum noktasidir bizim icin. Once beynimizi temizleyelim olumsuzluklardan.. Bize negatif enerji veren dusunceleri, olaylari , insanlari dusunmeyi  birakalim, kirginliklari unutup yuklerimizden kurtulalim. Her dem taze dogariz diyerek selamliyalim yeni gunu... Insan ugruna evrenin yaratildigidir degil mi? Oylesine degerli,, O zaman hazreti insan olmak icin bize verilen bu degerli zamani niye yokedelim ki olumsuz dusuncelerle..  
 

Durum boyle olunce findik kabugunu doldurmayacak tasalarin , yapay problemlerin, findiga can verenle ilgilenen bizler  icin hicbir anlami olmadigi ve hicbir sorun yaratmiyacagini anlamak zor degil! degil mi?

 

Dusunelim hep birlikte ;  katiksizligi, safligi, eldegmemisligi, dokunulmamisligi,kullanilmamisligi, salt olani, mutlak olani dusunelim! Ve guvenelim kendimize...

 

Salt olan, mutlak olan, oyle bir atestir ki , ates ustune ates,... Oyle bir yag ki, nerdeyse kendi kendini tutusturacak billurlukta...Ve salt guzellik nurun adi... Kim ne derse desin hep bizimle , icimizde ...

Neyi gormek istersek onu goruyoruz, neye dokunmak istersek ona dokunuyoruz...

 

O zaman parmaklarimizin ucunda yasam. Asil olan butun olumsuzluklari , kotulukleri bizim sinirimiza geldiginde durdurabilmektir  , iste en buyuk sir burda degil mi?

 

Biz butun enerjimizi , gucumuzu, zamanimizi ve bize bahsedilen butun guzellikleri ve hasletleri Hz. insan olmak icin kullanmak icin ugrasacagiz ve Rabbimize tevekkul edip gerisini ona birakacagiz. Ve o zaman seyreyleyecegiz cihani bakacagiz hersey nasil kolaylasiyor, icimiz mutmain, huzur dolu her iki dunyamiz da cennete donmus , sevinc ve huzur icinde , cosku icinde kucakliyacagiz yasami...

 

sevgili kardesimin gibi

"yasamaktan o kadar buyuk zevk aliyorum ki

Icimden aglamak geliyor"

 

 

ve de

 

Hoştur bana senden gelen,
Ya gonca gül, yahut diken.
Ya hayattır, yahut kefen
Narın da hoş, nurun da hoş
Kahrın da hoş lütfun da hoş
Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana sefa
Narın da hoş, nurun da hoş
Kahrın da hoş, lütfun da hoş

 
diyebilecegiz



Ne mutlu Sen'i bulabilene!...

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : tefekkur

HEYBELIADA


Perşembe, Temmuz 30, 2009 · Kategori: GEZI NOTLARI


İstanbul’un incileri olan Adalar eskilerden beri benim en çok huzur duyduğum, yaşamayı düşündüğüm , yurdumun en güzel köşelerinden biridir. Üniversitede de öğrenci iken hafta sonlarında eğer Bursa’ya ailemin yanına gitmeyeceksem illa ki Heyeliada’ya teyzemin yanına gitmek isterdim. Oksijen deposu mis gibi havası , cam ormanları, araç trafiği olmayan dar sokakları, eski ahşap konakları, geniş bahçeli köşkleri beni bir mıknatıs gibi kendine çekerdi. Hele İstanbul’un kalabalığı ve yoğun temposundan kopup sadece 40 dakika sonra ada iskelesine adım attığımızda kendimizi bambaşka bir dünyada hisseder ve oradan İstanbul’un muhteşem siluetini seyretmekten müthiş tad alırdık

İşte bu yaz yine bir kaçamak yapıp kızlarım , annem babam ve teyzemle birlikte adanın inanılmaz huzurlu bağrına sığındık. Teyzemin tadilat yapılmış üç katlı , cumbalı eski tarz ahşap evi, serin bahçesi, çatı katındaki terastan dolu dolu İstanbul manzarası bizi büyülü bir alemde misafir etti sanki.

Bu kez, bahçede bulunan Yasin çiçeğini haytımda ilk kez gördüm. Belki bilenler vardır ama anlatmadan geçemeyeceğim. Yasin çiçeği ,söyle bir parmak kalınlığında bir çubuk şeklindeki sapın etrafında sayısız tomurcuklar veren bir çiçek. Ancak ilginç ve inanılmaz olan her akşam sadece akşam ezanı saatininde bütün taze tomurcuklar aynı anda 3 dakika içinde açıyor. Ezan okunurken açmaya başlıyor ve de ezan bitene kadar yeni çiçekler açmış oluyor. İnanılmaz güzel bir şekilde sarı tomurcuklar titreyerek döne döne açılıyor ve bir anda yeşil çubuk sap sarı çiçeklerle donanıyor. Acan çiçekler bütün gece açık duruyor ancak sabahın ilk ışıklarıyla beraber solmaya başlıyor. Akşam ezanı saatine kadar hepsi solup kapanıyor, yeni tomurcuklar yine akşam ezanıyla açıyorlar. Rabbımın bu güzel mucizesini her akşam yeniden yaşamak için pür dikkat hep Yasin çiçgının etrafına toplandık.

