Yalnızlık yalnızlığı hakedenlerin defterinde, etrafında kalabalıkla yitip gidenlerin vicdanlarında ... Bir tek kişi gülmese içten, hep maske altından baksa yüzler umrumda değil... Ne tanınmak amacım, ne istenmek... Verdiğim kadarını bile almak istemiyorum. Hatta öldükten sonra bile...Bana değneği verene , körlük edip vurmuyorum ya gerisin geriye...Gülden ne koku istiyorum, ne de şarkı bülbülden.. Hırslar sadelikte erirken , kim tahmin ederdi ki en kompleks olanın en sadenin perdesi arkasında beklediğini... Sonsuzluğun, hiçliğin gözünden gülümsediğini...

MUTLU OLMAK ICIN NE BEKLIYORUZ

Saturday, Haziran 13, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 

İşte yine sıcak ama gerçekten sıcak bir yaz sabahına günaydın diyoruz. Bu coğrafyada çoktan yaz ortası oldu bile.. Artık gökyüzü kum rengi, o güzelim maviyi görebilmek çok zor.... Sarı , puslu , nemli bir sıcak kaplamış her yeri... Dürüstçe söylemek gerekirse bazen düşünüyorum niye burdayım diye.. Oysa ben masmavi gökyüzüne . yemyeşil ağaçlara çimenlere aitim. Öyle bir ortamda mutlu hissederim kendimi. O zaman daha bir ilham gelir, içim kıpır kıpır , dudaklarımda sevdiğim şarkının melodisi kendimi kuşlar gibi özgür hisseder , sevinç dolu olurum.

 

Evet bu gördüğüm sarı puslu , kum rengi gökyüzü , duru mavisi bulanmış deniz ve yaprakların yeşili solmuş palmiyeler için ne hissediyorum acaba... Mutlu olmak , şükretmek, sevinmek için yeşile ve maviye kavuşmayı mı beklemeliyim....??

 

 Ama hani an bu andı yaşanacak ... Belki bir an sonrası olmayacak... Mutuluğu kurallara ve mekanlara bağlamaya, sevinci,sevmeyi ve elimizde olana şükür etmeyi ertlemeye ne zamanımız ne de hakkımız vardi hani.

 

Her güzellik kendi mekanında ve zamanında, ortamında güzel... Eğer öyle olmasa Rabbim öyle yaratmazdı değil mi. ? Neyi neyle kıyaslıyoruz ki... Yeşil yağmurla,  çöl sıcakla güzel... Kar dağlarda ve soğukla var... Deniz ise her haliyle gizemli ... Tıpkı bir ayna gibi .... Kurşuni iken hüzünlü, masavı sevinçli, yeşil iken romantık ve dinlendirici , bulanik iken saklar bütün içindekileri, gizemli.... Ama her hali  bir başka duruştur, başka bir deyiş, bir başka güzellik...

 

 Bu güzellikleri göremeden hep aynı hayalin peşinde koşmak ve mutluluğu hep orada sanmak ne kadar doğru ki... ?? Mutluluğu ertelemeye zaman var mi...?? 

 

 Rabbimın yarattığı her bir atomdan elektrondan, gözle görülemeyecek en minik varlıktan güneş sistemlerine, bütün kainata kadar her şeyi görüp algılamak, anlamak, insan denilen varlığa dönüp bakmak, kainatı içinde barındıran bu muhteşem varlığın farkına varmak için daha ne bekliyoruz ki..??  Rabbimın azameti ve büyüklüğü, güzelliği, cömertliği, bütün evreni kaplayan rahmetini idrak edebilmek için , fikretmek ve şükretmek için illa ki herşey bizce yolunda mı gitmeli....??

 

Bulunduğumuz ani inci dakikasına , mekanı ise cennete çevirecek yine biz değilmiyiz? Neyi görmek istersek onu görürüz, neye dokunmak istersek ona dokunuruz... . Ne kimlik kaygısı , ne yalnızlık, ne bunalımlar, ışığın özünde kaybolur kaygılar..

 

Öyle ise nedir bu memnuyetsizlik... İliklerimize işleyen sıcağın gücünü , sararmış gökyüzünün ve bulanik denizin gizemli güzelliğini farketmek , hissetmek, tadına varıp şükretmek varken nasıl böyle gaflet içinde olabiliyoruz ki...??

 

Haydi , muhteşem güzel bir dünyanın , harkulade sırları içinde bulunduran bu inanılmaz güzel coğrafyasında hayata yine, yeniden merhaba ...

 

 

 

 

Bu Güzel Cuma sabahında Rabbime  söyle dua ediyorum:

Ey sıkıntı vr dara düştüğümde dayanağım olan,

Musibet zamanında yegane umut kaynağım olan

Yalnızlık ve kimsesizlik anımda beni her daim huzrunda olduğumu hissetirerek yanlızlıktan kurtaran

Elimizdeki her çeşit nimetin yegane yaratıcı ve sahibi olan

Keder ve sıkıntılar altında ezildiğimde onları üzerimden kaldıran,

En muhtaç hale düştüğümde bana yardım eden

En dar ve zor durumda olduğumda, her korkumda yegane sığınağım olan

Hayret ve şaşkınlığa düştüğümde bana yol gösteren

Ayıp kusur ve çirkinliklerimi örten

Kalp yaralarını tedavi eden ve olmuş kalpleri nuruyla dirilten

Zulme ve haksızlığa uğrayanların yegane sığınağı olan

Ey mülkün gerçek sahibi olan Rabbim

Sen her türlü noksan ve kusurdan munezzehsin, Senden başka ilah yok ki bize imdad etsin. El aman ., cehennem azabından bizleri muhafaza eyle .