Adanın o güzel sokaklarında zakkum ağaçları ve mor begonviller arasında yürümek de insana inanılmaz huzur verir. Özellikle bayir yukarı yaptığımız zorlu yürüyüşler bizi ormanın içine ve muhteşem İstanbul manzarasına kavuşturur. Yine böyle bir yürüyüşte beyaz boyalı kocaman bir köşkün bahçesinden sarkan karadut ağacını görünce durup soluklandık. Dallardan sarkan karadutlar öyle güzel görünüyordu ki.... Köşkün bahçesinden bir bey bizim ilgimizi görünce hemen devreye girdi ağaçtan avuç avuç karadut toplayarak bize uzattı. Buyrun zaten biz bitiremiyoruz afiyet olsun diyerek bizleri uğurladı. Teşekkür ederek bayir yukarı merdivenlerden yolumuza devam ediyorduk ki Çok güzel restore edilmiş kocaman bir ahşap evin üst kattaki açık penceresinden dışarıya tasan inanımaz güzel bir piyano melodisi ile olduğumuz yerde kalakaldık. Öyle duygusal ve düzgün çalınan bir klasik müzik parçası idi ki gayri ihtiyarı evin önündeki banka oturduk, bu arada cisildemeye başlayan yağmur damlaları altında gözümüzün  önünde alabildiğine uzanan İstanbulun muhteşem siluetini ve denizi seyre daldık. Müzik sona erdiğinde bile bir süre yerimizden kalkamadığımızı farkettik.

Yavaş yavaş yağmur altındaki yürüyüşümüze devam ederken ıslanmaya pek aldırmıyorduk ancak hızlanmaya başlayan yağmurla biz de adımlarımızı sıklaştırmak zorunda kaldık. Yolun üzerindeki bir evin çardağında oturup sohbet eden hanımlar bize gülümseyerek bakıp kahve içmeye davet ettiler , yağmur bitene kadar buyrun bari diyorlardı. Yürümeye davam etmek istediğimizi anlayınca içlerinden bir bayanın içeriye girerek bir şemsiye getirdiğini gördük. Bunu buyrun o zaman dedi hanım. Size hediyemiz olsun, hiç olmazsa ıslanmadan yürürsünüz. Hiç tanımadığımız bu hanımların tatlı ve güler yüzleri, bu davranışları bizleri masal aleminde olduğumuza daha bir inandırdı sanki.

Bu kez ada tatilimiz marti yavrularının yuvalarından uçurulma zamanına denk gelmiş meğer. Bütün evlerin çatılarında marti yavruları var , sabaha karşı anaları yavrularının yanına gelip onlara yiyecek getiriyor , sonrada çığlıklar atarak onları yuvalarından uçurmaya çalışıyor. Kanat çırpa çırpa sokaklara inebilen marti yavrularının tekrar çatılara kadar yükselebilmesi kolay olmuyor tabi. Sokaklar marti yavruları ile dolu. Bunu bilen ada halkı kaplar içinde kapılarının önlerine ve bahçelerine yavrular için su bırakıyor. Sokaklarda inanılmaz şekilde marti yavruları, kediler ve yavruları hatta köpek yavruları dostça birlikte yaşıyor hatta oyunlar oynuyor. Elimizde fotoğraf makinaları hem manzarın, sokakların, çiçeklerin hemde marti yavruları ve kedilerin resimlerini çekiyoruz.

Bir akşam İstanbul’dan gelen kuzenler ve yeğenler ile birlikte çok neşeli bir akşam yemeğinden sonra geç saatte yürüyüş yapmak ve dondurma yemek için sahile inmiştik. Öyle hoş ve güzel bir sohbet vardı ki saatler şu gibi akıp geçiyordu. Sahilde kitap şeklinde yapılmış banklara oturduk. Bu bankların her birinin üzerinde ünlü şairlerimizin İstanbul , adalar yada deniz ile ilgili şiirleri yer alıyordu. Bir taraftan şiirleri okuyor , bir yandan muhabbete devam ediyor bir taraftan da dondurmalarımızı yiyorduk. Vakit de epeyce ilerlemiş insanlar yavaş yavaş evlerine çekilmişlerdi. Ortalıkta sokak köpekleri cirit atmaktaydı. Birden karşımızda epeyce büyük kızıl kahverengi bir köpek belirdi. Adeta gülerek bize bakıyordu. Yavaşça oturdu ve de arkasından uzanarak tam karşımıza yerleşti. Bir taraftanda adeta bizim sohbetimizi dinliyordu. Kuzenlerden biri “Elimdeki dondurmayı versem yer mı acaba “dedi. Sonra da dondurma kabını köpeğin önüne koydu.  Köpek yavaşça basını kaldırıp baktı sonra yine sakince basını öne eğdi, pozisyonunu hiç bozmadı. Biraz bekledik dondurmayı yemediğini görünce bir yeğenimiz alayım da dondurmayı diğer sokak köpeklerine vereyim diyecek oldu. Ama o da ne!.... Bizim köpek bir ok hızıyla fırladı o sürekli havlayan sokak köpekleinin önünden dondurmasını kaptı ve bir lokmada yutuverdi. Sanki o dondurma benimdi onu nasıl başkasına verirsiniz der gibiydi. Artık epeyce geç olduğunu ve soakaların sokak köpekleri tarafından adeta istila edildiğini görünce biraz da tedirgin olarak evin yolunu tuttuk. Fakat bir de baktık bizim kızıl tüylü dostumuz bizim peşimizi bırakmıyordu. Bir sağımızdan bir solumuzdan ilerliyor, adeta bizi olası tehlikelerden koruyor gibiydi. Etrafta dolaşan hiçbir köpek hatta hiç bir canlı onun iri yapısı ve keskin bakışlarıyla yanımızda duruşu karşında bize zarar vermeye cesaret edemezdi. Bizi eve kadar getirdi dostumuz. Kapıdan içeri tek tek girişimizi bekledi sonra da kapının önüne kıvrılıp yattı. Gidip mutfakta ona verebilecek birşeyler aradık, gündüz çayla yemek için yaptığımız kurabiyelerden bulduk. Kapıyı açıp yavaşça önüne koyduk, yine gülere ize bakıp kuyruk salladı sonra da patilerinden birini kurabiyelerin üzerine koyarak olduğu yere yattı. Sabaha kadar ara ara camdan baktığımızda orda yatttiğini gördük. Ancak gün ışıdıktan sonra kahvaltıya uyandığımızda gitmişti... O vazifesini yapmış ve bize verdiğimiz dondurmayı hakettiğini göstermiş , eve kadar eşlik edip korumuş , kapımızda sabaha kadar bekçilik yapmıştı. Daha sonraki günlerde de sokaklarda yürürken rastladığımda hep selamlastik. Her bizi gördüğünde kuyruğunu sallayıp kocaman ağzı ile gülüyordu.

Ada da ki günlerimiz sona erip de Bursa’ya donduğumuz gün de bizi ilginç bir olay bekliyordu. Kartal’dan aktarmalı olarak Yalova’ya gecektik. Motor ve denizotobüsü saatlerini tarifeye bakarak ayarladık. Ancak sahile indiğimizde denizin epey dalgalı olduğunu gördük. Bu nedenle geç kalkan deniz motoru Büyük ada iskelesinde de gelen yolcuları beklediği için daha da gecikmişti. Daha sonra da denizdeki dalgalar yüzünden hız kesmek zorunda kalınca Kartal iskelesine yaklaştığımızda binmeyi planladığımız Yalova deniz otobüsünün hareket ettiğini gördük. Ucu ucuna iki dakika ile kacirmistik. Bir sonraki deniz otobüsü iki saat sonra idi. Ancak demek ki böylesi hayırlı imiş deyip tevekkül etmek en doğru olandı. Bir çay bahçesine oturup beklemeye karar verdik. Az sonra iskeleye bir deniz otobüsü yanaştığını görünce merak edip bakmaya gittiğimizde az önce kaçırdığımız denizotobüsü olduğunu şaşkınlık içinde gördük. Sorduğumuzda bir yolcunun rahatsızlandığını öğrendik. Kalp ile ilgili bir problem yaşayan yolcu için ambülans çağrılmıştı. Bu arada görevlilerden rica edince bizi deniz otobüsüne aldılar. Böylece kaçırdığımızı sandığımız araca binerek evimizin yolunu tuttuk. Hayatta hiç bir şeyin garanti olmadığını, her an yeni bir yaradılışta olduğumuzu, Rabbımızın hikmetinden sual olunamayacağını, mucizelere her an hazır olmamız gerektiğini, tevekkülün en büyük yardımcı olduğunu bir kez daha yasayarak anladık.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : heybeliada, marmara

MUTLU OLMAK ICIN NE BEKLIYORUZ


Cumartesi, Hazirane 13, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 

İşte yine sıcak ama gerçekten sıcak bir yaz sabahına günaydın diyoruz. Bu coğrafyada çoktan yaz ortası oldu bile.. Artık gökyüzü kum rengi, o güzelim maviyi görebilmek çok zor.... Sarı , puslu , nemli bir sıcak kaplamış her yeri... Dürüstçe söylemek gerekirse bazen düşünüyorum niye burdayım diye.. Oysa ben masmavi gökyüzüne . yemyeşil ağaçlara çimenlere aitim. Öyle bir ortamda mutlu hissederim kendimi. O zaman daha bir ilham gelir, içim kıpır kıpır , dudaklarımda sevdiğim şarkının melodisi kendimi kuşlar gibi özgür hisseder , sevinç dolu olurum.

 

Evet bu gördüğüm sarı puslu , kum rengi gökyüzü , duru mavisi bulanmış deniz ve yaprakların yeşili solmuş palmiyeler için ne hissediyorum acaba... Mutlu olmak , şükretmek, sevinmek için yeşile ve maviye kavuşmayı mı beklemeliyim....??

 

 Ama hani an bu andı yaşanacak ... Belki bir an sonrası olmayacak... Mutuluğu kurallara ve mekanlara bağlamaya, sevinci,sevmeyi ve elimizde olana şükür etmeyi ertlemeye ne zamanımız ne de hakkımız vardi hani.

 

Her güzellik kendi mekanında ve zamanında, ortamında güzel... Eğer öyle olmasa Rabbim öyle yaratmazdı değil mi. ? Neyi neyle kıyaslıyoruz ki... Yeşil yağmurla,  çöl sıcakla güzel... Kar dağlarda ve soğukla var... Deniz ise her haliyle gizemli ... Tıpkı bir ayna gibi .... Kurşuni iken hüzünlü, masavı sevinçli, yeşil iken romantık ve dinlendirici , bulanik iken saklar bütün içindekileri, gizemli.... Ama her hali  bir başka duruştur, başka bir deyiş, bir başka güzellik...

 

 Bu güzellikleri göremeden hep aynı hayalin peşinde koşmak ve mutluluğu hep orada sanmak ne kadar doğru ki... ?? Mutluluğu ertelemeye zaman var mi...?? 

 

 Rabbimın yarattığı her bir atomdan elektrondan, gözle görülemeyecek en minik varlıktan güneş sistemlerine, bütün kainata kadar her şeyi görüp algılamak, anlamak, insan denilen varlığa dönüp bakmak, kainatı içinde barındıran bu muhteşem varlığın farkına varmak için daha ne bekliyoruz ki..??  Rabbimın azameti ve büyüklüğü, güzelliği, cömertliği, bütün evreni kaplayan rahmetini idrak edebilmek için , fikretmek ve şükretmek için illa ki herşey bizce yolunda mı gitmeli....??