Bize her iki dünyada da güzellikler ihsan et, Yaratılışımızı güzelleştirdiğin gibi ahlakımızı da güzelleştir, Bize senin sevgini, senin yanında sevgisi bize fayda vereceklerin sevgisini ver Nimetlerin de hayırlısını ver. ,  Allahım, seni anmak, sana şükretmek,sana güzelce kulluk etmekte bize yardım et . Fayda vemeyen ilimden, husu duymayan kalpten, Kabul olmayan duadan sana sığınırız, Ey kalpleri halden hale çeviren Rabbim kalplerimizi dinin üzere sabit kıl !

AMIN

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

INSAN

Pazartesi, Mayıs 25, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 

Tam gün batımı , güneşin kızıl sarı ısınları ile boyanmış yeryüzü.... Denizin mavisı, gökyüzü, çatılar, göğe doğru yükselen camla kaplı binalaların yüzleri hep turuncu ışın hüzmeleri ile kaplanmış. Yangın yeri …

Hafif bir serinlik çökmüş ortalığa, gündüzün nemi sıcağında nefes alamayanlar sokaklara dokulmuş.. Akşam ezanı yankılanıyor minarelerden… Bir gün daha sona eriyor… Akşamın alacakaranlığı çökerken yavaş yavaş insanın gönlüne de bir hüzün , bir ürperti düşüyor. Gecenin sessizliğinde kendini daha mı iyi dinliyor insan… Ondan mıdır bu ürperti… kendiyle başbaşa kalması zordur aslında… Kendine dönüp vicdan aynasından bakabiliyorsa insan en değerli vakitlerdir bunlar..

Yedi küsur milyar insanın yaşamını sürdürdüğü bir dünyadayız. Nefes alıp veriyoruz. Öyle yada böyle bir topluluğun içindeyiz, sosyal ilişkilerimiz , bir çevremiz var. Yiyip içiyor, temel ihtiyaçlarımızı , hatta fazlasini karşılıyor, kimi etrafımızdakilerle anlaşıp mutlu oluyor,  bazen seviyoruz onları ve de sevildiğimizi düşünüyoruz kimi zaman… Bazen mutlu bazen üzgün hissediyoruz kendimizi… Kırıldığımız  gücendiğimiz anlar da oluyor, hatta öfke , kıskançlık, pişmanlık gibi duyguları bile barındırıyoruz içimizde…

Sabahları uyanıyoruz ya yeni güne… Selamlıyoruz ya bütün mahlukatı, insanları ve doğayı.. Demek ki yaşamamız gereken anlar var daha… Yoksa her ne kadar düşünmek istemesek de bu yaşamın bir sonu olduğunu , dünya hayatının geçiciliğini hatta ne zaman konup göçeceğimizin de belirsiz olduğunu çok iyi biliyoruz… Biliyoruz da hatırlamak istemiyoruz. O kadar çok iş var ki yapacak zahirde görünen.. Gidilecek yerler, alınacak mallar, görüşülecek insanlar, sevilecek insanlar, kızılacak, kırılacak insanlar, görülecek hesaplar… Çok meşguluz çok…

Oysa alınan her nefes bize bir armağan  öylesi bir armağan ki altın değerinde, asla boşa harcanılmaması gereken.. İnsan olabilme yolunda bir iğne ucu çaba sarfedeceğimiz, kullukta bulunabilmek için bir fırsat her alınan nefes, yaşanan her an… Yoksa terket dünyayı emri ilahisi geldiğinde diğer kaygıların , meşgalelerin, duyguların ne önemi ola ki…

İnsan olabilmek dedik ya; ne kadar düşünüyoruz nasıl insan olunur diye.. Ya da insan olabilmek nedir diye… Herkesin kendi yaşamı , kendi düşünceleri , kendi alışkanlıkları ve içinde bulunduğu toplumun adetleri hoş gelmez mı nefsine?

Nasıl dönüp bakabilecek ki kendine doğru bir insan modeliyim diye,; neyle kıyaslayacak ki kendini, nasıl ulaşacak mükemmeliyete, kemalata… Eğer bu dünya yaşamı bir imtihan ise nerede bu imtihanın cevap anahtarı diye sormaz mı insan..

Aslında çok karmaşık değil bunun cevabı öyle imkansızlıklarda , karmaşık felsefelerde aramaya da gerek yok. Ne demiş sevgili Rasulumuz “En mükemmel iman çölde yaşayan bir yaşlı kadının imanıdır “ O kadar yalın, o kadar sade, o kadar katışıksız… kim  tahmin eder ki en kompleks olanın en sadenin perdesi arkasında beklediğini... Sonsuzluğun, hıçliğin gözünden gülümsediğini...

Madem alabildiğimiz her nefes bir armağan bize insan olabilme yolunda bir fırsat daha; bakalım imtihanımızın cevap anahtarı olan Yüce Kur’anımız nasıl tanımlamış insani.. Sevgili peygamberimiz nasıl ahlaklanmış Kur’an ahlaki ile. Nasıl örnek olmuş bizlere… Bu yaşamda yaşadığımız ve yaşıyacağımız bütün zorluklar, meşakkatler, darbeler, haksızlıklar, iftiralar, kayıplar, kırgınlıklar, sevgiler, sevgisizlikler, aldatılmalar, aşağılanmalar …. Hepsini yaşamış Sevgili Peygamberimiz ve nasıl yaşamış, nasıl karşılamış bütün bunları.. Neden yaşamış … İşte sır burada… Rabbi onu bütün insanlara insan olmayı örneklesin diye imtihan etmiş her biriyle…

Öyleyse dönüp bakalım kendimize.. Çareyi nerelerde arıyoruz… Kişiliğimizi geliştirirken, olaylara sevinirken, tepki verirken nerden alıyoruz desteği, dersi, aklı… Oysa ne kadar açık ne kadar kolay… Şifre bile yok. Cevap anahtarımız elimizin altında bu imtihanda , her an bakmak , görmek, tefekkür etmek de serbest… hala nasıl bu kadar kör olabiliyoruz ki?