 

Bulunduğumuz ani inci dakikasına , mekanı ise cennete çevirecek yine biz değilmiyiz? Neyi görmek istersek onu görürüz, neye dokunmak istersek ona dokunuruz... . Ne kimlik kaygısı , ne yalnızlık, ne bunalımlar, ışığın özünde kaybolur kaygılar..

 

Öyle ise nedir bu memnuyetsizlik... İliklerimize işleyen sıcağın gücünü , sararmış gökyüzünün ve bulanik denizin gizemli güzelliğini farketmek , hissetmek, tadına varıp şükretmek varken nasıl böyle gaflet içinde olabiliyoruz ki...??

 

Haydi , muhteşem güzel bir dünyanın , harkulade sırları içinde bulunduran bu inanılmaz güzel coğrafyasında hayata yine, yeniden merhaba ...

 

 

 

 

Bu Güzel Cuma sabahında Rabbime  söyle dua ediyorum:

Ey sıkıntı vr dara düştüğümde dayanağım olan,

Musibet zamanında yegane umut kaynağım olan

Yalnızlık ve kimsesizlik anımda beni her daim huzrunda olduğumu hissetirerek yanlızlıktan kurtaran

Elimizdeki her çeşit nimetin yegane yaratıcı ve sahibi olan

Keder ve sıkıntılar altında ezildiğimde onları üzerimden kaldıran,

En muhtaç hale düştüğümde bana yardım eden

En dar ve zor durumda olduğumda, her korkumda yegane sığınağım olan

Hayret ve şaşkınlığa düştüğümde bana yol gösteren

Ayıp kusur ve çirkinliklerimi örten

Kalp yaralarını tedavi eden ve olmuş kalpleri nuruyla dirilten

Zulme ve haksızlığa uğrayanların yegane sığınağı olan

Ey mülkün gerçek sahibi olan Rabbim

Sen her türlü noksan ve kusurdan munezzehsin, Senden başka ilah yok ki bize imdad etsin. El aman ., cehennem azabından bizleri muhafaza eyle .

Bize her iki dünyada da güzellikler ihsan et, Yaratılışımızı güzelleştirdiğin gibi ahlakımızı da güzelleştir, Bize senin sevgini, senin yanında sevgisi bize fayda vereceklerin sevgisini ver Nimetlerin de hayırlısını ver. ,  Allahım, seni anmak, sana şükretmek,sana güzelce kulluk etmekte bize yardım et . Fayda vemeyen ilimden, husu duymayan kalpten, Kabul olmayan duadan sana sığınırız, Ey kalpleri halden hale çeviren Rabbim kalplerimizi dinin üzere sabit kıl !

AMIN

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : sukur, mutluluk

INSAN


Pazartesi, Mayıs 25, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 

Tam gün batımı , güneşin kızıl sarı ısınları ile boyanmış yeryüzü.... Denizin mavisı, gökyüzü, çatılar, göğe doğru yükselen camla kaplı binalaların yüzleri hep turuncu ışın hüzmeleri ile kaplanmış. Yangın yeri …

Hafif bir serinlik çökmüş ortalığa, gündüzün nemi sıcağında nefes alamayanlar sokaklara dokulmuş.. Akşam ezanı yankılanıyor minarelerden… Bir gün daha sona eriyor… Akşamın alacakaranlığı çökerken yavaş yavaş insanın gönlüne de bir hüzün , bir ürperti düşüyor. Gecenin sessizliğinde kendini daha mı iyi dinliyor insan… Ondan mıdır bu ürperti… kendiyle başbaşa kalması zordur aslında… Kendine dönüp vicdan aynasından bakabiliyorsa insan en değerli vakitlerdir bunlar..

Yedi küsur milyar insanın yaşamını sürdürdüğü bir dünyadayız. Nefes alıp veriyoruz. Öyle yada böyle bir topluluğun içindeyiz, sosyal ilişkilerimiz , bir çevremiz var. Yiyip içiyor, temel ihtiyaçlarımızı , hatta fazlasini karşılıyor, kimi etrafımızdakilerle anlaşıp mutlu oluyor,  bazen seviyoruz onları ve de sevildiğimizi düşünüyoruz kimi zaman… Bazen mutlu bazen üzgün hissediyoruz kendimizi… Kırıldığımız  gücendiğimiz anlar da oluyor, hatta öfke , kıskançlık, pişmanlık gibi duyguları bile barındırıyoruz içimizde…

Sabahları uyanıyoruz ya yeni güne… Selamlıyoruz ya bütün mahlukatı, insanları ve doğayı.. Demek ki yaşamamız gereken anlar var daha… Yoksa her ne kadar düşünmek istemesek de bu yaşamın bir sonu olduğunu , dünya hayatının geçiciliğini hatta ne zaman konup göçeceğimizin de belirsiz olduğunu çok iyi biliyoruz… Biliyoruz da hatırlamak istemiyoruz. O kadar çok iş var ki yapacak zahirde görünen.. Gidilecek yerler, alınacak mallar, görüşülecek insanlar, sevilecek insanlar, kızılacak, kırılacak insanlar, görülecek hesaplar… Çok meşguluz çok…

Oysa alınan her nefes bize bir armağan  öylesi bir armağan ki altın değerinde, asla boşa harcanılmaması gereken.. İnsan olabilme yolunda bir iğne ucu çaba sarfedeceğimiz, kullukta bulunabilmek için bir fırsat her alınan nefes, yaşanan her an… Yoksa terket dünyayı emri ilahisi geldiğinde diğer kaygıların , meşgalelerin, duyguların ne önemi ola ki…

İnsan olabilmek dedik ya; ne kadar düşünüyoruz nasıl insan olunur diye.. Ya da insan olabilmek nedir diye… Herkesin kendi yaşamı , kendi düşünceleri , kendi alışkanlıkları ve içinde bulunduğu toplumun adetleri hoş gelmez mı nefsine?

Nasıl dönüp bakabilecek ki kendine doğru bir insan modeliyim diye,; neyle kıyaslayacak ki kendini, nasıl ulaşacak mükemmeliyete, kemalata… Eğer bu dünya yaşamı bir imtihan ise nerede bu imtihanın cevap anahtarı diye sormaz mı insan..

Aslında çok karmaşık değil bunun cevabı öyle imkansızlıklarda , karmaşık felsefelerde aramaya da gerek yok. Ne demiş sevgili Rasulumuz “En mükemmel iman çölde yaşayan bir yaşlı kadının imanıdır “ O kadar yalın, o kadar sade, o kadar katışıksız… kim  tahmin eder ki en kompleks olanın en sadenin perdesi arkasında beklediğini... Sonsuzluğun, hıçliğin gözünden gülümsediğini...

Madem alabildiğimiz her nefes bir armağan bize insan olabilme yolunda bir fırsat daha; bakalım imtihanımızın cevap anahtarı olan Yüce Kur’anımız nasıl tanımlamış insani.. Sevgili peygamberimiz nasıl ahlaklanmış Kur’an ahlaki ile. Nasıl örnek olmuş bizlere… Bu yaşamda yaşadığımız ve yaşıyacağımız bütün zorluklar, meşakkatler, darbeler, haksızlıklar, iftiralar, kayıplar, kırgınlıklar, sevgiler, sevgisizlikler, aldatılmalar, aşağılanmalar …. Hepsini yaşamış Sevgili Peygamberimiz ve nasıl yaşamış, nasıl karşılamış bütün bunları.. Neden yaşamış … İşte sır burada… Rabbi onu bütün insanlara insan olmayı örneklesin diye imtihan etmiş her biriyle…

Öyleyse dönüp bakalım kendimize.. Çareyi nerelerde arıyoruz… Kişiliğimizi geliştirirken, olaylara sevinirken, tepki verirken nerden alıyoruz desteği, dersi, aklı… Oysa ne kadar açık ne kadar kolay… Şifre bile yok. Cevap anahtarımız elimizin altında bu imtihanda , her an bakmak , görmek, tefekkür etmek de serbest… hala nasıl bu kadar kör olabiliyoruz ki?

Bir insan ne kadar ağır bir musibete , belaya, diğer insanlardan gelen iftira yada benzeri olaylara maruz kalırsa kalsın ona aynı şekilde kötülük ile karşılık vermemeli, tövbe ve iştiğfara devam ederek, sabır ve tahammüle çalışmalı, başına gelen olaylardan ibret ve ders çıkarmaya çalışmalıdır, degil mi? … Kendisine bunu reva görenlerle aynı şekilde , onların seviyesine inerek uğraşmamak kemalatın özelliklerindendir ve ancak veliler, enbiyalar ahlaki ile ahlaklanmaktır.

Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek, başkalarının büyük kusurlarını küçük görmek çok yüksek b ir fazilettir. Takvada doğrulukta , edep ve ahlakta kendisi iyi ve mükemmel olmaya çalışmak , başkalarının ne yaptığı ile uğraşmamak ya da onlara ikaz ve hatırlatmalarda yumuşak bir üslup kullanmak gerçekten din kardeşlerine hizmet adına büyük bir adımdır.

İnsan beşerdir şaşabilir. Dış etkilerle yada nefsinin esiri olup hata yaptığında , gördüğümüz bu kusuru ona ama sadece ona söylemeliyiz. Bu davranış şekli ruh , kalb , akıl ve ferasetin eseridir . Yoksa ona fayda verir diye ayıp kusurlarını başkalarına anlatmak ; fayda vermek niyetiyle aslında zarar vermektir . Kişi bir dönüp kendine bakmalı ; herkes için bir kusur buluyorum acaba kusursuz bir ben mı kaldım diye kendini sorgulamalı . İyi olmak istiyorsak öncelikle kötü yönlerimizi bulup çıkarmali, kendi kusurlarımızı görmeliyiz. Asıl insan olan başkasına nasihat edilirken bundan kendine pay çıkarıp ibret alan değil midir? Kendini ıslaha ve derse muhtaç görmeyen , bilmeyen gafletten uyanmalıdır.. Başkalarını ıslah için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Yoksa herkesin bir kusurunu bulup kendi kusurlarını görmeyen, dostlarını terkeden , terk edilir. Bizi bize methedenlere aldanmayacağız. Dost acı söyler , Yanlışlarımızı açık yüreklilikle bize söyleyenler hakiki dostlarımızdır.  Acı nasihat , faydalı serbet hükmündedir çünkü..

Allah yumuşak huylu , insanlara sevkat ve merhamet eden kulu sever. Başkalarını sık sık affedelim ama kendimizi ve nefsimizi asla.. Rifk ve merhametten mahrum olan , bütün hayırlardan iyiliklerden mahrum olur.. Merhamet tohumunu eken muhakkak ki huzur ve saadet harmanını biçer..

 Bir hadisi kutside dediği gibi “Hiddete getirilince kızmayıp hilm ve sabır gösteren kimse, Allah’in sevgisine mazhar olur.