Bir insan ne kadar ağır bir musibete , belaya, diğer insanlardan gelen iftira yada benzeri olaylara maruz kalırsa kalsın ona aynı şekilde kötülük ile karşılık vermemeli, tövbe ve iştiğfara devam ederek, sabır ve tahammüle çalışmalı, başına gelen olaylardan ibret ve ders çıkarmaya çalışmalıdır, degil mi? … Kendisine bunu reva görenlerle aynı şekilde , onların seviyesine inerek uğraşmamak kemalatın özelliklerindendir ve ancak veliler, enbiyalar ahlaki ile ahlaklanmaktır.

Kendi nefsini daima kötülemek, kendi küçük kusurlarını büyük görmek, başkalarının büyük kusurlarını küçük görmek çok yüksek b ir fazilettir. Takvada doğrulukta , edep ve ahlakta kendisi iyi ve mükemmel olmaya çalışmak , başkalarının ne yaptığı ile uğraşmamak ya da onlara ikaz ve hatırlatmalarda yumuşak bir üslup kullanmak gerçekten din kardeşlerine hizmet adına büyük bir adımdır.

İnsan beşerdir şaşabilir. Dış etkilerle yada nefsinin esiri olup hata yaptığında , gördüğümüz bu kusuru ona ama sadece ona söylemeliyiz. Bu davranış şekli ruh , kalb , akıl ve ferasetin eseridir . Yoksa ona fayda verir diye ayıp kusurlarını başkalarına anlatmak ; fayda vermek niyetiyle aslında zarar vermektir . Kişi bir dönüp kendine bakmalı ; herkes için bir kusur buluyorum acaba kusursuz bir ben mı kaldım diye kendini sorgulamalı . İyi olmak istiyorsak öncelikle kötü yönlerimizi bulup çıkarmali, kendi kusurlarımızı görmeliyiz. Asıl insan olan başkasına nasihat edilirken bundan kendine pay çıkarıp ibret alan değil midir? Kendini ıslaha ve derse muhtaç görmeyen , bilmeyen gafletten uyanmalıdır.. Başkalarını ıslah için önce kendimizi ıslah etmemiz gerekir. Yoksa herkesin bir kusurunu bulup kendi kusurlarını görmeyen, dostlarını terkeden , terk edilir. Bizi bize methedenlere aldanmayacağız. Dost acı söyler , Yanlışlarımızı açık yüreklilikle bize söyleyenler hakiki dostlarımızdır.  Acı nasihat , faydalı serbet hükmündedir çünkü..

Allah yumuşak huylu , insanlara sevkat ve merhamet eden kulu sever. Başkalarını sık sık affedelim ama kendimizi ve nefsimizi asla.. Rifk ve merhametten mahrum olan , bütün hayırlardan iyiliklerden mahrum olur.. Merhamet tohumunu eken muhakkak ki huzur ve saadet harmanını biçer..

 Bir hadisi kutside dediği gibi “Hiddete getirilince kızmayıp hilm ve sabır gösteren kimse, Allah’in sevgisine mazhar olur.

Terbiyenin en makbul olanı önce kendimizi terbiye etmektir. İnsanın düşünce ve niyeti ne ise , o insan ancak onlara göre bir insandır. Zihindeki olumsuz dusunceleri cikarip atmak  bedendeki urlari cikarmaktan daha onemlidir. Yeknesak dünyevi meşguliyetler, insanın sahib olduğu ülvi melekeleri köreltir. Kabiliyetleri de verimsiz kalir, gelişemez. Yüksek bir amaç üzerine fikirlerimizi odaklandırırsak ancak hedefe varabiliriz.

 Rabbım bizi önce düşünüp sonra söyleyenlerden , insanlara Rifk ile muammele edenlerden ve önce kendini terbiye etmeye uğraşanlardan , Ya hayır söyle ya sus hadisi şerifi üzerine olanlardan eylesin..

Amin..

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

İster nârına garket İster nuruna

Cuma, Mayıs 22, 2009 · Kategori: TEFEKKUR

 


İster nârına garket İster nuruna




Aşk da tıpkı elif gibidir, isminde gizlidir, ama okunmaz. O olmadan da besmele sese gelmez. O her şeyin içindedir, ama hiç bir şeyde görünmez. Hz. Mevlana




İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır. İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır.





Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.








Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?






Vavın elifle münasebeti ne kadar iyiyse, kainatın dengeside o kadar düzgündür.
Kim kimi hatırlarsa evvel o ona koşar.
Kainatta tüm cisimler boşlukta dönerken insan belki o yüzden boşlukta kalmamış, Rabbi onu imanla doldurmuştur.
Evvelde eliftir, bir ilahi nefesle ahirde vav olur kainat.






İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer. Vav Harfi, 'ın Vahid ismini ve birliğini simgeler. Ebced hesabında 6 rakamına denktir ki; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir. Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.






Ey aşkın binbir başlı vav hali
Ey sonsuz kavram Gaflet vaktinde
Gel gönlümün üstüne Usta bir hattatım ben
Aşkı çizerim mekânlara Aşk sığmaz ki bu ummana
Vav olur gözlerimiz Bürünürüz canlara
Bir seyyah gibi Gelip göçen, göçüp giden
Bu mekândan mekân'a
Demem o ki Tarifini yapamam ben imkâna
Bir hattatım Zamana vav çizmekteyim
Hilalin dolunaya Dolunayın hilale dönüştüğü zamana

Ve mahlukat
Nefes nefes aşk çekerken Mevla'ya
Üstümde aşk kokusu var
Yaşadıkça beni yontar
Ve benzetir insana
Elimde vav Gönlümde vav
Gözümde vav
Dem dem vav kesilirim Beni insan yapana
Ey kalbimden geçeni bilen Allah'ım
'Kulum' de kâfi bana
İster nârına garket İster nuruna




Meşhur bir hikayedir:

Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş'a geçecektir.

Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur.

Kayıkçıya; 'efendi, yanımda param yok, ben sana bir 'vav' yazayım, bunu sahaflara götür,karşılığını alırsın' der. Kayıkçı yüzünü ekşi tip söylenerek yazıyı alır.

Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya.

Satıcı yazıyı alır almaz 'Hafız Osman vav'ı' diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata 'vav'ı satar kayıkçı.

Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu 'vav' ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır.

Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı 'efendi para istemez, sen bir 'vav' yazıver yeter' der.

Hafız Osman gülümseyerek ; 'efendi o 'vav' her zaman yazılmaz.Sen dua et para kesemi yine evde unutayım' der...Ruhları şâd olsun üstadların.




'Sabır ve namazla Allah'tan yardım isteyin. Rablerine kavuşacak ve O'na döneceklerini umanlar ve Allaha karşı gerçek bir saygı gösterenlerden başkasına namaz elbette ağır gelir' Sonra çağırır insanı, belki cennet kokusunu duyurmak içindir bu davet, belki kendi yanına çağırıyordur.



İşte o ayet: 'Secde et, yaklaş!' Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu. Secde et, vav ol, vay dememek için şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

VELiLERDEN NASiHATLER

Cuma, Mayıs 22, 2009 · Kategori: TEFEKKUR


 

 

VELiLERDEN  NASiHATLER

 

Lokman Hekim ogluna söyle nasihat etmis : 

Yavrum, Allah kuru topraga yagmur ile hayat verdigi gibi ariflerin hikmetli sözleriyle de ölü kalpleri de öyle diriltir,onlara hayat verir.Onun için onlarin sohbetinde bulun.

Yüce bir himmet, saglikli bir sevgi ve samimi bir irade, mutlu bir hayati temin eder.

 

 

 

Siirt evliyasindan Seyh Turki hazretlerine gencin biri sordu;

 

-Efendim, ben namazlarimi muntazam kiliyorum, ama hiç lezzet alamiyorum,Sebep nedir acaba?

Mübarek , sefkatle bakti gence :.

-Rabbini , yalniz namazda degil, her zaman hatirla evlâdim.

Genç anlayamadi:

-Nasil  hocam ?

-Günahlari terk edersen, namazlarindan lezzet alirsin.

 

 

 

Beyazid-i Bistami Hazretlerine, Hakk ile kul arasindaki mesafenin ne kadar oldugu soruldu, söyle cevap verdiler:

 

“Kul ile Hakk arasinda dört adim vardir.

Kul ilk adiminda dünyadan,

ikinci adiminda halktan,

üçüncüsünde nefisten ,

dördüncüsünde ise ahiretten geçer.

Bu adimlari attiktan sonra Allah ile her dem beraber olur.”

 

 

 

 

 

 

 

Câfer-i Sâdik Hazretleri talebelerine sunlari nasihat etmistir:

 

Bir sâlih amel isleyince onu gözünde küçültesin ve gizli tutasin. Çünkü küçük görürsen seni kendini begenmeye götürmez. Gizlersen, eksigi tamam olur, fazîleti artar. Salih bir amel islemek istedigin zaman acele et, zira nefs zayifliga kapilip onu geciktirebilir veya seni ondan vazgeçirebilir.

 

Mümin kardesine âit sevmedigin bir sey duyarsan, israrla onun bir mâzeretinin olabilecegini düsün. Bulamazsan, belki benim anlayamadigim bir özrü vardir, de ve ayibini ört!

 

 

 

Cüneyd-i Bagdadi  Hazretleri söyle buyurmus:

 

Allah adaminin üç vasfi vardir:

 

1-Toprak gibidir; iyi kimseye de, kötü kimseye de verir.

 

2-Bulut gibidir; herseyi gölgelendirir.

 

3-Yagmur gibidir; sevdigini de, sevmedigini de sular.

 

 

 

Abdülkâdir Geylânî hazretleri felsefe ile mesgûl olmayi hos görmezdi, ondan men ederdi. Seyh Muzaffer Mansur der ki:

 Birkaç kisi ile Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin yanina gitmistik. Elimde, felsefe ile ilgili kitaplar vardi. Bizi süzdükten sonra kitabi görmeden bana; "O elindeki kitap ne kötü bir arkadastir." buyurdu. Bu esnâda oradan ayrilip kitabi bir yere koymak ve bir daha tasimamak hatirima geldi. Kitabi çok seviyordum. Içerisindeki çok seyi de ezberlemistim. Tam kalkacaktim, bana dikkatli dikkatli bakmaya basladi. Sasirip kalkamadim. "Su kitabi bana versene."buyurdu. Vermek için kitabi açtim. Bir de ne göreyim kitabin sahifeleri bembeyaz olmustu, hiçbir sey yazili degildi. Kitabi kendisine verdim. Tek tek sahifelerine baktiktan sonra bana geri verdi. "Iste Ibn-i Dâris'in Fedâil-ul-Kur'ân (Kur'ân-i kerîmin fazîletleri) kitabi." buyurdu. Kitabi elime alip baktim, gerçekten onun güzel bir hatla yazilmis bir nüshasi idi. Bana; "Kalb ile tövbe etmek ister misin?" buyurdu. "Evet." dedim. "Öyleyse kalk!" dedi. Kalktim. Zihnimde felsefe ile ilgili bütün ögrendiklerimi unuttum. Daha önce onlari hiç okumamis gibi oldum.

 

Abdülkâdir Geylânî hazretlerinin insanlari gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesîle olan pekçok sözü vardir. Bunlardan bazilari sunlardir:

 

Kötü arkadaslari terket. Onlara sevgi duyma, sâlihleri sev.

Yakinin bile olsa, kötü arkadastan uzak dur.

Uzak bile olsa, iyi arkadaslarla berâber ol.

Kimi seversen, seninle onun arasinda bir yakinlik hâsil olur.

Bu bakimdan, sevgi besledigin kimsenin kim olduguna iyi bak.

 

Rabbine itaatte bütün gayretinle çalis.

Sana vermeyene sen ver.

Sana gelmeyene sen git.

Sana zulmedeni affet.

 Niyetinde kullarla, kalbinde ise kullarin Rabbi ile beraber olmaya bak.

Sadik olmaya, yalanci olmamaya gayret et.

 

Büyük âlimlere tâbi olunuz;

bid'at yoluna, dinde olmayip, sonradan çikarilan seylere sapmayiniz.

Sabrediniz, sizlanmayiniz.

Sâbit kaliniz, ayrilip dagilmayiniz.

Bekleyiniz, ümit kesmeyiniz.

Özünüzü günahdan temizleyiniz, kirletmeyiniz.

 Hele Rabbinizin kapisindan hiç ayrilmayiniz.

 

 

 

Hz Musa (a.s) bir münacatinda:

 

“Ya Rabbi! Seni bulduktan sonra senden vazgeçene sasarim!” diye niyaz eder. Sonra Allah-u Teâlâ söyle karsilik verir: “Ey Musa! Beni bulan hiç benden vazgeçer mi? Benden ancak yoldan dönenler vazgeçer!”

 

 

 

 

Mevlam bizleri her daim kendisi ile beraber olanlardan eylesin, Hakk dostlarinin sohbetleriyle riziklandirsin, gönüllerimizi onlarin nuruyla aydinlatsin.

Allah’a emanet olun.

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

EY NEFSIM

Cuma, Mayıs 22, 2009 · Kategori: TEFEKKUR





EY NEFSİM!

Yıllardır beni uyuttun. Hep yarına bıraka bıraka koca bir ömür heder oldu. Gecelerim teheccütsüz heyecansız gündüzlerim semeresiz başarısız geçti. Acaba yarın yarın diye uyuttuğun yarınlarımı, meçhul bir yarında nasıl doldurabileceksin?

Ne zaman beni çevreleyen basitliklerle bağımlılıklara  bir darbe vurup hür dünyaya açılmak istesem, granitten dağlar gibi karşıma dikildin. Olmadık vesveseler verdin, vaadlerle beni kandırdın, sen daha ne guzelliklere layiksin dedin, dunyayi hos gosterdin, sen cok daha iyisini hakediyorsun dedin, daha cok sevilmelisin dedin beseri sevgilere düsürdün, . Bitmeyen isteklerle beni aldattın. Yıllardır taam (yemek), kelam (konuşma) menam (uyku) hapisanesinde, inim inim inlettin, ızdıraplarımı, bana ney gibi dinlettin. İrademi, rehavet, meskenet zincirleriyle sımsıkı sardın.

Bana sunulan saat altınlarını değerlendiremedin. Hepsini heva ve heveslerime kurban ettirdin, hayatimi  zayi ettin. Kimbilir, içinde ne hediyeler saklayan günlerin ve ayların zarfını açamama bile müsaade etmedin. Hepsi boşa gitti. İçlerinde neler sakladığını anlayamadan.

Söyler misin; ALLAH aşkına, senin yaşayan bir cenazeden ne farkın var?

İnsan süresini ağlaya ağlaya okudun. Amma o muhteşem sarayın kapılarını bir türlü aralayamadın. Kendini, kendi çevreni tanıdığın kadar tanıyamadın. Kendi içinde kendine yabancı kaldın. Kendi kendine hapisane yaptın.

Fetih süresini okudun, bırak dışarıyı, içinde bir tek fetih bile yapamadın. Konuşma, yemek, uyku esaretinden kurtulamadın. İradeni feth edemedin. Namazla cenneti takas etmeyi çalıştın, ayetleri bir teyp gibi ezberledin amma uyguladıkların hep adetlerin oldu.

Peygamberimizin saçlarını ağartan Hud süresiyle karanlık gecelerin bir türlü aydınlatamadın. Gayreti hep birilerinden bekledin. Senin de birileri olduğunu hep unuttun.

Bir fikir uğruna hayatı hakir gören peygamberlerin hayatını, uzun kış gecelerinde kıssa niyetiyle okudun. Fakat hayatındaki kışları, bir türlü baharlara çeviremedin. Çünkü onları anlayamadın.

Yusuf’u düşündün mü hiç? Kuyu diplerini sultanlığa sıçrama rampası yaptığını, hapisaneleri nasıl medreseye çevirdiğini anlayabildin mi? Dünya ve içindeki her şey ayaklarının ucundayken hayatı istihkar edip ölümü özlemesini anlayabildin mi? Anlayamadın evet anlayamadın... onun içindir ki Yusuf’ta boğulan dünyada, boğulmak üzere ölüm çığlıkları atıyorsun.

Ateşler içindeki İbrahim’in ateşleri bir baharistana çevirdiğini, bıçak altındaki İsmail’in yeniden doğduğunu, Sefine-i Nuh’u batırmak isteyen tufanların ancak sahili selametle çıkmasına hizmet ettiğini suikastlar içinde İsa’nın, denizler ortasında Musa’nın nasıl vuslata erdiğini anlayabildin mi?

Anlayamadın ...

Ya çelikten duvarlara çarpmış gibi bir örümcek ağı karşısında beyinleri dumura uğrayan müşriklerin düştüğü perişan halde yatan gizli hikmeti çözebildin mi?