Terbiyenin en makbul olanı önce kendimizi terbiye etmektir. İnsanın düşünce ve niyeti ne ise , o insan ancak onlara göre bir insandır. Zihindeki olumsuz dusunceleri cikarip atmak  bedendeki urlari cikarmaktan daha onemlidir. Yeknesak dünyevi meşguliyetler, insanın sahib olduğu ülvi melekeleri köreltir. Kabiliyetleri de verimsiz kalir, gelişemez. Yüksek bir amaç üzerine fikirlerimizi odaklandırırsak ancak hedefe varabiliriz.

 Rabbım bizi önce düşünüp sonra söyleyenlerden , insanlara Rifk ile muammele edenlerden ve önce kendini terbiye etmeye uğraşanlardan , Ya hayır söyle ya sus hadisi şerifi üzerine olanlardan eylesin..

Amin..

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler : kamil insan

İster nârına garket İster nuruna


Cuma, Mayıs 22, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 


İster nârına garket İster nuruna




Aşk da tıpkı elif gibidir, isminde gizlidir, ama okunmaz. O olmadan da besmele sese gelmez. O her şeyin içindedir, ama hiç bir şeyde görünmez. Hz. Mevlana




İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.





Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.








Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?






Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.






İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer. Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir. Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.






Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram Gaflet vaktinde
Gel gönlümün üstüne Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân'a
Demem o ki Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya Dolunayın hilale dönüştüğü zamana

Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna




Meşhur bir hikayedir:

Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş'a geçecektir.

Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur.

Kayıkçıya; 'efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın' der. Kayıkçı yüzünü ekşi tip söylenerek yazıyı alır.

Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya.

Satıcı yazıyı alır almaz 'Hafız Osman vav'ı' diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata 'vav'ı satar kayıkçı.

Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu 'vav' ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır.

Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı 'efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter' der.

Hafız Osman gülümseyerek ; 'efendi o 'vav' her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım' der...Ruhları şâd olsun üstadların.




'Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir' Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.



İşte o ayet: 'Secde et, yaklaş!' Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : elif , vav

VELiLERDEN NASiHATLER


Cuma, Mayıs 22, 2009 · Kategori: TEFEKKUR


 

 

VELiLERDEN  NASiHATLER

 

Lokman Hekim ogluna söyle nasihat etmis : 

Yavrum, Allah kuru topraga yagmur ile hayat verdigi gibi ariflerin hikmetli sözleriyle de ölü kalpleri de öyle diriltir,onlara hayat verir.Onun için onlarin sohbetinde bulun.

Yüce bir himmet, saglikli bir sevgi ve samimi bir irade, mutlu bir hayati temin eder.

 

 

 

Siirt evliyasindan Seyh Turki hazretlerine gencin biri sordu;

 

-Efendim, ben namazlarimi muntazam kiliyorum, ama hiç lezzet alamiyorum,Sebep nedir acaba?

Mübarek , sefkatle bakti gence :.

-Rabbini , yalniz namazda degil, her zaman hatirla evlâdim.

Genç anlayamadi:

-Nasil  hocam ?

-Günahlari terk edersen, namazlarindan lezzet alirsin.

 

 

 

Beyazid-i Bistami Hazretlerine, Hakk ile kul arasindaki mesafenin ne kadar oldugu soruldu, söyle cevap verdiler:

 

“Kul ile Hakk arasinda dört adim vardir.

Kul ilk adiminda dünyadan,

ikinci adiminda halktan,

üçüncüsünde nefisten ,

dördüncüsünde ise ahiretten geçer.

Bu adimlari attiktan sonra Allah ile her dem beraber olur.”

 

 

 

 

 

 

 

Câfer-i Sâdik Hazretleri talebelerine sunlari nasihat etmistir:

 

Bir sâlih amel isleyince onu gözünde küçültesin ve gizli tutasin. Çünkü küçük görürsen seni kendini begenmeye götürmez. Gizlersen, eksigi tamam olur, fazîleti artar. Salih bir amel islemek istedigin zaman acele et, zira nefs zayifliga kapilip onu geciktirebilir veya seni ondan vazgeçirebilir.

 

Mümin kardesine âit sevmedigin bir sey duyarsan, israrla onun bir mâzeretinin olabilecegini düsün. Bulamazsan, belki benim anlayamadigim bir özrü vardir, de ve ayibini ört!

 

 

 

Cüneyd-i Bagdadi  Hazretleri söyle buyurmus:

 

Allah adaminin üç vasfi vardir:

 

1-Toprak gibidir; iyi kimseye de, kötü kimseye de verir.

 

2-Bulut gibidir; herseyi gölgelendirir.

 

3-Yagmur gibidir; sevdigini de, sevmedigini de sular.

 

 

 

Abdülkâdir Geylânî hazretleri felsefe ile mesgûl olmayi hos görmezdi, ondan men ederdi. Seyh Muzaffer Mansur der ki:

 Birkaç kisi ile Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yanina gitmistik. Elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardi. Bizi süzdükten sonra kitabi görmeden bana; "O elindeki kitap ne kötü bir arkadastir." buyurdu. Bu esnâda oradan ayrilip kitabi bir yere koymak ve bir daha tasimamak hatirima geldi. Kitabi çok seviyordum. Içerisindeki çok seyi de ezberlemistim. Tam kalkacaktim, bana dikkatli dikkatli bakmaya basladi. Sasirip kalkamadim. "Su kitabi bana versene."buyurdu. Vermek için kitabi açtim. Bir de ne göreyim kitabin sahifeleri bembeyaz olmustu, hiçbir sey yazili degildi. Kitabi kendisine verdim. Tek tek sahifelerine baktiktan sonra bana geri verdi. "Iste Ibn-i Dâris'in Fedâil-ul-Kur'ân (Kur'ân-i kerîmin fazîletleri) kitabi." buyurdu. Kitabi elime alip baktim, gerçekten onun güzel bir hatla yazilmis bir nüshasi idi. Bana; "Kalb ile tövbe etmek ister misin?" buyurdu. "Evet." dedim. "Öyleyse kalk!" dedi. Kalktim. Zihnimde felsefe ile ilgili bütün ögrendiklerimi unuttum. Daha önce onlari hiç okumamis gibi oldum.