Bir gergef gibi ömrünün her anın çile yumağıyla dokuyan Hz. Muhammed (S.A.V) “Ümmetim” darken, sen nefsim dedin. O davam darken   sen hevam , heveslerim dedin. O davasını yüceltirken sen hevanda cüceleştin. Onun çağları peşinden sürükleyen davasından ne yazık ki kala kala sarığı, sakalı, tesbihi, umresi, namazı kaldı. Ne yazık ki; onları da bir türlü anlayamadın.

Kokularla süslediğin sakalın ruhunu, ruhunla mecz edemedin. Başındaki sarık beyaz kefenin iken, yastığının altındaki ölümü çok uzaklarda zannettin. Dünyanın oyuncaklarıyla evcilik oynarken, dünyanın elinde, oyuncaklaştığının farkında bile olamadın.

Bir adet halinde getirdiğin beş vakit namazın aynı safta omuz omuza namaz kıldığın kardeşini gıybet etmekten seni kurtaramadı. Kalbine gözüne kulaklarına el ve ayaklarına tutturamadığın oruçların sadece midene münhasır kaldı. Oruç tuttuğunu zannettin amma, aç kaldığını anlayamadın.

Başına taç ettiğin başörtüsü sadece başını örtebildi. Başının altındakiler ne yazık ki başörtüsünden nasibini alamadı. Çünkü başörtüsünü takva örtüsüyle birlikte örtmedin. Gözlerin, kalbin ve duyguların çıplak kaldı. Kendini fark ettirebilmek için aynanın karşısında çeşit çeşit kılıklara girdin.. Ruhunun çığlıklarına bedel sen gülüyordun..

Aynı camii de birlikte namaz kıldığın kardeşinin fakr-u zaruretini görmezden geldin. Onu ihtiyaçları pençesinde kıvranırken, zevkle seyrettin. O kuşların dondurucu soğuklarını kemiklerinde ısıtırken, sen buğulu camların arkasında tesbih çekiyordun. Dünya cennet kevserlerine denk bir lezzeti, kardeşinin acılarını dindirme lezzetini tadamadın. O lezzeti falan duayı şu kadar okuyarak alacağını zannettin. Aldandın. Elindeki elmasları birkaç şekerlemeye değişen ahmak çocukları gibi aldandın.

Hani hepimiz mümindik, hani birimizin ızdırabı hepimizin ızdırabıydı. Hani şarkta bir müminin ayağına diken batsa, garptaki mümin rahatsız olacaktı. Hani bir mümin öldüğü zaman, sema ve arz onun ölümüne gözyaşı dökerdi. Hani mümin yeryüzünün zinetiydi. Hani müminler bir vücudun azaları gibiydi. Hani göz ağrısa, bütün vücud o acıyı içinde hissedecekti.

Hani Hz. Ebubekir’in teslimiyeti? Hani Hz. Ömer’in destanlaşan adaleti? Hani Hz.Osman’ın dillerden düşmeyen hayası? Hani Abdurrahman gibi zenginler? Hani Ebuzer gibi fakirler hani Ensar Muhacır gibi kardeşlikte yarışanlar nerede, nerede hani? Anlayamadın. Ne yazık ki bunları anlayamadın!

Anla artık!... Ne olur anla!
Anla ki, cennet ucuz değil, cehennem dahi lüzumsuz değil!
Anla ki; cennete giden yol asfaltla döşenmemiş!
Anla ki; bedelini ödemediğin hiçbir şeye sahip olamazsın!
Anla ki; dünyayı bize bizler zindan ediyoruz…. Ihmallerimiz…, enaniyetimiz….,nefsimiz…., bitip tukenmek bilmez ben, ben, benim isteklerim deyislerimiz,……  samimiyetsizliğimiz ......
Anla ki; Eyüp gibi sabır erbaini doldurmadan, Yusuf gibi kuyu diplerinde yıllarca çile çekmeden, Yakuplar gibi gözlerini hasrete kurban etmeden ,olmaz!

Anla ki; İsmail’ler gibi bıçak altına yatmadan, İbrahimler gibi YA ALLAH deyip kendine ateşlere atmadan olmaz. Sefine-i Nuh gibi tufanları yara yara hedeflere gitmeden olmaz!

Ve Anla ki; bir ömür boyu gözyaşlarını ceyhun edip alın teriyle mecz ederek ümmeti için an be an, dem be dem, çile çeken Hz. MUHAMMED (s.a.v.) gibi çekmeden olmaz!

Ve şunu çok iyi anla ki; başkalarının hayata Aşık olduğu kadar Ölüme Aşık olmadan Olmaz,

Ve Anla ki Allahim seni,  sadece seni sonra da senin rizan icin butun kainati seviyorum demeden olmaz !!!!!!

 
Alintidir

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

GUZEL MEMLEKETIMIN GONLU GUZEL INSANLARI

Perşembe, Mayıs 21, 2009 · Kategori: HATIRALAR


 

Prof. Dr. Saffet Solak'ın bir hatırasıni okudum aynen asagiya aliyorum.
 

   IŞIĞI YANAN EVLER...

 

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer.

Gittiğim ilk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim.

Hacı anne:"Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?"

 

Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, "ışığı yanan bir ev" bulsun diye bekliyoruz."

Konya Ovası'nda, yada bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için "Işığı yanan evler" yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mı? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mı? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeniyetin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız.

Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?

 ................

 Bu yaziyi okuyunca  buna benzeyen bir hatıra aklima geldi ; hemde  tam 44 yıl öncesinden. Annem ve babamın başından geçmiş bir olay. Annem ve babam yeni evliler. Bir bayram günü Bursa'dan İstanbul'a annemin ailesini ziyarete gidiyorlar. Kış mevsimi. Kar yağıyor. Tabi şimdiki gibi iletişim imkanları yok. telefon da yok anneannemlerin evinde. Habersiz yola çıkmışlar. Otobüs Bursa Yalova istikametinde yol alıyor. Orhangazi ilçesini biraz geçince süpürgelik denilen bir mevki vardır. Yamaç rüzgara açık, çok kar tutar. Orada yolları kar kapatmış. Onlarca otobüs, araba , kamyon yolda kalmış. Beklemişler beklemişler yolun açılacağı havanın açacağı yok. Akşam oluyor yavaş yavaş. Bir bakmışlar ki Orhangaziden birkaç araç gelmis. İçinden inen belediye başkanı ve sorumlu kişiler bütün olda kalanları Orhangazi'ye davet etmişler. Konvoy halinda araçlar Orhangazi Belediyesinin önüne getirilmis. İlçe kahvehaneleri açık. Yolcuları indirmişler, çay ikram etmişler . Sonra bir anons yapılmış. Halk yavaş yavaş toplanmış . Orhangazinin halkı o gece evinin müsait olma durumuna göre bütün yolda kalanları aralarında paylaşmıs. Kimi demiş benim iki odam var iki aile alırım, kimi demiş ben bir aile alırım, kimi bekarları toplamış götürmüş. Annemlerde tek fazla odası olan bir eve misafir olmuş. Tanrı misafiri demişler yemişler içirmişler, tertemiz yatakları sermişler ... Ta ki ertesi gün hava açıp, karlar yumuşayıp yol açılana kadar Bütün Orhangazi koskoca bir misafirhane oluvermis. Sonra da yolcularını selametle uğurlamışlar...

 

Bir başka öykü de onbeş yıl öncesinden;  rahmetli kardeşimden. Sevgili kardeşim dağcılık sporu ile uğraşıyordu. Bir Kaçkar dağları tırmanışında, bir yaylada konaklıyorlar. Çadır kuruyorlar. Yakında da birkaç evlik bir yaylak var. Oraya gidip sut, kaymak, ekmek satın almak istiyorlar. O güzelim Karadeniz insanları onları yediriyor içiriyor, sonra yaşlı bir nine diyorki ben damın altında uyurken sizi o bezlerin atında uyutmam. Ben dulum, tek başıma yaşıyom sizi eve alamam. Ama yan taraftaki küçük ağılda size yatak sereyim orda yatin. İstemeselerde , gerek yok deselerde dinletemiyorlar nineye , geceyi orda tertemiz ot yataklarda geçiriyorlar , sabah inanılmaz lezzetli tereyağı ve sütle , mısır ekmeği ile kahvaltı yapıyorlar, sonra tırmanışa geçiyorlar. Sonra arka arkaya üç yıl her tırmanışta ve iniste aynı nineye ve köye misafir oluyorlar
 
....

 Ben inanıyorum ki bizim Anadolumuzda böyle yerler çok, böyle insanlarımız hala var, onlar her an gelecek yolcuları misafir etmek için bekliyorlar..Gönülleri güzel, gönülleri geniş, gönülleri zengin., gonulleri insan sevgisi, Allah sevgisi dolu....

Ne demişler gönlün sığdığı yere köy sigar...

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

DORT MEVSIM SABIR

Salı, Mayıs 19, 2009 · Kategori: TEFEKKUR



 

DORT MEVSİM SABİR

 

 Çiçeksen baharı bekleyeceksin sabırla... Erken açmayacaksın , kış soğukları vurur. Baharın gelmesinden ümidi kesip , toprağın karanlıklarına teslim olmayacaksın, çürür yokolursun... Sabır Rabbin halikiyetine , ibdasına güveni, bir iç direnci koruyarak baharı bekleme eylemidir....
 
Tohumsan , toprağın bağrında saklanmaktır mükarrer bir vakte kadar sabır... Karanlığa boyun eğmemektir. Üzerindeki yük altında ezilmemektir. Misyonunu unutmamaktır. Zamanı geldiğinde cidarı çatlatabilmek, toprağın üzerine doğru, ışığa doğru tırmanabilmektir. "Rabbımın dilediği bir gün var , ışığa çıkmak için, yaratılış misyonumu ifa etmek için" virdini her an diyebilmektir sabır.....
 
 
Güneşsen bekleyeceksin, karanlığın koynunda doğum anını ... Enerjin yaradılış sırrında saklıdır. Aydınlığı ve karanlığı yaradana teslim olcaksın...

 

 

 

Baharsan, kışın soğuklarında saklayacaksın binbir rengini, çiçeğini Kış geçecek ve geleceksin... Buzların içinde çıkacak kardelenler... Toprak bir ana rahmi gibi saklayacak seni.. ve kara topraktan, al - mor menevseler boy verecek... Sabrın , binbir tomurcuk demek.. yaprakların , yeşilin, çağlayanlar gibi hayata koşmak demek.. Kışın buzulları içinde iraden çürümeyecek.. çözülmeyecek.... ebedi buzullaşmalara mahkum etmeyecek dünyayı...
 
Bebeksen karanlıkları aşacaksın dünyaya gelmek için... Sabredeceksin dokuz ay on gün.. Damarlarında Rabbının verdiği sabır akacak..
 
  
Anneysen, sabrı bir doğum sancısı gibi yaşayacaksın... Çilelerde tükanmeyeceksin.. teslim olmayacaksın zor zamanlarda .. Bir ödül arıyorsan nur topu gibi, onun bedeline katlanacaksın...
 
Müminsen, sabrı bir gönül dokusu bileceksin.. İmanın olmazsa olmaz boyutu olarak görecek, müminin her an ayakta kalabilme sırrı, Allah'a itimadın yüreğine yansıması olarak kabul edeceksin...
 