 

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanlari gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardir. Bunlardan bazilari sunlardir:

 

Kötü arkadaslari terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev.

Yakinin bile olsa, kötü arkadastan uzak dur.

Uzak bile olsa, iyi arkadaslarla berâber ol.

Kimi seversen, seninle onun arasinda bir yakinlik hâsil olur.

Bu bakimdan, sevgi besledigin kimsenin kim olduguna iyi bak.

 

Rabbine itaatte bütün gayretinle çalis.

Sana vermeyene sen ver.

Sana gelmeyene sen git.

Sana zulmedeni affet.

 Niyetinde kullarla, kalbinde ise kullarin Rabbi ile beraber olmaya bak.

Sadik olmaya, yalanci olmamaya gayret et.

 

Büyük âlimlere tâbi olunuz;

bid'at yoluna, dinde olmayip, sonradan çikarilan seylere sapmayiniz.

Sabrediniz, sizlanmayiniz.

Sâbit kaliniz, ayrilip dagilmayiniz.

Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz.

Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz.

 Hele Rabbinizin kapisindan hiç ayrilmayiniz.

 

 

 

Hz Musa (a.s) bir münacatinda:

 

“Ya Rabbi! Seni bulduktan sonra senden vazgeçene sasarim!” diye niyaz eder. Sonra Allah-u Teâlâ söyle karsilik verir: “Ey Musa! Beni bulan hiç benden vazgeçer mi? Benden ancak yoldan dönenler vazgeçer!”

 

 

 

 

Mevlam bizleri her daim kendisi ile beraber olanlardan eylesin, Hakk dostlarinin sohbetleriyle riziklandirsin, gönüllerimizi onlarin nuruyla aydinlatsin.

Allah’a emanet olun.

Yorum (yok) Yorum yaz! Etiketler : musa, geylani

EY NEFSIM


Cuma, Mayıs 22, 2009 · Kategori: TEFEKKUR





EY NEFSİM!

Yıllardır beni uyuttun. Hep yarına bıraka bıraka koca bir ömür heder oldu. Gecelerim teheccütsüz heyecansız gündüzlerim semeresiz başarısız geçti. Acaba yarın yarın diye uyuttuğun yarınlarımı, meçhul bir yarında nasıl doldurabileceksin?

Ne zaman beni çevreleyen basitliklerle bağımlılıklara  bir darbe vurup hür dünyaya açılmak istesem, granitten dağlar gibi karşıma dikildin. Olmadık vesveseler verdin, vaadlerle beni kandırdın, sen daha ne guzelliklere layiksin dedin, dunyayi hos gosterdin, sen cok daha iyisini hakediyorsun dedin, daha cok sevilmelisin dedin beseri sevgilere düsürdün, . Bitmeyen isteklerle beni aldattın. Yıllardır taam (yemek), kelam (konuşma) menam (uyku) hapisanesinde, inim inim inlettin, ızdıraplarımı, bana ney gibi dinlettin. İrademi, rehavet, meskenet zincirleriyle sımsıkı sardın.

Bana sunulan saat altınlarını değerlendiremedin. Hepsini heva ve heveslerime kurban ettirdin, hayatimi  zayi ettin. Kimbilir, içinde ne hediyeler saklayan günlerin ve ayların zarfını açamama bile müsaade etmedin. Hepsi boşa gitti. İçlerinde neler sakladığını anlayamadan.

Söyler misin; ALLAH aşkına, senin yaşayan bir cenazeden ne farkın var?

İnsan süresini ağlaya ağlaya okudun. Amma o muhteşem sarayın kapılarını bir türlü aralayamadın. Kendini, kendi çevreni tanıdığın kadar tanıyamadın. Kendi içinde kendine yabancı kaldın. Kendi kendine hapisane yaptın.

Fetih süresini okudun, bırak dışarıyı, içinde bir tek fetih bile yapamadın. Konuşma, yemek, uyku esaretinden kurtulamadın. İradeni feth edemedin. Namazla cenneti takas etmeyi çalıştın, ayetleri bir teyp gibi ezberledin amma uyguladıkların hep adetlerin oldu.

Peygamberimizin saçlarını ağartan Hud süresiyle karanlık gecelerin bir türlü aydınlatamadın. Gayreti hep birilerinden bekledin. Senin de birileri olduğunu hep unuttun.

Bir fikir uğruna hayatı hakir gören peygamberlerin hayatını, uzun kış gecelerinde kıssa niyetiyle okudun. Fakat hayatındaki kışları, bir türlü baharlara çeviremedin. Çünkü onları anlayamadın.

Yusuf’u düşündün mü hiç? Kuyu diplerini sultanlığa sıçrama rampası yaptığını, hapisaneleri nasıl medreseye çevirdiğini anlayabildin mi? Dünya ve içindeki her şey ayaklarının ucundayken hayatı istihkar edip ölümü özlemesini anlayabildin mi? Anlayamadın evet anlayamadın... onun içindir ki Yusuf’ta boğulan dünyada, boğulmak üzere ölüm çığlıkları atıyorsun.