Ve diyebilmelisin ki
" Bizim için Allah'ın yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim sahibimizdir, onun için Müminler yalnız Allah'a dayanıp güvensinler" Tevbe s. a. 5

Rabbin diyor ki;

" Rabbinize karşı gelmekten sakının, bu dünyada iyilik yapanlara iyilik vardır. Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. yalnız sabredenlee mükafatları hesapsız verilecektir." Zümer s. a.10
 
"Şüphesiz biz sizi biraz korku, açlık , mal, can ve ürün eksikliği ile imtihan edeceğiz! Sabredenlere müjdele" bakara s. a 155
 
Ve emin ol ki

Şüphe edilen altını ateşe atarak muayene ettikleri gibi Cenab-ı Hakk da insanları dertle, musibetle imtihan eder. Bazısı bela ateşinden halis olarak çıkar, bazısı imtihani kaybeder...

 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

HAYAT

Saturday, Mayıs 9, 2009 · Kategori: DIGER



Gidene kal demeyeceksin. ..


Gidene kal demek zavallılara,


Kalana git demek terbiyesizlere,


Dönmeyene dön demek acizlere,


Hak edene git demek asillere yakışır


Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme,


yoksa değersiz olan hep sen olursun...


Düşün...


Kim üzebilir seni senden başka?


Kim doldurabilir içindeki boşluğu,


 sen istemezsen?


Kim mutlu edebilir seni,


sen hazır değilsen?


Kim yıkar, yıpratır sen izin vermezsen?


Kim sever seni, sen kendini sevmezsen?


Her şey sende başlar, sende biter...


Yeter ki yürekli ol, tükenme, tüketme,


Tükettirme içindeki yaşama sevgisini...


Ya çare sizsiniz yada çaresizsiniz. ..


Öyle bir hayat yaşadım ki, cenneti de gördüm cehennemi de.


Öyle bir aşk yaşadım ki tutkuyu da gördüm pes etmeyi de.


Bazıları seyrederken hayatı en önden, kendimi bir sahnede buldum


Oynadım…Öyle bir rol vermişlerdi ki okudum, okudum anlamadım.


Kendi kendime konuştum bazen evimde,


hem kızdım hem güldüm halime.


Sonra dedim ki söz ver kendine


Denizleri seviyorsan dalgaları da seveceksin,


Sevilmek istiyorsan önce sevmeyi bileceksin,


Uçmayı biliyorsan düşmeyi de bileceksin,


Korkarak yaşıyorsan yalnızca hayatı seyredeceksin.


Öyle hayat yaşadım ki son yolculukları erken tanıdım.


Öyle değerliymiş ki zaman hep acele etmem bundan anladım


Friedrich Wilhelm Nietzsche
 

 

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

HALKA HIZMET, HAK'KA HIZMETTIR

Cuma, Mayıs 8, 2009 · Kategori: OYKU




Sevgili dostlar hayirli cumalar diliyorum.
 
Bu Haftanin duasi olarak soyle seslenmek istiyorum.
 
ALLAHIM
MALverdigin zaman SAADETIMI
KUVVET verdigin zaman AKLIMI
IKTIDAR verdigin zaman BASIRETIMI
BELA vedigin zaman IMANIMI
NIMET verdigin zaman MERTLIGIMI
GUZELLIK verdigin zaman IFFETIMI
ZORLUK verdigin zaman SABRIMI
BENDEN ALMA
Amin

"Ey  kapilari acan Allahim bize kapilarin en hayirlisini ac,
 Ey bizleri halden hale ceviren Allahim , halimizi en guzel hale cevir,
 Ey kalpleri evirip ceviren Allahim, kalplerimizi dinin uzerine sabit kil."

 
Bu sabah okudugum bir kitapta Sevgili Peygamberimizn su hadis-i serifini gordum.
" Insanoglu malim malim der, halbuki Ademoglunun yiyip tukettigi, giyip eskittigi ve sagliginda tasadduk edip gonderdiginden baska kendisinin olan neyi varki? Gerisini olumle terkeder ve insanlara birakir."
 
Evet bu dunyanin sonsuz yolculukta sadece bir mola yeri, bir dinlenme mekani, en onemlisi bir imtihan yeri oldugunu nasil guzel anlatiyor degil mi.
 
O yuzden bu sonsuz yolculukta anlik gafletlere kapilmayip her animizi en guzel sekilde degerlendirip Asr suresinde dedigi gibi O buyuk gunde husranda olanlarin arasinda bulunmamak icin, salih amel isleyenler , birbirine Hak ki ve sabri tavsiye edenlerden olmaliyiz. 
 
Rabbimiz buyurmus ki "Halka hizmet Hak ka hizmettir". "Bir hurma ile de olsa ahiretinizi kurtariniz demis  sevgili Rasulumuz. O da yoksa tatli soz soyleyiniz, insanlara guler yuz gosteriniz , guler yuz de sadakadir."
 O gun iste bu gundur. Yeni bir baslangic yapalim hayatimizda daha merhametli, daha sevgi dolu, daha anlayisli, daha mutevazi, daha kanaatkar, daha mutebessim, daha tevekkel, daha comert, daha cok Allah korkusu tasiyan birisi olmak , insanlara ve tum kainata kucak acmak icin en dogru an iste bu an.  
  
 Cok sevdigim menkibelerden birini de asagiya ekliyorum. Rabbim her daim yar ve yardimciniz olsun. 
 
--------------
 Musa Aleyhisselâmın ümmeti:

- Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina'ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu:

- «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?»

Musa Aleyhisselâm:

«Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi.

Allah (c.c.):

«Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu.

Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip:

«Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi.

Hz. Musa:

- Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi.

Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.

İkinci gün Hz. Musa Tur'a gidip:

- Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu:

- Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah:

- Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah:

- «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu.

Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah'ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.

 

Kalıcı Bağlantı Yorum yaz!

« Önceki :: Sonraki »