Ateşler içindeki İbrahim’in ateşleri bir baharistana çevirdiğini, bıçak altındaki İsmail’in yeniden doğduğunu, Sefine-i Nuh’u batırmak isteyen tufanların ancak sahili selametle çıkmasına hizmet ettiğini suikastlar içinde İsa’nın, denizler ortasında Musa’nın nasıl vuslata erdiğini anlayabildin mi?

Anlayamadın ...

Ya çelikten duvarlara çarpmış gibi bir örümcek ağı karşısında beyinleri dumura uğrayan müşriklerin düştüğü perişan halde yatan gizli hikmeti çözebildin mi?

Bir gergef gibi ömrünün her anın çile yumağıyla dokuyan Hz. Muhammed (S.A.V) “Ümmetim” darken, sen nefsim dedin. O davam darken   sen hevam , heveslerim dedin. O davasını yüceltirken sen hevanda cüceleştin. Onun çağları peşinden sürükleyen davasından ne yazık ki kala kala sarığı, sakalı, tesbihi, umresi, namazı kaldı. Ne yazık ki; onları da bir türlü anlayamadın.

Kokularla süslediğin sakalın ruhunu, ruhunla mecz edemedin. Başındaki sarık beyaz kefenin iken, yastığının altındaki ölümü çok uzaklarda zannettin. Dünyanın oyuncaklarıyla evcilik oynarken, dünyanın elinde, oyuncaklaştığının farkında bile olamadın.

Bir adet halinde getirdiğin beş vakit namazın aynı safta omuz omuza namaz kıldığın kardeşini gıybet etmekten seni kurtaramadı. Kalbine gözüne kulaklarına el ve ayaklarına tutturamadığın oruçların sadece midene münhasır kaldı. Oruç tuttuğunu zannettin amma, aç kaldığını anlayamadın.

Başına taç ettiğin başörtüsü sadece başını örtebildi. Başının altındakiler ne yazık ki başörtüsünden nasibini alamadı. Çünkü başörtüsünü takva örtüsüyle birlikte örtmedin. Gözlerin, kalbin ve duyguların çıplak kaldı. Kendini fark ettirebilmek için aynanın karşısında çeşit çeşit kılıklara girdin.. Ruhunun çığlıklarına bedel sen gülüyordun..

Aynı camii de birlikte namaz kıldığın kardeşinin fakr-u zaruretini görmezden geldin. Onu ihtiyaçları pençesinde kıvranırken, zevkle seyrettin. O kuşların dondurucu soğuklarını kemiklerinde ısıtırken, sen buğulu camların arkasında tesbih çekiyordun. Dünya cennet kevserlerine denk bir lezzeti, kardeşinin acılarını dindirme lezzetini tadamadın. O lezzeti falan duayı şu kadar okuyarak alacağını zannettin. Aldandın. Elindeki elmasları birkaç şekerlemeye değişen ahmak çocukları gibi aldandın.

Hani hepimiz mümindik, hani birimizin ızdırabı hepimizin ızdırabıydı. Hani şarkta bir müminin ayağına diken batsa, garptaki mümin rahatsız olacaktı. Hani bir mümin öldüğü zaman, sema ve arz onun ölümüne gözyaşı dökerdi. Hani mümin yeryüzünün zinetiydi. Hani müminler bir vücudun azaları gibiydi. Hani göz ağrısa, bütün vücud o acıyı içinde hissedecekti.

Hani Hz. Ebubekir’in teslimiyeti? Hani Hz. Ömer’in destanlaşan adaleti? Hani Hz.Osman’ın dillerden düşmeyen hayası? Hani Abdurrahman gibi zenginler? Hani Ebuzer gibi fakirler hani Ensar Muhacır gibi kardeşlikte yarışanlar nerede, nerede hani? Anlayamadın. Ne yazık ki bunları anlayamadın!

Anla artık!... Ne olur anla!
Anla ki, cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil!
Anla ki; cennete giden yol asfaltla döşenmemiş!
Anla ki; bedelini ödemediğin hiçbir şeye sahip olamazsın!
Anla ki; dünyayı bize bizler zindan ediyoruz…. Ihmallerimiz…, enaniyetimiz….,nefsimiz…., bitip tukenmek bilmez ben, ben, benim isteklerim deyislerimiz,……  samimiyetsizliğimiz ......
Anla ki; Eyüp gibi sabır erbaini doldurmadan, Yusuf gibi kuyu diplerinde yıllarca çile çekmeden, Yakuplar gibi gözlerini hasrete kurban etmeden ,olmaz!

Anla ki; İsmail’ler gibi bıçak altına yatmadan, İbrahimler gibi YA ALLAH deyip kendine ateşlere atmadan olmaz. Sefine-i Nuh gibi tufanları yara yara hedeflere gitmeden olmaz!

Ve Anla ki; bir ömür boyu gözyaşlarını ceyhun edip alın teriyle mecz ederek ümmeti için an be an, dem be dem, çile çeken Hz. MUHAMMED (s.a.v.) gibi çekmeden olmaz!

Ve şunu çok iyi anla ki; başkalarının hayata Aşık olduğu kadar Ölüme Aşık olmadan Olmaz,

Ve Anla ki Allahim seni,  sadece seni sonra da senin rizan icin butun kainati seviyorum demeden olmaz !!!!!!

 
Alintidir

Yorum (1) Yorum yaz! Etiketler :

« Önceki ::